Bayrak Bayrak
Free counters!

Affetme, Duygular, Acı Beden, Ego

Düşünce gücü

Affetmenin ne olduğunu öğrenmek için önce "affetmenin ne olmadığını" öğrenmek gerekir. Affetmek bize tokat atana diğer yanağımızı uzatmak değildir. Yapılan hata'ya tekrar davetiye çıkartmak da değildir. Kendimizi savunmayacağımız anlamına da gelmez, bir kaçış yolu da değildir. Affetmenin ne olduğunu tam manâsı ile anlamak için gerilere gitmek, konuyu bir hayli irdelemek gerekir.

Bundan dört yıl önce ağır bir depresyona girdiğim olaylar dizisi oluşmuştu. Üzüntü, değersizlik, yanlızlık, intikam gibi duyguları hemen hemen hergün yaşıyordum. Bütün bu duygular adeta yabani ot gibi kök salmış, giderek büyümüştü. Sınav başarısızlığı, aile sorunlarım, terkedildiğim ilişki, beni anlamayan ve arkamdan iş çeviren arkadaşlar ve maddi yetersizliklerim arka arkaya gelmişti. O zamanlar bu tür olayları tanımlamak çok zordu. Bana son derece üzücü, aptalca, anlaşılmaz, adaletsiz ve trajik geliyordu.

Öyle, ya da böyle bu gibi durumları hepimiz yaşıyor ve bu yaşananlara anlamlar yüklüyoruz. Sonradan yaşananlar bu anlamların ana temasını oluşturmaya devam ediyor. Tek bir hareket, öfkeye yol açabiliyor, arkadaşlıklar sonlandırılıyor, evlilikler bitiriliyor, aileden uzaklaştırıyor, akrabalıklar bozuluyor, özgüvenler yıkılıyor. Yıllarca dost olan kişilerden birisi ölse, diğeri cenazesine dahi katılmayacak duruma geliyor.

Bir zamanlar bende bu durumlar içinde olduğum için, hayatımda kızgınlık duyduğum şeyleri herkese anlatır oldum, hatta bunları anlatmaktan zevk alır hale gelmiştim, sanki egoma bununla değer katıyordum. Çünkü egomun beslediği sahte özgüvenim olmasaydı, bilinçaltımın derinliklerinde duran değersizliğim, yetersizliğim ve korkularım apaçık yüzüme vuracaktı.

Hayatım boyunca dediğim dedik olmaktan, kin gütmekten, haklı çıkma çabasından, girdiğim tartışmalardan hiç bir şey kazanmadığım ortaya çıktı. Gelecek vadede bana zarar vermesi bir yana, hayatımda hep aynı kısır döngüler içinde olmak, artık beni oldukça yormuştu. Bu kısır döngüleri fark etmek bile, bana hatırı sayılır bir rahatlık sağlamıştı.

Bana danışmak isteyen insanların hikayeleri beni eğitmişti. Böylece diğer olasılıkları gördüm. Onların acılarını dindirmek için, kendimi onlardan biri olmak durumunda hissettim. Hikayeleri dinlerken, beynime bir ok saplanır gibi oluyordu.

› Depremde ailesini kaybedeni tanıdım,
› Sandelyeye mahkum olanı tanıdım,
› Tecavüze uğrayanı tanıdım,
› Evladını kaybedeni tanıdım,
› Akrabasının, öz babasının tacizine uğrayanı bile tanıdım.

Ne kadar uç örnekler değil mi?

Akla şu soru geldi?

"Peki bu insanlar neyi, kimi nasıl affedecekler?" Affetmek, bir çoğumuzun zannettiği gibi yüzeysel, mantıksız, *polyannacı, aptalca ve safça bir eylem mi?

*Polyannacılık: En kötü zamanlarında bile, babasının kendisine öğrettiği mutluluk oyununu oynayan küçük bir kızın hikayesidir. Kaybedilen bir şey için üzülmek yerine, elindekilerle yetinme ve mutlu olma davranışıdır.

Eğer affetmek denen olgu, aslında böyle bir şey değilse ve bize aklımıza ve hayalimize gelmeyecek güzellikte sonuçlar getirecekse, bu güzelliğe nasıl ulaşabiliriz?

