Dünya sorunları ve affetmeye giden yol

Düşünce gücü

Çoğumuz önem verdiğimiz birçok şeylere sahibiz; görünüm, eğitim, yetenek, tavsiye mektupları, yetki belgeleri, fakat belli alanlarda felç olmuş vaziyetteyiz. Biz nedense korkarız. Bizi engelleyen, açlık ve yoksulluk değil, sibirya'ya sürülmek de değil, sadece korkarız. Bir ilişkinin doğru yürümediğinden korkarız, birilerinin bizi beğenmeyeceğinden korkarız, yenilgiden, korkarız, yaşlanmaktan korkarız, genç yaşta ölmekten korkarız da korkarız. Kendimize karşı şefkatli olduğumuzu sanırız, ama değiliz. Kendimizden nefret ederiz, çünkü geçmişe bakarak, şimdiye dek daha iyi bir insan olmamız gerektiğini düşünürüz. Zaman zaman, başka insanların bizim kadar korku duymadıklarını düşünmekle yanılırız, bu da bizi daha çok korkutur. Belki onlar bizim bilmediğimiz şeyleri biliyorlardır, belki bizde bir kromozom eksikliği vardır.

Bugünlerde hemen hemen her şey için annemizi, babamızı suçlamak çok yaygın bir davranış biçimi haline gelmiştir. Bize göre kendi gözümüzdeki değerimizin öylesine düşük olması onların yüzündendir. Eğer onlar farklı olsalardı, biz de kendimize karşı daha sevgi dolu olacaktık. Fakat anne ve babamızın bize nasıl davrandıklarına yakından bakacak olursak, bizi ne kadar horlamış olurlarsa olsunlar, kendimizi hor görmemizle kıyaslandığında, çoğu zaman onlarınki daha hafif kalır. Onlar bize ağır davranmış olabilirler, ama biz kendimize daha ağır davranıyoruz.

Bizim kuşak, bir tür kendinden nefret girdabı içine kaymış ve kaçarak bir kurtuluş yolu aramak içindedir. Belki şu sınav işe yarayacak, belki şu seminer, belki şu ilişki, şu diyet, veya şu proje.. derken çoğu zaman aldığımız "ilaçlar", bizi tedavi edemiyor, zincirler kalınlaşıp, gerginleşiyor. Aynı melodramlar farklı kentlerde, farklı insanlarla devam edip gidiyor.

Uğradığımız ağır baskı, dıştaki bir şey tarafından kaynaklanmıyor, içimizdeki bir şey bizi durduruyor. Yani burada sorun bir şekilde kendimizde olmalı, ama bu soruna nasıl çare bulacağımızı bilmiyoruz, çünkü kendimize hükmedecek kadar güçlü değiliz. Herşeyi baltalayıp, yıkıp geçiyoruz; mesleğimizi, ilişkilerimizi, hatta çocuklarımızı. İçki içer, uyuşturucu kullanırız, hükmetmeye başlar, zorbalık yaparız, aşırı özveride bulunur, saklanırız, kimi zaman başkalarına, hatta kendimize saldırırız. İşlev bozukluğunun biçimi önemli değil, kendimizden ne kadar nefret ettiğimizi ifade etmenin birçok yollarını buluruz, ama onu mutlaka ifade ederiz.

Duygusal enerji, bir ifade yolu bulmak zorundadır ve kendinden nefret etmek de güçlü bir duygudur. İçe döndürüldüğünde, o kişisel cehennemimiz haline gelir; bağımlılık, saplantılı şüphe, endişe, zorlama, acı verici düşünceler, depresyon, ilişkilerde şiddet ve hastalık gibi. Dışa yansıtıldığında, o bizim ortak cehennemimiz, yani kolektif bilincimiz'dir.

Kolektif bilincimizdeki bilgiler; şiddet, savaş, suç, yargı, baskı, açlık, beslenme, barınma, iş, para, moda, güzellik, kabullenilme, kıyaslama, yaşlılık, hastalık, ölüm iyi ve kötüye bakılmaksızın depolanır ve gitgide büyür. Ama bütün bunlar hep aynı şeylerdir, çünkü cehennemde pek çok kapı vardır.

