Dünya sorunları ve affetmeye giden yol

Düşünce gücü

Çoğumuz önem verdiğimiz birçok şeylere sahibiz; görünüm, eğitim, yetenek, tavsiye mektupları, yetki belgeleri, fakat belli alanlarda felç olmuş vaziyetteyiz. Nedense korkarız. Bizi engelleyen, açlık ve yoksulluk değil, sibirya'ya sürülmek de değil, sadece korkarız. Bir ilişkinin doğru yürümediğinden korkar, birilerinin bizi beğenmeyeceğinden korkar, yenilgiden, yaşlanmaktan, genç yaşta ölmekten korkarız. Kendimize karşı şefkatli olduğumuzu sanırız, ama değiliz. Kendimizden nefret ederiz, çünkü geçmişe bakarak, şimdiye dek daha iyi bir insan olmamız gerektiğini düşünürüz.

Bugünlerde hemen hemen her şey için annemizi, babamızı suçlamak çok yaygın bir davranış biçimi haline gelmiştir. Bize göre kendi gözümüzdeki değerimizin öylesine düşük olması, onların yüzünden olmalıdır. Eğer onlar farklı olsalardı, biz de kendimize karşı daha sevgi dolu olacaktık. Fakat anne ve babamızın bize nasıl davrandıklarına yakından bakacak olursak, bizi ne kadar horlamış olursa olsunlar, kendimizi hor görmemizle kıyaslandığında, çoğu zaman onlarınki daha hafif kalır. Bizim kuşak, bir tür kendinden nefret girdabı içine kaymış ve kaçarak kurtuluş yolu aramak içindedir. Belki şu sınav işe yarar, belki şu seminer, belki şu ilişki, şu diyet, şu proje derken çoğu zaman aldığımız "ilaçlar", bizi tedavi edemiyor, zincirler kalınlaşıp gerginleşmektedir. 

Uğradığımız ağır baskı, dıştaki bir şey tarafından kaynaklanmıyor, içimizdeki bir şey bizi durduruyor. Yani sorun bir şekilde kendimizde olmalı, ama bu soruna nasıl çare bulacağımızı bilmiyoruz, çünkü kendimize hükmedecek kadar güçlü değiliz. Mesleğimizi, ilişkilerimizi, hatta çocuklarımızı yıkıp geçiyoruz. İçki içer, uyuşturucu kullanır, hükmetmeye başlar, zorbalık yapar, aşırı özveride bulunur, saklanırız. Kimi zaman başkalarına, hatta kendimize dahi saldırırız. İşlev bozukluğunun biçimi önemli değil, kendimizden ne kadar nefret ettiğimizi ifade etmenin birçok yollarını bulur, onu bir şekilde ifade ederiz.

Duygusal enerji, bir ifade yolu bulmak zorundadır ve kendinden nefret etmek de güçlü bir duygudur. İçe döndürüldüğünde, o kişisel cehennemimiz haline gelir; savaş, suç, yargı, baskı, açlık, beslenme, barınma, iş, para, moda, güzellik, kabullenilme, kıyaslama, bağımlılık, saplantılı şüphe, endişe, zorlama, acı verici düşünceler, depresyon, ilişkilerde şiddet, yaşlılık, hastalık, ölüm iyi ve kötüye bakılmaksızın depolanır ve gitgide büyür. Dışa yansıtıldığında, o bizim ortak cehennemimiz, yani kolektif bilincimiz'dir.

Öfke, çoğu zaman bir dizi dile getirilmemiş duyguların içimizde birikerek patlamasıdır. Aslında duygularımızı ifade etmek, onları bastırmaktan çok daha kolaydır, ama bunu yapmayı beceremeyiz. Sevdiğimiz ölçüde acıdan kurtulur, sevgiyi inkar ettiğimiz ölçüde acı çekeriz.

Acılara yapışıp kalmaktan vazgeçin

İnsanların nefret ettikleri şeyleri sırtlarında taşıma ve bu duyguların devamlılığını sağlama gibi alışkanlıkları vardır. Yaralarına sürekli parmak basarlar, çünkü onların hayatları geçmişe bağlıdır. Farkındalık geçmiş ve gelecekte barınamaz, o tek bir zamana ihtiyaç duyar, o da şimdi'dir. Farkında olarak, şimdi'nin içinde olmanın huzurunu hissetmeye başladıkça, sürekli geçmişte takılıp kalınan acılar, artık kendiliğinden yok olmaya başlar, şimdiye kadar sımsıkı tutulanlar bırakılır. Geçmiş mevcut olmadığında, gelecek de yok olur. Çünkü gelecek, yalnız geçmişin bir yansımasıdır. Geçmiş ve gelecekten özgür olmak, derin bir iyi olma hali ortaya çıkarır, bu iyi olma hali, dönüşümün başlangıcıdır.