Son zamanlarda yapılan bilimsel ve ruhsal araştırmalar, affetmek kavramı hakkında önemli bilgiler edinmiş, kişisel ve ruhsal gelişimin çeşitli ekollerinde yayınlanan kitaplarda, üzerinde durulan önemli bir konu haline gelmiştir. Artık biliyoruz ki, elimizde sadece öznel düşünceler değil, güvenilir ve deneylere dayalı veriler de bulunmaktadır.

Affetmek bugüne kadar çok ender başvurduğumuz bir çare olmuştur. En gerekli olanın, en sona bırakılması, bize yıllar boyu, boşu boşuna acı çektirmiştir. Bugüne kadar farkında olmadan kızgınlık duymaktan, intikam duyguları beslemekten zevk aldık. Hepimiz körü körüne kendi fikirlerimizin doğruluğuna inanıyorduk.

Bu sorunları kendi hayatımda çok büyük ölçüde yok etmeyi başarabildim. Kabul ediyorum kolay bir süreç değildi. Ama şimdi yaşadıklarımı "iyikide yaşamışım" diye yorumlayabiliyorum.

Affetmek, herkes tarafından öğrenilebilen bir bilinç boyutudur. Affetmenin, sizin ve diğer insanlar için tam olarak ne anlama geldiğini keşfetmek üzere bir süre düşünmeniz, burada yazılanları ve bilhassa "acı beden" ve "Ego" kavramları üzerinde yazılanları okumanız, bu kavramların zihninizde iyi bir alt yapı oluşturması açısından önemlidir.

Ego ve acı beden

Suçluyu hep dışarıda aramayın

Ego (bencil kişiliğiniz) yaşamınızı yönettiği sürece, düşüncelerinizin, duygularınızın ve eylemlerinizin çoğu arzudan ve korkudan kaynaklanır. Bilinçsiz olarak ilişkilerinizde diğer kişilerden ya bir şey ister, ya da onların bir şeylerinden korkarsınız. Onlardan istediğiniz şeyler genelde, zevk, maddi kazanç, itibar, övgü, dikkat, ya da kıyaslama olabilir. Onlara nazaran daha çok şeye sahip olduğunuzu, daha çok şey bildiğinizi saptama yoluyla ego - benlik duygunuzu daha da güçlendirmek istersiniz. Korktuğunuz şey, durumun tam tersinin olma olasılığıdır - onların sizin benlik duygunuzu bir şekilde zayıflatmalarıdır.

Zihinsel-duygusal faaliyetlerinizin büyük bir bölümü yakınmak, şuna-buna tepki göstermekten oluşur. Böyle yaparak, diğerlerini, ya da bir durumu "haksız," kendinizi "haklı" çıkarmaya uğraşırsınız. Çünkü "haklı" olduğunuzda, kendinizi diğerlerinden daha üstün hisseder ve kendinizi üstün hissettiğiniz oranda, egonuz güçlenir.

Ego bağlı olduğu ayrılık duygusunu sürdürmek için karşı koyma, direnme ve dışlama'lara ihtiyaç duyar. Bu nedenle "o"na karşı "ben", "onlar"a karşı "biz" oluşur. "Ben", huzuru, mutluluğu ve sevgiyi arar ama onlara uzun süre dayanamaz. Mutluluğu istediğini söyler ama mutsuzluğuna, hatta acılara bağımlıdır. Aslında mutsuzluğu, yaşam koşullarından değil, zihin koşullanmasından oluşur.

İnsanın kişisel geçmişinden içinde taşıdığı, uzun zaman öncesine dayanan birikmiş duygusal acılar vardır. Bu "acı-bedeni" dediğimiz acı, içinizde bulunan ve ara sıra size hâkim olan bir enerji alanı olup, fiziksel acı ve hastalığın da aslında ana nedenidir.

Acı-bedeni dediğimiz acı, sürekli beslenmek ve yenilenmek için daha fazla duygusal acı deneyimlemeye ihtiyaç duyar. Düşünüşünüzü kontrol etmeye ve onu derinden olumsuz kılmaya çalışır. Olumsuz düşüncelerinize bayılır, çünkü bu düşünceler onun frekansıyla rezonansa girer, böylece onlarla beslenir. O ayrıca ortaya çıkan dramlardan ve duygusal acılardan beslenmek için size yakın olan kişilerde, özellikle partnerinizde, Anne - Babanızda, kardeşlerinizde olumsuz duygusal tepkileri de kışkırtmaya çalışır.