Öfke, çoğu zaman bir dizi dile getirilmemiş duyguların içimizde birikerek patlamasıdır. Aslında duygularımızı ifade etmek, onları bastırmaktan çok daha kolaydır, ama bunu yapmayı beceremeyiz. Sevdiğimiz ölçüde acıdan kurtulur, sevgiyi inkar ettiğimiz ölçüde acı çekeriz.

Geçmişi ve geleceği düşünmeyi bırakın

Bize tahrik eden bir insanla karşılaştığımızda öfkelenir, birisini affedecek olursak, yaptıklarının onun yanına kâr kalacağını zannederiz. İşte bu yüzden, olumsuz olayları hep zihnimizin bir kenarda tutmak isteriz. Bu bir savunma mekanizmasıdır. "Kendimi korumaya alayım ki, gerektiğinde hatırlayayım, bir daha başıma aynısı gelebilir," diye düşünürüz. İşte tam da bu, egomuzun (nefsimizin) bize bir oyunudur.

Ego, sadece zihnimize değil, aynı zamanda bilinçaltımıza da hükmedebilir. Bu sayede istesek de geçmişi bir türlü unutamayız. Sürekli bilinçaltımızda onu tutmak, bizi bir şekilde garantiye alıyor zannederiz. Oysa bu doğru değildir, kötü anıları tuttukça, onlara duyduğumuz öfke içimizde büyüyerek, daha da tehlikeli bir hal alır. Bu kez "tek bir kıvılcım büyük bir alev için yeterli" misali, hemen öfkelenen birisi oluruz. Bunu, lüzumlu lüzumsuz herkese yansıtır, karşımızdaki kişinin egosunu kaşıdığımız ölçüde, onun da bize benzer bir sertlikle cevap vermesine sebep oluruz.

Hayatımıza güzelliklerin girmesini istiyorsak, eski ve kötü olayların duygusal yükünü sırtımızda taşımaktan vazgeçmeliyiz. Bize saldıran birisi karşımıza çıktığında, hemen savaşmak yerine, kendi merkezimizde kararlı ve şefkatli kalabilmemiz çok önemlidir. Bunu yaptığımızda, karşı taraf saldırmak için kışkırtmaya devam etmek istese de, bizden karşılık alamadığında, öfkesi azalır. Belki bir iki deneme daha yapar, ama saldırısı verimli olmadığında, vazgeçmeyi tercih eder. Ya da kendi içine kapanarak, duygusal çalkantıya girer, ama bize bunu belli etmemeye çalışır. Onu kendi haline bırakabilir, ilgimizi başka bir şeye yöneltebiliriz. Hatta onu yaptıklarından dolayı yargılamaktan (saldırısını başkalarına anlatmaktan) sakınır, böylece kendi huzurlu ortamımızı muhafaza etmiş oluruz.

Zaman Yasası, yalnız "şimdi"nin var olmasıyla ilgilidir. Geçmiş ve gelecek, bizleri "şimdi"nin ve "burada"nın farkındalığından uzaklaştırmak için dizayn edilmiştir. Geçmişi, ona tutunarak yargılamak, onu inkar etmek demektir. Geçmişte inkar edilen ne varsa, gelecekte de olacaktır, yani gelecek, aynı geçmiş gibi olacaktır. İnkar edilen ve direnç gösterilen şeyler böylelikle korunmuş - muhafaza edilmiş olacaktır.

Geçmişin gitmesine izin vermek, geçmişi inkâr etmek demek değildir, geçmişi kabullenmek demektir. Geçmişi kabullenmeye direnmek, seni "şimdi"nin ve "burada"nın armağanlarından uzaklaştırır. Bu şu anlama gelir; istediğini seçmekte özgürsün, fakat seçiminin sonuçlarını istediğin gibi yaşamakta özgür değilsin.

