Şems-i Tebrizi'nin (Sufilerin) 40 Kuralı

Sufilerin 40 Kuralı
Sufiliğin iç yüzü
Sufiler ne ile uğraşır?
Sufiliğin görünen yüzü
Farklı bir İnsan modeli

Sufilerin 40 Aşk kuralı

Şemsi tebrizinin 40 kuralı

Her badireden ve tecrübeden sonra, hiç bir kitapta yazılı olmayan, sadece can defterime nakşedilmiş kurallara bir yenisini daha ekledim. Bunlara bir ad verdim "Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı". Bu kurallar, benim için tabiat kanunları kadar evrensel, onlar kadar temeldir. Bu kuralların kırkını birden tamama erdirmek, uzun senelerimi aldı. Nicelerini silip silip yeniden yazdım. Şimdi artık eklenecek ne bir virgül kaldı, ne bir nokta. Ne bir harf, ne yeni bir kelime. Artık kırk kural da bittiğine göre, ömrü hayatımın son faslındayım.

Gönlü geniş ve Ruhu gezgin Sufi meşreplilerin kırk kuralı

1. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendimi, öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende çoğunlukla korku ve utanç içindesin. Eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
2. Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.
3. Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manâdır. Sonraki batıni manâ. Üçüncü batınının batınısıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki, tarif etmeye kelimeler kifayetsiz kalır.
4. Kainattaki her zerrede, Allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O'nu görüp ölen de yoktur. Kim O'nu bulursa, sonsuza dek O'nda kalır.
5. Aklın kimyası ile, aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir, adımlarını korka korka atar, "aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: "bırak kendini, koy gitsin." Akıl kolay kolay yıkılmaz, aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte vardır.
6. Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
7. Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat'ı keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.
8. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda o sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredendir.
9. Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
10. Ne yöne gidersen git; doğu, batı, kuzey ya da güney. Çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün. Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.
11. "Ebe" bilir ki, sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
12. Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istesede, istemesede tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp'da değişmeyen yoktur.
13. Şu dünyada, semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda, sahte hacı hoca, şeyh şıh var. Hakiki mürşit, seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir, tutup'da kendisine hayran olmaya değil.
14. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
15. Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire, eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır, çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
16. Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki, kişi bir şeyi, ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki, hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü, yaradılanı sevmeden, ne lâyıkıyla bilebilir, ne lâyıkıyla sevebilirsin.
17. Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil, kalpte olur. Onun dışındaki her leke, ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik, kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
18. Tüm kâinat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen, Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükâfat olarak Yaradan'ı tanır.
19. Başkalarından saygı, ilgi, ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde, dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir
20. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek, beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
21. Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
22. Hakiki Allah Aşığı, bir meyhaneye girdi mi, orası ona namazgâh olur. Ama bekri aynı namazgâha girdi mi, orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.
23. Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte, Sufi daima orta yerdedir.
24. Madem ki insan eşrefi-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.
26. Kainat yekvücut, tek varlıktır. Herkes ve herşey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.
27. Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen, o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir lâf çıkarsa, hayırlı lâf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim'ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün- kırk gece, sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin, herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.
28. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret, gelecek ise, başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi, daima şu an'ın hakikatını yaşar.
29. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip, boyun bükmek, cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını belirler. Güzergah bellidir ama, tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.
30. Hakiki Sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hattâ iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp'da, kimse hakkında tek kelime kötü lâf etmez. Sufi kusur görmez, kusur örter.
31. Hakk'a yakınlaşabilmek için kâdife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan, şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp. Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
32. Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama, kurallarını başkalarını dışlamak, yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama, inancınla büyüklük taslama.
33. Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen bir "hiç" ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan'da, benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.
34. Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan, çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yaşar.
35. Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrı'ya inanmayan kişi ise, içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar, gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
36. Hileden, desiseden (aldatma, entrika, oyun) endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar, o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O'nun bilgisi dışında, yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan.
37. Allah kılı kırk yararak, titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölme zamanı.
38. Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ..diye sormak için, hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an, her nefeste yenilenmeli, yepyeni bir yaşama doğmak için, ölmeden önce ölmeli.
39. Noktalar sürekli değişse'de, "Bütün" aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için, bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini, bir dürüst insan alır. Hem "Bütün" hiç bir zaman bozulmaz, hem de, her şey yerli yerinde merkezinde kalır. Hem de bir günden bir güne, hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için, bir Sufi daha doğar.
40. Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilâhi aşk peşinde mi koşmalıyım, mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi, ya da cismani mi?.. diye sorma. Ayrımlar ayrımları doğurur, Aşk'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındır, ya merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