İçerleme, nefret, kendine acıma, suçluluk duygusu, öfke, depresyon, kıskançlık ve en hafif sinirlenme bile bir acı biçimidir. Ve her haz, ya da duygusal yükseklik, içinde ayrılmaz zıddı olan ve zamanla tezahür edecek olan acının tohumunu taşır.

Peki mutsuzluk yaratan bu acı ile bilinçsiz özdeşleşme durumundan nasıl kurtulabilirsiniz?

Onun farkına vararak!

Durumlar size fiziksel acı verebilir, ama mutsuz etmez. Gerçeklik verdiğiniz kendi düşünceleriniz, kendi yorumlarınız, kendinize anlattığınız öyküler, ıstırap ve mutsuzluk ortaya çıkarır.

Bir durumu zihnen arzu edilmez, ya da kötü olarak isimlendirdiğinizde, ya da etiketlediğinizde, bu içinizde duygusal bir kasılmaya neden olur, ıstırap başlamıştır.

İsimlendirmek ve etiketlemek alışkanlık haline gelmiştir, ama bu alışkanlıktan kurtulabilirsiniz. İsimlendirmeksizin onun olmasına izin verdiğinizde, bir güç elde edersiniz. Çünkü yüzeyde görünenin altına indiğinizde, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu görürsünüz. Bir taş, bir çiçek, veya bir kuş bile, size Tanrıya - Kaynağa ve kendi özünüze uzanan yolu gösterebilir. Ona baktığınızda, elinizde tuttuğunuzda ve isimlendirmeye kalkışmadığınızda, içinizde bir hayranlık, bir huşu uyanır, size kendisini özüyle anlatır.

Bir duruma içerlersiniz, o içerleme kişiselleştirir, tepkisel bir "ben" ortaya çıkarır. Örneğin bir fincanı düşürüp kırarsanız, ya da ayağınız kayıp düşerseniz. Bu deneyimi kötü, ya da acı verici olarak isimlendirmekten kaçınabilir misiniz? O anın "öyle oluşunu" etiketlemeden kabullenebilir misiniz?

Bedende ağırlık, heyecan, gerginlik, öfke, hatta tiksinme hissi olabilir ama bu kişisel bir sorun, ya da mutsuzluk değildir, yalnız bedenin bir yerinde hissettiğiniz yoğun bir baskı, ya da enerji olabilir. Ona dikkatinizi verirseniz, o hissediş düşünmeye dönüşmez, böylece mutsuzluğu aktive etmez.

Gerçeklik verdiğiniz düşünceleriniz, yorumlarınız, kendinize anlattığınız öykülerin öz'ünüz olmadığını idrak edin ve olduğu gibi, yani geçmişte kalan acı olarak tanıyın. Onun partnerinizde, Anne-Babanızda, ya da kendinizde ortaya çıkışına tanık olun. Onunla bilinçsiz özdeşleşmeniz kırıldığında, onu kendi içinizde gözlemleyebildiğinizde, artık beslemez hale gelirsiniz ve o enerji yükünü kaybetmeye başlar.

Birisi size kaba, incitici bir şey söylediğinde, hemen savunmak yerine, ya da kendi içinize çekilmek gibi bilinçsiz bir tepkiye, ya da olumsuzluğa girmek yerine, onun içinizden geçmesine izin verin. Hiç bir direnç göstermeyin. Sanki artık orada incinecek birinin bulunmaması gibi. İşte bu bağışlamadır - affetmedir.

Eğer isterseniz, yine de o insana davranışının kabul edilemez olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama, karşınızdaki artık sizin içsel halinizi kontrol etme gücüne sahip değildir. Bu güç artık sizdedir ve artık zihniniz tarafından da yönetilmezsiniz. Bu ister bir araba alarmı, ister kaba bir insan, ister bir sel, ya da bir deprem felaketi, ister malınızı mülkünüzü yitirmek olsun, direnme mekanizmaları hep aynıdır.