Geçmişten kalan acılara yapışıp kalmaktan nasıl vazgeçilir?

İnsanların nefret ettikleri şeyleri sırtlarında taşıma ve bu duyguların devamlılığını sağlama gibi alışkanlıkları vardır. Yaralarına sürekli parmak basarlar, çünkü onların hayatları geçmişe bağlıdır. Ancak şimdi'de yaşamaya başlamadıkları sürece, ne affetmeyi, ne de unutmayı başarabilirler.

Farkındalık geçmiş ve gelecekte barınamaz, o tek bir zamana ihtiyaç duyar, o  şimdi'dir. Farkında olarak, şimdinin tadını çıkartmaya başladıkça, şimdinin içinde olmanın saadetini hissetmeye başladıkça, sürekli geçmişte takılıp kalınan acılar, artık kendiliğinden yok olur (bırakılır). Geçmiş mevcut değilse, gelecek de yok olur. Çünkü gelecek, yalnız geçmişin bir yansımasıdır. Geçmiş ve gelecekten özgür olmak, derin bir iyi olma hali ortaya çıkarır, bu iyi olma hali dönüşümün başlangıcıdır.

Her daim şimdide yaşamak, farkında olmak, tetikte olmak, sorunlarımızın üstesinden gelebilmemiz için bize fazlasıyla yeterli olacaktır. Ancak şimdiye odaklanamıyorsak, bağışlayıcılık bu anlamda cehennemden tek çıkış yolumuzdur. Huzurlu bir yaşam istiyorsak, hayatımızın sahnesinde rol almış kişileri affetmemiz, bizi geçmişin, günümüz üzerindeki yıpratıcı etkisinden kurtaracaktır. Yıllardan beri içimizde taşıdığımız öfkeleri boşaltmamız, geleceğe daha umutlu bakmamızı sağlayacaktır.

Suçluyu hep dışarıda aradık

Biz diğer insanları kendimizden ayrı görür, onların yaptıkları olumlu veya olumsuz şeylerin bizi etkileyemeyeceğini düşünürüz. Bu nedenle, kendi tutumumuzun da onlar üzerinde hiçbir etkisi olmadığını ve onların yardım çığlıklarının da bizim ile bir ilgisi olmadığını düşünürüz. Ayrıca, onlar kötü bir iş yaptıklarında, bunun sonucuna da yalnız kendileri katlanır ve biz onları "suçlarından" dolayı yargılarken, kendimizi bu yargı dairesi dışında görür ve huzur içinde yaşamımızı sürdürebileceğimizi düşünürüz.

İyiliği hak etmeyen birisine karşı bir şekilde merhamet eder de, onu affedecek olursak, bunu empati duyduğumuzdan değil, kendimizi daha değerli ve daha yüksek düzeyde olduğumuzu vurgulamak için yaparız. Bazı durumlarda af uygulasak da, çoğu zaman af etmekten vazgeçeriz. Olsa olsa sempatik bir hayırseverlik ruh hali ile affederiz, ama bu hareketimizin aslında mantıksız olduğunu düşünürüz. Böyle olduğu için de, vicdan azabı bizim için söz konusu değildir. Bu zihniyet ile, gerçek af'fın ne demek olduğunu anlamak mümkün değildir, bu algılama şekli ile affetmek bizi huzura kavuşturamaz.

Dünyayı ve insanları değiştirme çabasının arkasında yatan yorum ve yargı, diğerlerine bir şey öğretebileceğimizi düşünmek, içinde bulunduğumuz yanılgının en büyük tanığıdır. Diğerlerinde gördüğümüz ve yorumladığımız her şey kendimizizdir. Öğretmek istediğimiz her şeyi, aslında kendimiz öğreniriz, çünkü öğrenmenin tek yolu budur. "Sen şöylesin - böylesin, senin hakkında şunu veya bunu düşünüyorum; seni şöyle görüyorum, seni haklı ya da haksız buluyorum. Bana bunu veya şunu yaptın, senin yüzünden mutsuzum..'' gibi tüm yorumların ve yargıların arkasında yatan tek bir gerçek vardır: tüm algıladıklarım ve düşündüklerimin hepsi ben'im. Dışarıda diğerlerinde gördüğümü sandığım tüm nitelikler bendedir. Dolayısıyla, diğerlerinden bana karşı yapılan yorum ve yargılardan daha ziyade, benim diğerleri hakkında sahip olduğum düşünceler beni bana tanıtır, kendi ego mekanizmalarımı anlamamı sağlar. Bu konuda kendimle dürüst olmak ve gerçeğe giden yolu bu şekilde yürümek, öğrenmenin en iyi yoludur.