Kaynak:

Her ne kadar Sufi meşreplilerin 40 kuralı kaynağının direkt Şems-i Tebrizi olarak geçtiği söylense de, Şems’in yazılı eserlerinde bu şekilde bulunmaz. Türk romanının son zamanlardaki önemli isimlerinden Elif Şafak’ın Mart 2009’da yayımladığı Aşk adlı romanı ve odağa aldığı tasavvufi düşünce ekseninde, aşk ve kişisel özgürlük kurgu olarak incelenmiştir. Yazar bu konu ile ilgili olarak İngilizce ve Türkçe bulabildiği kaynakları okuduğunu, Mevlana dönemini araştırdığını, biyografiler okuduğunu (Güvenç, 2009), kendisiyle yapılan birçok söyleşide, on beş yıla yakın bir zamandır tasavvufla ilgilendiğini ve bu ilginin kendi arayışlarının sonucu olduğunu ifade eder. (Cumalıoğlu 2009, Öztürk 2009, Aygündüz, 2009) Elif Şafak'ın "Aşk" isimli Romanında yer alan "gönlü geniş ve Ruhu gezgin Sufi meşreplilerin kırk kuralı" bu bilinç doğrultusunda formule edilmiştir. Ancak bu kurallar, bire bir olmasa da, manâ itibari ile hiç şüphesiz tasavvufi genel kabullerdir.

Sufiliğin İç Yüzü

Gerçek sufi, Allah sevgisi ile safi olmuş, huzur bulmuş kimsedir. Sufiliğin iç yüzü ilâhi aşk, dış yüzü güzel ahlâktır. Arifler sufiliği kısaca böyle tarif etmişlerdir. Bunlardan başkası boştur. Adını bildiğimiz ya da bilmediğimiz birçok ilim dalı var. Bunların her biri konusuna göre kıymet ve önem taşıyor. İlimlerin konuları, aynı zamanda hedeflerini de gösterir. Şunu söylemek mümkün: Bir ilim veya sanat, insanla ve insan hayatıyla ne kadar ilgiliyse o derece kıymetli ve önemlidir.

sufiliğin içyüzü - gerçek sufi

İnsanı ilgilendiren en önemli ilim hangisi olabilir? Hiç şüphesiz, kendi nefsini ve Yüce Rabbi’ni öğreten ilimdir. İnsanın yaradılış gayesi de bu ilimle öğrenilir. Bu özelliği sebebiyle o, ebedi kurtuluş vesilesidir. Tefekkür nazarıyla bakılırsa anlaşılır ki, bütün gökler, yerler ve içindekiler bu ilmi öğretmek için yaratılmıştır. Bütün peygamberlerin, alimlerin, hikmet sahiplerinin öğrettiği ilim de temelde budur. Ona kısaca “marifetullah” denir

Marifetullah, Yüce Allah’ı tanımaktır. Bu tanıma, sırf iman etmekten öte bir iştir. O gerçek bir ilim ve irfandır. Bu ilmin birinci basamağı nefsini tanımaktır. Gerçek manada nefsini tanıyan Rabbini de tanır

Diğer bir açıdan bakıldığında, bir ilim insanı kendi özünden ve Rabbi’nden uzaklaştırıyorsa, dünyası kadar ahiretine de fayda vermiyorsa, bütün hizmeti mide ve şehvete yönelik ise, ona hayırlı ilim denmez.

Sufiler ne ile uğraşır?