Şimdide olun

Ego ile yaşadığınızda, şimdiki an'ı, sizi bir amaca ulaştıracak araca indirgersiniz. Fakat hedefinize ulaştığınızda, doyum duygusu sona erer ve ego yeni bir arayış içine girer. Kendi önem duygunuzu yükseltmek amacıyla gelecek için egosal hedefler koyarsanız ama, onları elde etseniz de, onlar size doyum vermez. Sonuçta, bu an'ın "şimdi"nin sorumluluğunu üstlenmedikçe, yaşamın sorumluluğunu da üstlenmezsiniz. Çünkü "şimdi" yaşamın bulunabileceği tek yerdir. Şimdi olduğu gibidir, çünkü o başka türlü olamaz.

Şimdi'ye odaklanmak bir geçmiş ve gelecek rüyasından - bir düşünce rüyasından uyanmaya benzer. Tüm dikkatinizle şimdi'ye girdiğinizde, orada mevcut olduğunuzda, Var'lığın basit ama derin sevincini ve tüm yaşamın kutsallığını hissetmeye başlarsınız.

Şimdi'de olup-bitenler ayrı şeylerdir. "Şimdi", onun içinde olup bitenlerden, onun içinde ortaya çıkan her içerikten daha derindir. O, olup bitenin vuku bulduğu alandır. Bu alanda, sorun yaratmaya yönelik bir şey yoktur, sorunları kişisel bencillikler yaratır.

Olan bitene "evet" dediğinizde, Yaşam'ın gücü ve zekâsı ile uyum içine girer, onun safına geçer, dünyada olumlu değişimin bir temsilcisi olursunuz.

Affetmek, uyumak kadar yararlıdır

Yıllar yılı "hiç geçmeyecek" diye derinlerinizde yaşattığınız tüm acılarınızdan özgürleşmek, artık o olayı tetikleyen her unsura karşı nötr (tepkisiz) olmanız demektir. Çünkü o durumu besleyen çekirdek inancınız değiştiğinde, sizi dehşete düşüren şeyin artık sizi rahatsız etmediğine tanık olursunuz. Bunu hayatta herşeye uyarlayabilirsiniz; ayrılık acılarına, ölüm acılarına, korkulara, başarısızlıklara, özgüvensizliğe, sosyal fobiye, öfkeye.

Mutsuzluğun bir öyküye, bir zamana - geçmişe ve geleceğe gereksinimi vardır. Mutsuzluğunuzdan zamanı çıkardığınızda, geriye ne kalır? Geriye bu anın "böyleliği" kalır. Istırap çekerken, mutsuzken, tamamen şimdi olanla kalın. Mutsuzluk, ya da sorunlar şimdi'de varlığını sürdüremez. Ayrıca ne zaman "affetmek" denilirse, onu "özgürleşmek" olarak algılamanız sizin için faydalı olacaktır.

"Peki o zaman neden özgürleşmek demiyorsun?"..diye sorabilirsiniz.

Bu durumu affetmek konusunda algınızı değiştirmek için bir pratik olarak kabul edin. "Forgive" kelimesinin anlamı "affetmek" olduğu kadar, "silmek", "kurtulmak" anlamıda da taşır. Ama bunu türkçeye çevirirken, anlamı bozulabiliyor, çeviricilerin kullanabileceği bir kelime, herkesin kolayca anlayabileceği "özgürleşme" kelimesi olabilir. Çünkü "affetmek" kelimesi, her ne kadar anlamlıymış gibi gözükse de, çoğumuz onun gerçek anlamını malesef şimdiye kadar kavramış değiliz. Çünkü bilinçaltımızda affetmek kelimesi sorunlarımızın hallolmaması, intikamımızı alamamamız, yapanın yanına kâr kalacağı gibi bir izlenim yerleşmiş vaziyettedir. Oysa ruhsal gelişim kitaplarında bahsi geçen "affetmek" kelimesinin içerdiği asıl anlam, bizi psikolojik olayların içinde hapis tutan ve kötü duygular beslememizi sağlayan duygulardan kurtulup, özgürleşme olarak tanımlanmakta.

Biliyoruz ki, herşeye rağmen affetmeye o kadar yatkın değiliz, bir çoğumuz affedeceğine, ölmeyi bile tercih edebiliyor. Bugüne kadar sayısız kişi sırf affedemedikleri ve kızgınlıkları yüzünden hayatına son vermiştir.