Algılama, dışarıya yansıttığımız içimdizdir, önceden kurduğumuz düşüncelerin maddesel kanıtıdır. Bizim ve dolayısıyla tüm insanlığın içinde olmayan hiçbir şey dışarıda bizim için varolamaz. Bunu hergün, yeniden ve yeniden kendimize hatırlatmalıyız. Hatırlamaya mecburuz, çünkü içinde bulunduğumuz güncel yaşamın koşusu bizi her an sarsabilir. Dünya çarkında aktif olarak yaşayan herkes, her an o deli çarkın dalavaresine kapılmamak ve yanlış düşünürlüğe düşmemek için son derece dikkatli olmalıdır. Ancak en önemli unsur, ne olursa olsun kendimizle amasız ve şartsız dürüst olmamızdır. Hiçbir şeyin ne bir özürü, ne de mazareti/ bahanesi vardır. Bunu tamamen kendimiz için kabul ettiğimizde, tüm dikenlere ve yokuşlara rağmen, Dünya yolu daha iyi kat edilir hale gelir. Ve elbette ki kendimizi suçlama gibi bir düşünceye kapılmamalıyız. Egomuz ne de olsa sonsuz ve sınırsız güçlü olan tek bir zihinde üredi. Ve her ne kadar bir yanılgı kurgusu olsa da, onu hafife almak büyük hata olur. Doğduğumuzda hepimiz makrokozmik bütünden ayrı olmadığımızın bilincindeydik. Hatta ilk zamanlar evrensel dille iletişim kurardık, sonra sosyal öğrenme süreçlerinde bir takım kalıplara sarıldık, kurallarla yoğrulduk. Önce ailemizden ve yakın çevremizden, sonra eğitim sistemi içinde öğretmenlerimizden "normal" olmayı öğrendik.

Tek olmayı, yani "ben" olmayı marifet saydık, yaşam ödevinin "bireysellik aracılığıyla, bütünselliğe doğru gelişme" olduğunu kavrayamadık. Bize öğretilen sözde doğruların- negatif kalıpların esiri olduk. Suçluyu hep dışarıda, içimizden çok uzakta aradık, takındığımız maskeleri kendimiz sandık. Tanrı, toprak, deniz, hava, güneş, bitki, hayvan alemi, kısaca her şey bizden ayrı kalmaya yüz tuttu. Ben’lerimizi ünvanlarla, olanaklarla, mal-mülkle süsledik. Paranın, başarının, gücün peşine düştük. Sonra bir de baktık ki, geride kocaman bir boşluk oluşmuş.

Hepimiz görünmez iplerle birbirimize bağlıyız

Hepimiz farklı bedenler içinde, aynı özü taşıyan, bir bütünün parçalarıyız. Karşımıza ne koşulda, ne kılıkta, ne rolde gelirse gelsin, hepimizin özde aynı olduğumuzu kabul edince, içimizdeki isyan birden küllenir. O zaman yargıladığımızın, suçladığımızın, aşağıladığımız veya küçümsediğimizin, hatta gözümüzde büyütüp, kutsallaştırdıklarımızın, sıradan aynalarımız olduğunu fark ederiz. Kendi bilincimize vardığımız an, hem çocuk, hem yetişkin, hem masum, hem suçlu olduğumuzu, hem de aziz olduğumuzu fark ederiz.