Geçmişi ve geleceği düşünmeyi bırakın

Bize tahrik eden bir insanla karşılaştığımızda öfkelenir, birisini affedecek olursak, yaptıklarının onun yanına kâr kalacağını zannederiz. İşte bu yüzden, olumsuz olayları hep zihnimizin bir kenarında tutmak isteriz. Bu bir savunma mekanizmasıdır. "Kendimi korumaya alayım ki, başıma aynı şey geldiğinde hatırlayayım," diye düşünürüz. İşte bu düşünce, ego'muzun (bencilliğimizin) bir oyunudur.

İnsanı alçaltan, onun doymak bilmeyen ben'liğidir. Her an bir yakınını kırmaya, ve bu hoş dünyada hem Allaha, hem de insanlara, kafa tutmaya hazırdır. Benliğini yok edince, ne düşmanı kalır, ne de özür dilemekten beli bükülür. (Mevlana)

Ego, yalnız zihnimize değil, bilinçaltımıza da hükmeder, bu sayede istesek de, geçmişimizi unutamayız. Onu sürekli bilinçaltımızda tutar, kendimizi daha güvenli hissederiz. Oysa bu doğru değildir, kötü anıları tuttukça, onlara duyduğumuz öfke, içimizde daha da büyür, daha tehlikeli bir hal alır. Bu kez tek bir kıvılcım, bir alev için yeterli gelir. Artık hemen öfkelenen birisi oluruz. Bunu, lüzumlu lüzumsuz herkese yansıtır, karşımızdaki kişinin egosunu kaşıdığımız ölçüde, onun da bize benzer bir sertlikle cevap vermesi olasılığı ortaya çıkar.

Eğer güzelliklerin hayatımıza girmesini istiyorsak, eski olumsuz olayların duygusal yükünü sırtımızda taşımaktan vazgeçmeliyiz. Karşımıza saldırgan birisi çıktığında, savaşmak yerine, merkezimizde sabırlı kalabilmemiz önemlidir. Karşı taraf saldırmak için kışkırtmaya devam etse de, bizden karşılık alamadığında, öfkesi ister istemez azalır. Onu kendi haline bırakıp, ilgimizi başka bir şeye yöneltebiliriz. Hatta onu yaptıklarından dolayı yargılamaktan sakınır, böylece huzururumuzu muhafaza etmiş oluruz.

Suçluyu hep dışarıda aramayın

Genelde diğer insanları kendimizden ayrı görür, onların olumsuz davranışlarının bizi etkilemeyeceğini düşünürüz. Bu nedenle, kendi tutumumuzun da onlar üzerinde bir etkisi olmadığını, onların yardım çığlıklarının da bizimle bir ilgisi olmadığını düşünürüz. Ayrıca, onlar kötü bir iş yaptıklarında, bunun sonucuna yalnız kendilerinin katlanacaklarını ve onları suçlarından dolayı yargılarken, kendimizi bu yargı dairesi dışında görerek, huzur içinde yaşamımızı sürdürebileceğimizi düşünürüz. İyiliği hak etmeyen birisine merhamet edip, onu affedecek olursak, bunu empati duyduğumuzdan değil, kendimizi daha değerli olduğumuzu vurgulamak için yaparız. Bazı durumlarda af uygulasak da, çoğu zaman affetmekten kaçarız. Olsa olsa sempatik bir hayırseverlik ruh hali ile affeder, akabinde hareketimizin mantıksız olduğunu düşünürüz. Böyle olduğu için vicdan azabına duyarsız kalırız. Bu zihniyet, gerçek af'fın ne demek olduğunu anlamaz, bu algılama şekli huzura kavuşturamaz.