Elbette hepimiz bu kadar duygusuz yetiştirilmedik. En azından birbirimizle dertleştiğimizde, "kafana takma dostum, affet gitsin deriz. Kendimizi ara bulucu pozisyonlarında bulur, sorun bize ait değilse, hepimiz birer Güzin Abla olmaya hevesli duruma geliriz. Bu şekilde "yapmalısın/etmelisin" lerle af'fın mucizevi şekilde ortaya çıkmasını bekler dururuz. Bu bekleme, nefeslerimizi tuttuğumuz bir bekleme değildir, çoğumuzun umurunda bile olmayan bir beklemedir. Çünkü şimdiye kadar affetmenin gerçek anlamını, neyi, kimi, neden affetmemiz gerektiğini, tıbbi ve ruhsal yararlarını hiç öğrenmedik, idrak edemedik.

Abartmadan söylüyorum ki "affetmek", beslenmek, uyumak, spor yapmak kadar faydalı ve gerekli bir olgudur. Faydalarından kısaca bahsetmek gerekirse; tansiyonunuz düzelir, kalp atışlarınız düzene girer, kilolarınız azalır, el, kol, sırt ve boyun ağrılarınız iyileşir. Bağımlılıklarınız yok olur. Cinsel yaşamınız güçlenir ve gelişir. Etrafınıza çektiğiniz insanlar, hep daha iyi olmaya başlar, Din'i bilinciniz yükselir.

Bu saydıklarım "affetmek" kelimesinin fiziksel ve ruhsal yararlarının tamamına yakını bile değil, ama "yinede zor" diyenlere cevabım şu olur; evet ilk başta zordur, bu zorluğun nedeni henüz idrak edilememiş olmasıdır. İdrak edilemeyen her şey, saçma ve zor gelir. Ama bir kere fark ettiğinizde, bunu yapmaktan ve çevrenize yaymaktan zevk duyarsınız.

Örneğin çekim yasasını öğrenmeden önce çevrenizde olup bitenlerin farkında değildiniz. Sonra bu konuda birkaç kitap okuyup, bu konuda bilincinizi geliştirdiniz. Gözlemlerinizle desteklediniz ve bunu çok iyi yorumlayacak ve herkese anlatacak duruma geldiniz. Oysa bu idraktan önce, bir adaletin olduğuna dahi inanmamıştınız.

Affedebilme süreci

Affedebilme süreci, geçmişten gelen olumsuz duygu yükünden kurtulup, özgürleşebilmektir. Yaşanan olayları hatırlamak, ama olayın duygu deposunu boşaltmaktır. Affetme sürecinde kişi kendi acılarının farkındadır, ancak affedeceği kişinin acılarının ve onun da bir kurban olduğunun farkında değildir. Bu nedenle kişi şunu anlamalıdır: affedeceği kişiler de o an içindeki anlayışları, farkındalıkları ve bilgi kapasiteleriyle yapabildiklerinin en iyisini yapmaya çalışmışlardır.

Affetme sürecinde gıcık olduğunuz insana karşı, engelleyemediğiniz duygular elbette olacaktır. Hayalinizde o kişiden intikam aldığınızı, onun rezil olduğunu, onu öldürmek istediğinizi, onun terk edilmesini, işten atılmasını arzulayabilirsiniz. Bu affetme sürecindeki doğal durumlardan biridir. Öfkeyi bir ilaç olarak düşünebilirsiniz. Minik dozda alındığında, insanın kendisini korumasına yardımcı olan, kişiliğini ayakta tutan bir şey iken, yüksek dozda aldığınızda, hasta eden, enerjinizi çalan ve hastalık hastası yapan bir şey haline gelebilir.

Örneğin sigaradan nefret eden birisiniz. Bu size zarar vermeyen bir durumdur (küçük doz). Ama sigara içen insanlara gıcık olmak, onlara savaş açmak, onları aşağılamak, size zarar verecektir (büyük doz).

Her insanın kendine ait bir adalet inancı vardır. Adaletin mutlak bir mantığı olmadığı gibi, kişiden kişiye, toplumdan topluma, dinden dine, ırktan ırka değişebilir. Uyumak, yemek, içmek, onu büyüten kişilerin beden sıcaklığını tanıyan bebek, bilinçdışı bir içgüdüyle onu büyüten herkesi otorite olarak görmeye başlar. Onların değer yargılarını benimser, bunlar dışında her farklılığın yanlış olduğu içgüdüsüyle büyür. İnandığı gerçeklerin haklı yanlarını görmeye meyilli olduğundan, yaşam süresinde bu inancını perçinler. Kişi, inandıklarının gerçek olduğunu sandığı bir illüzyonun (yanlış algılama ve duyu yanılması) içinde yaşar. Değer yargılarını bu inanca göre yorumlar.