"Kainat tek vücut, tek varlıktır. Herkes ve herşey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının da, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki, dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir". (Şems-i Tebrizi)


İnsan ruhu, kusursuz ve dengeli şekilde makrokosmosun ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat insan şu anda, geçmişte ve gelecekte evrenle her zaman bir olduğunu ve makrokozmik kökenini geçici olarak unutmuştur.

Biz kendi yaşamımıza, mikroskopun sınırlı görüş alanıyla bakar, görüş alanımızın hemen ötesinde bulunan birleştirici, uyum sağlayıcı makrokozmik gerçekleri tamamen göz ardı ederiz. At gözlüklerimizi, alışık olduklarımızın dışındaki herşeye karşı dar tutarız. Sonuçta evrenle olan ilişkimizin makrokozmik gerçegini görmek yerine, son derece kısıtlı olan, ama bize rahat gelen mikroskopik parçaları ile yetiniriz.

Her etki, eşit güçte karşıt bir tepki doğurur. Bir başkasına zarar verdiğimizde, sonuçta kendimize zarar vermiş oluruz. Bir başkasına verdiğimiz şeyleri, aynızamanda kendimize de verdiğimizi anlarsak, affetmenin ne olduğunu işte o zaman anlamaya başlarız.

Her şey, her şeyle bağlantılıdır ve herkes herkesin parçasıdır. Birine acı çektirdiğinde, kendine de çektirmiş olursun. Senin dışında hiçbir şey ve hiçkimse yok ve herkes senin bir parçandır. Bu, ruh'un yasasıdır.

Ayrılığa dair her inanç, yaşamında günah ve suçun sonuçlarına birer davetiyedir. Birliğe olan inanç ise, sana huzur, neşe ve sevgiyi getirecektir.

İnsanların birbirlerine hükmetme arayışı bitmediği sürece, kendilerini de birbirleriyle "bir" hissedemezler. Dolayısıyla Tanrı ile de. Bu yasa, Birlik yasası'na dayalıdır. Herkes, diğerlerini yargılamadan istediğini yapmakta özgürdür. İstediğini yapmakta özgür olmak istiyorsan, herkese aynı özgürlüğü vermelisin.

Diğerlerini yargılayanlar kendilerini ve dolaylı olarak Tanrı'yı da yargılamış olurlar. Tanrı'nın kulları eşittir ve herkes yargılamadan, istediğini yaşamakta özgürdür. Sen kendini Tanrı'dan ve gördüğün her şeyden ayrı hissetmekte özgürsün, fakat bu seçiminin sonucunu istediğin gibi yaşamakta özgür değilsin.

Vermek almaktır

Güçsüzlük, yetersizlik ve tamamlanmamışlık olan hislerimizin sebebi, tüm illüzyon dünyasını yöneten kıtlık ilkesine yatırım yapmamızdan kaynaklanır. Bu açıdan baktığımızda, kendi hislerimize göre eksikliğini hissettiğimiz şeyleri, başkalarında ararız. Bir şeyler elde etmek için başka birini severiz, çünkü istisnalar dışında dünyada sevgi bu şekilde tanımlanır. Bundan daha büyük bir hata olamaz, çünkü gerçek sevgi hiç bir şey talep etmez.

İçimizde kıtlık inancı olduğu sürece, vermek ve paylaşmak yerine, yığmak ve biriktirmek isteriz ve ne kadar elde edersek edelim, hiç bir zaman yeterli olmaz. Böylece çevremizde kıtlık oluşturmaya devam ederiz. Ama arzumuz almak yerine vermek olduğunda, çekirdek inancımız bizim başkalarına da verecek kadar alabildiğine bolluk ve berekete sahip olduğumuz zihniyetine sahip olur. Vermek eylemi, karşı tarafı da bu eyleme yöneltir, yönelttiği ölçüde de güçlenir. Başkalarına verdiğimiz sevgi, onlarda da bize verme isteği uyandırır. Ancak Sevgi, sevgiyi yaratmıyorsa, bu verdiğimiz sevginin güçsüz olduğu anlamına gelir.