Dünyayı ve insanları değiştirme çabasının arkasında yatan yorum ve yargı, diğerlerine bir şey öğretebileceğimizi düşünmektir, bu da içinde bulunduğumuz en büyük yanılgıdır. Diğerlerinde gördüğümüz ve eleştirdiğimiz her şey, aslında kendimiz'izdir. Öğretmek istediğimiz her şeyi, kendimiz öğreniriz, çünkü öğrenmenin tek yolu budur. Sen şöylesin-böylesin, senin hakkında şunu, veya bunu düşünüyorum. Seni şöyle görüyorum, seni haklı, ya da haksız buluyorum. Bana bunu, veya şunu yaptın, senin yüzünden mutsuzum gibi tüm yorumların ve yargıların arkasında yatan tek bir gerçek vardır, tüm algıladıklarım ve düşündüklerimin hepsi ben'im. Diğerlerinde gördüğümü sandığım tüm nitelikler aslında kendimdedir. Dolayısıyla diğerlerinden bana karşı yapılan yorum ve yargıların aksine, benim diğerleri hakkında sahip olduğum düşünceler beni bana tanıtır, kendi ego mekanizmalarımı anlamamı sağlar.

İnsanın içinde olmayan bir şey, dışarıda var olamaz. Bunu hergün, yeniden hatırlamalıyız, çünkü içinde bulunduğumuz yaşam koşusu, bizi her an sarsabilir. En önemlisi de, her ne olursa olsun kendimizle dürüst olmalıyız. Hiçbir şeyin ne bir özürü, ne de mazareti vardır. Bunu tamamen kendimiz için kabul ettiğimizde, tüm dikenlere ve yokuşlara rağmen, Dünya yolu, daha iyi kat edilir hale gelir. Ve kendimizi suçlama gibi bir düşünceye de kapılmamalıyız.

Doğduğumuzda hepimiz makrokozmik bütünden ayrı olmadığımızın bilincindeydik. Hatta ilk zamanlar evrensel dille iletişim kurardık, sonra sosyal öğrenme süreçlerinde bir takım kalıplara sarıldık, kurallarla yoğrulduk. Önce ailemizden ve yakın çevremizden, sonra eğitim sistemi içinde öğretmenlerimizden "normal" olmayı öğrendik.

Tek olmayı, yani "ben" olmayı marifet saydık, yaşam ödevinin "bireysellik aracılığıyla, bütünselliğe doğru gelişme" olduğunu kavrayamadık. Bize öğretilen sözde doğruların, negatif kalıpların esiri olduk. Suçluyu hep dışarıda, içimizden çok uzakta aradık, takındığımız maskeleri kendimiz sandık. Tanrı, toprak, deniz, hava, güneş, bitki, hayvan alemi, kısaca her şey, bizden ayrı kalmaya yüz tuttu. Ben’lerimizi ünvanlarla, olanaklarla, mal ve mülkle süsledik. Paranın, başarının, gücün peşine düştük. Sonra bir de baktık ki, geride kocaman bir boşluk oluşmuş.

Hepimiz görünmez iplerle birbirimize bağlıyız

Hepimiz farklı bedenler içinde, aynı özü taşıyan, bir bütünün parçalarıyız. Karşımıza ne koşulda, ne kılıkta, ne rolde gelirse gelsin, hepimizin özde aynı olduğumuzu kabul edince, içimizdeki isyan birden küllenir. O zaman yargıladığımızın, suçladığımızın, aşağıladığımız veya küçümsediğimizin, hatta gözümüzde büyütüp, kutsallaştırdıklarımızın, sıradan aynalarımız olduğunu fark ederiz. Kendi bilincimize vardığımız an, hem çocuk, hem yetişkin, hem suçlu, hem de masum olduğumuzu fark ederiz.

"Kainat tek vücut, tek varlıktır. Herkes ve herşey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının da, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki, dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir". (Şems-i Tebrizi)

İnsan Ruhu, dengeli olarak makrokosmosun ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat insan şu anda, geçmişte ve gelecekte evrenle her zaman bir olduğunu ve makrokozmik kökenini geçici olarak unutmuştur.

Kendi yaşamımıza mikroskopun sınırlı görüş alanıyla bakar, görüş alanımızın hemen ötesinde bulunan birleştirici, uyum sağlayıcı makrokozmik gerçekleri tamamen göz ardı ederiz. At gözlüklerimizi, alışık olduklarımızın dışında herşeye karşı dar tutar, evrenle olan ilişkimizin makrokozmik gerçegini görmek yerine, kısıtlı ama bize rahat gelen mikroskopik parçalar ile yetiniriz.