Bazı düşünce ve yargılar okul, iş yaşantısı, sosyal hayat, gibi ortamlardan etkilenilmiş ve kazanılmış gibi durabilir. Emin olun ki, sonradan kazanılanlar dahi illüzyon içinde illüzyonun getirdiği yeni anlayışlardan ibaret olabilir. Yaşadığımız konfor bölgemizi ihlal etmek isteyenler için kızgınlık ve nefret duyguları hisseder, evrensel yasaların ve gerçeklerin nasıl işlediğini bilmediğimiz, ya da anlamadığımız için kişisel adalet uygularız: "İşten kovulsun, kocasından ayrılsın, herkesin içinde rezil olsun, hapse girsin, idam edilsin" vb..."Ancak falanca şartlar değişirse ve falanca kişi dersini alırsa, öfkem gidecek ve rahatlayacağım..."

Bu anlayış, gerek insanın kendisi için, gerekse toplum için, hiç bir zaman çözüm değildir. Çünkü bu bakış açısı, olayı "içeriden çözmek" değil, "dışarıdan çözmek" istemektir. Yani dışarıdaki kişiler ve şartlar suçludur. Hadi bu kızgınlığı kabul edelim de, hayatında Dini vecibeleri yerine getirdiğini ve maneviyatı ileri düzeyde yaşadığını sananlar, kendi gibi olmayanlara ayrılıkçı bir gözle bakmasının, adaletle ne ilgisi olabilir?

Yaratıcıya gerçekten inanan, "O"nun sıfatlarının idrakinden dolayı hayatın olumlu, olumsuz yanlarına teslim olmuş - razı, hoş görülü, sevgi dolu, dingin bir insan olmasını gerektirir. Burada elbette insanların manevi duygularını sorgulamıyorum, gerçek ile, illüzyonun ayırt edilmesi bakımından toplumumuzdan bir örnek göstermek istiyorum.

Affetmek sürecinde adaleti sağlamak zorunda değiliz. Adalet zaten affettiğimizde, kendi kendine sağlanacaktır, çünkü bir iyileşme, özgürleşme söz konusudur. Ayrıca yaşam adildir veya değildir, adil olsa da, bu bizim anlayamacağımız ilahi düzende adildir. Bunu mantığımızla anlamaya çalışma fikrinden vazgeçmeliyiz.

"Ben kendimi affettim, ama o dersini almadı" gibi bir anlayış, hem olayı, hem durumları, hem halâ affedemediğiniz kişileri, hemde içten içe o kişinin hala ders alması gerektiği fikrini taşır.

Affetmek hissi, içinde sevgi taşır. Sevgi taşımasa bile, tepkisizlik taşır. Yani sizi inciten bir olayı düşündüğünüzde, "geçti gitti işte, öğrendim öğreneceğimi, bu durumu iyiki yaşamışım" gibi bir anlayış hakim olmalıdır.

Özgüven Eksikliği

Kişinin affetme olgusunu idrak etmekte zorlanması, özgüven eksikliğinden kaynaklanabilir. Özgüven kelimesi de, Affetmek kelimesi gibi, eksik kalmış bir kavram olarak hafızalara kazınmıştır, bu nedenle kendimizde özgüvenli olup olmadığınızı kestirmemiz zorlaşmıştır. Özgüven, şu anki ilişki durumunuzla, para durumunuzla, sosyal hayatınızla ölçülebilir gibi dursada, tam olarak bunların göstergesi değildir. Yaşadıklarınıza etkisi vardır, ama sebep-sonuç ve yaşanan hayat doyumu baz alındığında, sahte özgüven hissi ile yanıltan bir kavramdır.

Çok para kazandığı halde, mutsuz olan bir iş adamı, hep daha fazla kazanmak isteyebilir. Ne kadar kazanırsa kazansın, içindeki boşluk dinmeyecektir. Para ile tatmin olmayan, diğer bağımlılıklara ve sosyal çarpıklıklara yönelecektir. Bu yaşantının içinde de kendisini özgüvenli sanmaya devam edecektir.