Verme eylemi olarak sevme yeteneği, kişisel gelişime bağlıdır. Kişinin tam anlamıyla kendisini verebilmesi ve sevebilmesi için, yaratıcılığının baskın duruma gelmesi ve başkalarını kullanma, talep edici gibi özelliklerin aşılmış olması gerekir.

Sevgide sürekli bir devinim (hareket) ve etkileşim olmalıdır, bu anlamda iki taraflı paylaşım önem taşır. Öğrencilerin öğretmene bir şeyler öğretmesi, seyircilerin oyuncuyu motive etmesi, hastaların psikanalisti iyi etmesi gibi örnekler, bu iki yönlü sevgiye işaret eder.

"Vermek" kimi zaman büyük bir yanılgı sonucu, vazgeçmek veya feda etmek gibi de tanımlanır. Bu, sömürücülük, alıcılık ve istifçilikten öteye geçememiş kişinin yorumudur. Tüccar anlayışlı kişi de, bir şey almak şartıyla vermeye hazırdır. O’na göre, almadan vermek, kandırılmaktır. Bazıları fedailik yaklaşımıyla vermeyi erdem sayar, onlara göre vermek acı verici bir şey olduğundan yapılır. Ancak bizim özümüz olan kişilik, vermeyi, güç ve kudret ile dolu olmanın en iyi anlatımı olarak görür.

Vermek her zaman koşulsuz olmalıdır. Eğer koşulsuz değilse, hiçbir şey vermiyorsun demektir ve hiçbir şey de alamazsın. Hayata ne verirsen onu alırsın. Bu, ilişkilerin için de geçerlidir. Tüm düşünce ve davranışlarının koşulsuz olması şartıyla, sevgi verirsen, sevgi alırsın. Eğer eylemlerinle verip de, düşüncelerinle vermiyorsan, bu yaptığının hiçbir anlamı yoktur. Doğru anlamda verme, düşüncelerin ve eylemlerin kusursuz ve uyumlu olması ile çerçekleşir. Eğer verirken düşüncelerin sevgi içermiyorsa, bu vermek değildir. Eğer sevginin karşılığında sevgi almak için veriyorsan, aslında hiçbir şey vermiyorsun demektir.

Vererek ve paylaşarak sevgi dolu bir hayatı yaşamayı seçersen, mutluluğu ve memnuniyeti de seçmiş olursun. Tüm mutsuzluk ve memnuniyetsizlik, sevmemeyi seçmekten kaynaklanır. Bu, yaradılış yasasıdır. İstediğini seçmekte özgürsün. Fakat seçiminin sonuçlarını istediğin gibi yaşamakta özgür değilsin.

Affetme

Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez. [Şura Suresi, 40]

Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere (Kendine bir şey vermeyenlere) ihsan etmek, güzel huylu olmaktır. [İ.Süyuti]

Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş. [Ruzeyn]

Affedin ki affa kavuşasınız! [İ.Ahmed]

Allahın doğası, zaten bağışlayıcı olmasıdır, çünkü hata yapmak insancıl, affetmek Tanrısaldır. Asıl soru siz kendinizi affedebilecek misiniz? "Ben şimdiye kadar ne kendimi, ne de başkalarını af ettim ve affı da haketmedim" duygusu tamamen size aittir,  bu düşünce yalnız sizin kalbinizin ve zihninizin içinde bulunmakta, siz bu yüzden acı çekiyorsunuz.

Sonuçta kendiniz hüküm veriyor ve kendi kendinizi cezalandırıyorsunuz. Düşünceleriniz ve inançlarınız hayatınızı belirliyor, ama rahat olmak ve suç borcunuzu ödemek için, bütün kalbinizle dua edin ve af dileyin. Çünkü içtenlikle karar verip, onları yok etmek yerine, onları gizlediğinizde, onlar sizin gizli günahlarınız haline geliyor. Bu şekilde onların üstünde toz oluşup, her tarafı kaplıyor. İçtenlikle temizlik istiyorsanız ve gerçekten bu düşüncenin arkasındaysanız, bağışlanır ve mağfiret bulursunuz.