Her etki, eşit güçte karşıt bir tepki doğurur. Bir başkasına zarar verdiğimizde, sonuçta kendimize zarar vermiş oluruz. Bir başkasına verdiğimiz şeyleri, aynızamanda kendimize de verdiğimizi anladığımızda, affetmenin de ne olduğunu anlamaya başlarız.

Her şey, her şeyle bağlantılıdır, ayrılığa dair her inanç, suç'un sonuçlarına bir davetiye çıkarır. Birliğe olan inanç, huzur ve sevgi getirir. İnsanların hükmetme arayışı bitmediği sürece, kendilerini birbirleriyle "bir" hissetmeleri olanaksızdır. 

Vermek almaktır

Güçsüzlük, yetersizlik ve tamamlanmamışlık olan hislerimizin sebebi, tüm illüzyon dünyasını yöneten kıtlık ilkesine yatırım yapmamızdan kaynaklanır. Bu açıdan baktığımızda, kendi hislerimize göre eksikliğini hissettiğimiz şeyleri, başkalarında ararız. Bir şeyler elde etmek için, başka birini severiz, çünkü istisnalar dışında dünyada sevgi bu şekilde tanımlanır. Bundan daha büyük bir hata olamaz, çünkü gerçek sevgi hiç bir şey talep etmez.

"İnsani" diye bahsedilen bir muhabbette, "Ben onu seviyorum ama, o da beni sevsin" diyorsan, ona aşk demezler, sen onun tarafından sevilmeyi seviyorsun. "O bana ne verir?" diye değil, "ben ona ne verebilirim?" diye düşündüğün zaman, aşk olur. (Mevlana)

Verme eylemi olarak sevme yeteneği, kişisel gelişime bağlıdır. Kişinin tam anlamıyla sevebilmesi için, başkalarını kullanma, talep edici gibi özelliklerin aşılmış olması gerekir. İçimizde kıtlık inancı olduğu sürece, vermek ve paylaşmak yerine, yığmak ve biriktirmek isteriz. Ne kadar elde edersek edelim, hiç bir zaman yeterli olmaz. Böylece çevremizde kıtlık oluştururuz. Ama arzumuz almak yerine, vermek olduğunda, çekirdek inancımız, bizim de başkalarına verecek kadar alabildiğine bolluğa sahip olduğumuz zihniyetine sahip olur. Vermek eylemi, karşı tarafı da bu eyleme yöneltir, yönelttiği ölçüde de güçlenir. Başkalarına verdiğimiz sevgi, onlarda da bize verme isteği uyandırır. 

Sevgide, sürekli bir devinim (hareket) ve etkileşim olmalıdır, bu anlamda iki taraflı paylaşım önem taşır. Öğrencilerin öğretmene bir şeyler öğretmesi, seyircilerin oyuncuyu motive etmesi, hastaların psikanalisti iyi etmesi gibi örnekler, bu iki yönlü sevgiye işaret eder.

"Vermek" kimi zaman büyük bir yanılgı sonucu, vazgeçmek veya feda etmek gibi de tanımlanır. Bu, sömürücülük, alıcılık ve istifçilikten öteye geçememiş kişinin yorumudur. Tüccar anlayışlı kişi de, bir şey almak şartıyla vermeye hazırdır. O’na göre, almadan vermek, kandırılmaktır. Bazıları fedailik yaklaşımıyla vermeyi erdem sayar, onlara göre vermek acı verici bir şey olduğundan yapılır. Ancak bizim özümüz olan kişilik, vermeyi güç ve kudret ile dolu olmanın en iyi anlatımı olarak görür.

Vermek her zaman koşulsuz olmalıdır. Eğer koşulsuz değilse, hiçbir şey vermiyorsun ve hiçbir şey de almıyorsun demektir. Hayata ne verirsen, onu alırsın, aynı şey ilişkiler için geçerlidir. Tüm düşünce ve davranışların koşulsuz olması şartıyla, sevgi verirsen, sevgi alırsın. Eğer eylemlerinle verip de, düşüncelerinle vermiyorsan, bu yaptığının bir anlamı yoktur. Doğru anlamda verme, düşüncelerin ve eylemlerin uyumlu olması ile çerçekleşir. Eğer verirken, düşüncelerin sevgi içermiyorsa, bu vermek değildir. Eğer sevginin karşılığında sevgi almak için veriyorsan, aslında bir şey vermiyorsun demektir.