Başka bir hikaye ise, okuduğum okulda varlıklı bir kızın hayatı ile ilgilidir. Hemcinslerini kıskandırıcak güzelliği ve sınırsız maddi olanakları olan bir insan, neden halâ mutsuz ve kızgın olabilir? Bunu kendisine sorduğumda, kime ve neye kızgın olduğunu bilmediğini söylemiştir. Demek ki ne yaptığını bilmemektedir, ya da unutmayı seçmiştir. Sürekli dedikodu yapıyor, birilerini eleştiriyor ve hırslanıyordu. Kendisini çirkin ve yetersiz buluyordu.

Özgüven'in genel bir tanımı mümkün olduğu gibi, spesifik konularda da tanımlama yapılabilir. Örneğin, bir kişi, topluluk önünde rahat konuşabilecek bir özgüvene sahipken, karşı cinsi ile konuşurken çekinebilir. Bu spesifik yanlar, kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

Özgüven; bir şeyi fiziksel ve ruhsal olarak yapabilme dürtünüzdür. Bu dürtünüzü ne kadar geliştirirseniz, konfor bölgenizi o kadar sağlama alır ve kendinizi güçlü hissedersiniz. Yüksek özgüven sahibi insanlar, kolay kolay kin gütmez, çünkü kendi güçlerinin farkındadırlar, yapılan yanlışlar onları etkilemez. Bu duruşları, onları erdemli kılar.

Herkesin ismine aşina olduğu, ama derinliği hakkında fazla bir algıya sahip olmadığı özgüven, affetme olgusu gibi, zamanla öğrenilen, birbiriyle aynı orantıda gelişen temel kavramlardır.

Duyguları boşaltma çalışması

Öfke çalışmalarında, bilhassa anne-baba ve yakın ilişkilerde vuku bulmuş tüm olayları ayrıntıları ile ele alıp, tekrar yaşatmak sizi rahatlatır. Bu çalışmalarda ne kadar duygu içerisinde kalıp, o duyguyu tekrar tekrar yaşatırsanız, o derece başarılı olursunuz.

Duygu boşaltma çalışması için, sakin ve rahatsız edilmeyeceğiniz bir yer tayin edin. İki sandalyeyi karşılıklı yerleştirin, birisine kendiniz, diğerine sorununuz olan kişinin oturduğunu varsayın. Veya kendinizi duvarları beyaz, ortada iki sandalye olan bir odada hayal ederek de bu uygulamayı yapabilirsiniz.

Kucağınıza bir yastık alın, şimdi sorununuz olan kişiye karşı tüm öfke ve kızgınlığınızı yüksek sesle dile getirin. Ona karşı kızgınlığınıza sebep olan tüm kötü duyguları boşaltın. Fiziksel olarak vurmak istiyor olabilirsiniz, bunun için yastığı kullanın. Kendinizi kibar olayım diye sınırlamayın. Bu canlandırmayı yalnız zihninizde yapmayın, çünkü amaç, zihninizi boşaltmaktır. Konuşarak, bağırarak, vurarak, olaya ne kadar duyularınızı katarsanız, kendiniz için o kadar inandırıcı olursunuz.

İçinizdeki öfke, kızgınlık, kırgınlık enerjisi bittiğinde, doğal olarak rahatlamış olacağınız için, olaylara farklı açıdan bakabileceksiniz. İlk çalışmada aklınıza birçok şey (anı) gelmeyebilir, aklınıza geldiğinde bu pratik tekrarlanabilir.

Affediş, bir armağandır

Affediş, Dünya yaşamının nihai hedeflerinden biridir, tüm tecrübelerin ötesine geçen yolu açar. Bu nedenle, her af, kendinize yaptığınız bir armağandır. Affetmek bazı olumsuz duyguları bastırmak değildir, olumsuz duygular ifade yolu bularak boşaltılması gerekir. Duygular boşaldıkça, olayın kendisine olan hassasiyet azalır ve daha kolay affedebilirsiniz. Özellikle kendiniz ile ilgili konularda dayatmalarınızın farkına varır, onlardan kurtulursunuz.

Kaynak:

Akın Berk Sürücü - Affetmek öğrenilebilinir,
"Makro Felsefe", "HumanİST Akademi".
Eckhart Tolle - Dinginliğin gücü