İçinizde çekişme ve acı yerine, ne kadar barış özlemi taşıyorsunuz? Affetttiğiniz kişilerin, ne kadar hoş görüneceklerini hayal edebiliyor musunuz? Küçük gibi gözüken bu adım, sizi çirkinliklerden güzelliklere taşıyacak, karanlık dünyanızı aydınlığa götürecektir.

Affediş, Dünya yaşamının nihai hedeflerinden biridir, tüm tecrübelerin ötesine geçen yolu açar. Kendi yanılsamalarınız ve dünya illüzyonu birdir. Bu nedenle, her af, kendinize yaptığınız bir armağandır, çünkü hedef, kim olduğunuzu hatırlamaktır.

Duyguları boşaltma pratiği:

Affetmek bazı olumsuz duyguları bastırmak değildir, olumsuz duygular ifade yolu bularak, boşaltılması gerekir. Duygular boşaldıkça, olayın kendisine olan hassasiyet azalır ve insanları çok daha kolay affedebilirsiniz. Özellikle kendimiz ile ilgili konularda dayatmalarımızın farkına varır, onlardan kurtuluruz.

Bu çalışmalarda ne kadar duygunun içersinde kalıp, o duyguyu tekrar tekrar yaşatırsanız, o derece başarılı ve etkili olursunuz. Öfke çalışmalarında, bilhassa anne-baba ve yakın ilişkilerde vuku bulmuş tüm olayları ayrıntıları ile ele alıp, tekrar yaşatmak, sizi sonuca taşıyacaktır.

Duygu boşaltma çalışması için, sakin ve rahatsız edilmeyeceğiniz bir yer bulun. İki sandalyeyi karşılıklı yerleştirin, birisine kendiniz, diğerine ise herhangi bir sorununuz olan kişinin oturduğunu varsayın. Veya kendinizi duvarları beyaz, ortada iki sandalye olan bir odada da hayal ederek, bu uygulamayı deneyebilirsiniz.

Kucağınıza bir yastık alın, şimdi sorun olan kişiye karşı tüm öfke ve kızgınlığınızı yüksek sesle dile getirin. Ona karşı kızgınlığınıza sebep olan tüm kötü duyguları boşaltın. Fiziksel olarak vurmak istiyor olabilirsiniz, bunun için yastığı kullanın. Kendinizi kibar olayım diye sınırlamayın ve bu canlandırmayı yalnız zihninizde yapmayın, çünkü amaç, zihninizi boşaltmaktır. Konuşarak, bağırarak, vurarak, olaya ne kadar duyularınızı katarsanız, kendiniz için o kadar inandırıcı olursunuz.

Şimdi öcünüzü aldığınızı hissetmeye çalışın, içinizdeki öfke, kızgınlık, kırgınlık enerjisi bittiğinde, doğal olarak rahatlamış olacağınız için, olaylara farklı açıdan bakabileceksiniz. İlk çalışmada aklınıza birçok şey (anı) gelmeyebilir, aklınıza bilahare geldiğinde devam edebilirsiniz.

Sizin tarafınızdan söylenecek sözler bittikten sonra, karşı tarafın savunmasını duymaya çalışın. Sizin suçlamalarınız için ne diyor, içinizden onun yerine bir cevap gelebilir. Bu soruların cevabı sizi affetmeye teşvik edecektir.

Affetme pratiği:

Size haksızlık yapmış olan birisini ve dost kabul ettiğiniz birisini affetmeye çalışacağız. Ve her iki kişiyi de aynı kişi (bir) olarak kabul etmeyi öğrenmekle, bu çalışmaya kendinizi de kapsayacak şekilde bakıp, o iki kişinin affedilişinin, sizin de affedilmenizi içerdiğini göreceğiz.