Vererek ve paylaşarak sevgi dolu bir hayatı yaşamayı seçersen, mutluluğu ve memnuniyeti de seçmiş olursun. Tüm mutsuzluk ve memnuniyetsizlik, sevmemekten kaynaklanır. 

Affetme - Bağışlama

Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş. (Ruzeyn)

Affedin ki affa kavuşasınız! (İ.Ahmed)

Hata yapmak insancıl, affetmek Tanrısaldır. Asıl soru, kendinizi affedebilecek misiniz? Sonuçta kendiniz hüküm veriyor ve kendi kendinizi cezalandırıyorsunuz - düşünceleriniz ve inançlarınız hayatınızı belirliyor.

İçinizde çekişme ve acı yerine, ne kadar barış özlemi taşıyorsunuz? Küçük gibi gözüken bu adım, sizi güzelliklere taşıyacak, karanlık dünyanızı aydınlığa götürecektir. Affediş, Dünya yaşamının nihai hedeflerinden biridir, tüm tecrübelerin ötesine geçen yolu açar. Kendi yanılsamalarınız ve dünya illüzyonu birdir. Bu nedenle, her af, kendinize yaptığınız bir armağandır, çünkü hedef, kim olduğunuzu hatırlamaktır.

Duyguları boşaltma pratiği

Affetmek bazı olumsuz duyguları bastırmak değildir, olumsuz duygular ifade yolu bularak, boşaltılması gerekir. Duygular boşaldıkça, olayın kendisine olan hassasiyet azalır ve insanları çok daha kolay affedebilirsiniz. Özellikle kendimiz ile ilgili konularda dayatmalarımızın farkına varır, onlardan kurtuluruz.

Öfke çalışmalarında, bilhassa anne-baba ve yakın ilişkilerde vuku bulmuş tüm olayları ayrıntıları ile ele alıp, tekrar yaşatmak, sizi sonuca taşıyacaktır. Bu çalışmalarda ne kadar duygu içersinde kalıp, o duyguyu tekrar tekrar yaşatırsanız, o derece başarılı olursunuz.

Duygu boşaltma çalışması için, sakin ve rahatsız edilmeyeceğiniz bir yer tayin edin. İki sandalyeyi karşılıklı yerleştirin, birisine kendiniz, diğerine herhangi bir sorununuz olan kişinin oturduğunu varsayın. Veya kendinizi duvarları beyaz, ortada iki sandalye olan bir odada hayal ederek, bu uygulamayı yapabilirsiniz.

Kucağınıza bir yastık alın, şimdi sorununuz olan kişiye karşı tüm öfke ve kızgınlığınızı yüksek sesle dile getirin. Ona karşı kızgınlığınıza sebep olan tüm kötü duyguları boşaltın. Fiziksel olarak vurmak istiyor olabilirsiniz, bunun için yastığı kullanın. Kendinizi kibar olayım diye sınırlamayın. Bu canlandırmayı yalnız zihninizde yapmayın, çünkü amaç, zihninizi boşaltmaktır. Konuşarak, bağırarak, vurarak, olaya ne kadar duyularınızı katarsanız, kendiniz için o kadar inandırıcı olursunuz.

Şimdi öcünüzü aldığınızı hissetmeye çalışın, içinizdeki öfke, kızgınlık, kırgınlık enerjisi bittiğinde, doğal olarak rahatlamış olacağınız için, olaylara farklı açıdan bakabileceksiniz. İlk çalışmada aklınıza birçok şey (anı) gelmeyebilir, aklınıza geldiğinde bu şekilde devam edebilirsiniz.

Kaynaklar:

Marianne Williamson, "Sevgiye dönüş",
Osho, "Affetmek ve Ego"
Halis Şahin, "Kelebekleri Özgürleştirmek"
Seda Diker, "Affetmeyi bilmek, affetmeyi öğrenmek."
"Makro Felsefe", "HumanİST Akademi".
Rinpoche Sogyal "Tibetin yaşam ve ölüm kitabı".
BenSiz "Sır Muhabbetler"
Mevlana "Divan-ı Kebir"
Şemsi tebrizi "Makalat"