Pratik yapmaya başlarken, sizi öfkelendiren, karşılaşmak istemediğiniz, ya da dikkate almadığınız birisini düşünün. Muhtemelen öyle birisi aklınıza geldi bile, işte o kişi, uygulama için doğru kişi olacaktır. Onun hakkında düşündüğünüz tüm kötü şeyleri hatırlayıp, onun yaptığı her kötü şey için kendinize şunu sorun: "Ben bunu yapmış olsaydım, kendimi yargılarmıydım?" Bunu o kişi için her aklınıza gelen durum için tekrarlayın. Bir süre sonra onu böylece suç, veya haksızlık olarak kabul ettiğiniz elementlerden kurtarmış oldunuz. Şimdi özgürlük için hazır durumdasınız. Eğer şimdiye kadar uygulamayı isteyerek ve dürüst şekilde yaptıysanız, yavaş yavaş göğsünüz üzerindeki ağırlık, yerini hoş bir hafifliğe terketmiş olacaktır.

İkinci uygulamaya geçerken, affedeceğiniz kişiye daha önce neden sinirlendiğinizi artık dikkate almıyor, olan bitenlere direnç göstermiyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp, ona zihniniz önünde bir süre bakın. Onun herhangi bir yerinde şimdiye kadar keşfetmediğiniz soluk bir parlaklık, bir kıvılcım görmeye çalışın. Onun hakkında yaptığınız kötü resmin içinden, herhangi bir ışık çıktığını farkedin. Bu ışığa odaklanarak, ışığı genişletmeyi, büyütmeyi deneyin. Onun çevresinde bu ışığın büyüdüğünü ve resmin gitgide daha parlak hale geldiğini görene kadar, o resme bakmaya devam edin.

Sonra, zihninizi dost olarak tanımladığınız birisine yöneltin. Biraz önce oluşturduğunuz parlaklığı, şimdi dostunuza aktarın. Onda gördüğünüz ışıktan size de verilmesini kabul edin. Verdiklerinizin şifasını almak için bu "iki kişinin" birleştiğine şahit olun. Şimdi onlarla siz bir oldunuz ve onlar da sizinle bir oldu, şimdi siz hem onları, hem de kendinizi affettiniz.

Bağışlamanın, ruhunuza mutluluk getirdiğini gün boyu unutmayıp, aşağıdaki cümleyi tekrarlayın:

Affetmek, mutluluğun anahtarıdır!

Sevgi için önünüzdeki engelleri kaldırın. Sevgiyi siz yaratmadınız, ama sevgiyi siz yayabilirsiniz. Bunun Dünyadaki anlamı şudur: Kardeşinizi affedin ki, karanlıklar zihninizden kalksın.

Bu pratik, tüm affetmek istediğiniz insanları (dünyadan ayrılanlar dahil) kapsar, ayrıca kendinizi de affedersiniz. Affettiğinize emin olana dek, bu sayfadaki pratikleri tekrarlayabilirsiniz

Nasıl ki dua, her zaman sizin içinse, affedicilik de her zaman size verilir. Başka birisini affetmek imkansızdır, çünkü onda gördüğünüz, yalnız kendi günahlarınızdır. Siz onları orada görmek istiyorsunuz, kendinizde değil. İşte bu, başkasını affetmenin illüzyon olmasının sebebidir. Bununla birlikte o (affedicilik) tüm dünyadaki tek mutlu rüyadır; sadece o, ölüme götürmez. Yalnız başka birinde kendinizi affedebilirsiniz, çünkü siz onu günahlarınızın suçlusu ilan ettiniz ve masumiyetiniz şimdi onda olmalıdır.

Kaynaklar:

Marianne Williamson, "Sevgiye dönüş",
Dr. Helen Schucman, "Mucizeler Kursu"
Osho, "Affetmek ve Ego"
Halis Şahin, "Kelebekleri Özgürleştirmek"
Seda Diker, "Affetmeyi bilmek, affetmeyi öğrenmek."
"Makro Felsefe", "HumanİST Akademi".
Rinpoche Sogyal "Tibetin yaşam ve ölüm kitabı".
BenSiz "Sır Muhabbetler"
Kuranı Kerim'den Ayetler,
Hadisler