Biliyoruz ki, insanın en kıymetli cevheri kalbidir. İnsan terbiyesinde hedef nokta kalptir. Kalbin elde edeceği en büyük ilim marifetullah, en güzel sıfat ise edep ve hayadır. Bütün hayırlı ilimlerin hedefi budur

Kalbin elde edeceği marifetullahın da, edep ve hayanın da yolu tezkiyedir. Tezkiye, manevi temizliktir. Yani kalbin inkâr, şirk, nifak, isyan, gaflet gibi manevi kirlerden temizlenmesidir. Bu temizlik, ilâhi nur ve sevgi ile gerçekleşir. Diğer bütün peygamberler gibi Hz. Peygamber A.S. Efendimiz de bu temizlik için gönderilmiştir (Âl-i İmran/184, Cuma/2). Kur’an’da, ebedi saadet bu temizliğe bağlanmıştır (A’lâ/14-15, Şems/9-10)

Rasulullah A.S. Efendimiz’den sonra, kalbleri ilâhi nur, sevgi ve manevi tasarrufla temizleme görevi, onun gerçek vârislerine verilmiştir. Hz. Peygamber’le insanlığa sunulan ilâhi ilme, marifete, edep ve sevgiye varis olmak, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allahu Tealâ, o nimeti dilediklerine verir. Bu nimet, ilâhi sevgidir, nurdur, feyizdir, edeptir, güzel ahlâktır. Bütün bunlar kalplerin ilacıdır. Kalbinin huzurunu düşünen bir insan, ona midesi kadar önem vermezse, kalbi dertten, nefsi inlemekten kurtulmaz

Kalp temizliğini ve nefis terbiyesini hedefleyen ilme, ahlâk ilmi denir. Tarih boyunca bu ilmin gerçek hakkını “sufi” ismiyle anılan kâmil veliler vermiştir. Onlar bu ilmi sadece açıklamakla kalmamış, aynı zamanda kendi nefislerinde tatbik etmişlerdir. Ayrıca bir terbiye sistemi içinde insanlara da öğretmişlerdir. Bu terbiye sistemine kısaca tasavvuf denir

Tasavvufun ana konusu, batıni fıkıhtır. Batıni fıkıh, insanın iç alemini oluşturan kalp, ruh, nefs ve diğer manevi cevherlerin temizlik, terbiye, terakki ve inkişaflarını hedefleyen manevi, nurani, kalbi bir ilimdir. Zahiri fıkıh vücudumuzun dış azaları ile yapacağı ibadet ve vazifeleri inceleme konusu yaptığı gibi, tasavvuf da kalple ilgili ibadet ve ahlâkları konu edinir. Bundaki hedef kalbin “ihsan” mertebesine ulaşmasıdır

İhsan, kalbin gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınması sonucu "yakin"e ulaşmasıdır. Yakin, kalbin Cenab-ı Hakk’ı görüyor gibi bir şuur ve hassasiyete sahip olmasıdır. Bu hal, her mümin için bir hedeftir. Herkes ona davet edilmiştir. Rasulullah A.S. Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi din; iman, islâm ve ihsandan oluşmaktadır (Buharî, Müslim). Yani din imanla başlamakta, ibadetlerle olgunlaşmakta, ihsanla kemale ermektedir

Tasavvufta kalbin terbiyesi ve ihsan halinin bulunması üç safhada gerçekleşir. Birinci safha manevi kirlerden temizlik, ikinci safha yüksek ahlâklarla güzellik, üçüncü safha ilâhi huzurda kabul ve Yüce Allah ile beraberliktir. Bundan sonrası huzur makamıdır. Arifler bu hali “kurbiyyet” olarak tarif eder, gerçek manada “Sufi” kelimesini bu sıfatı elde etmiş kâmil insan için kullanırlar. (Sühreverdî, Avarifü’l-Mearif)

Kur’an ve Sünnet’in hizmetçisi olan tasavvufun hedefe aldığı ilim budur. Gerçek sufi, Allah sevgisi ile safi olmuş, huzur bulmuş kimsedir. Sufiliğin iç yüzü ilâhi aşk, dış yüzü güzel ahlâktır. Arifler sufiliği kısaca böyle tarif etmişlerdir, bunlardan başkası boştur. Hakiki sufi Allah ve Rasulü’nün dostudur, Onun görevi isteyenlere bu dostluğu öğretmektir. Sufi kimdir, sufilik nedir diye merak edenlere, işin başındaki arifler şöyle derler: “Gel, gir, gör, tat ve anla.”

Bu yola ilâhi sevgi ile gelip, kendi isteği ile girenlere mürid denir. Onun güzelliğini görenlere, tadını alanlara, hedefine ulaşıp ne olduğunu anlayanlara sufi denir. Sufi, Kur’an’da veli, muttaki, muhsin, sıddık, sadık, sıfatları ile tanıtılan kâmil insandır. Kâmil insan, herkese ait bir kıymet, insanlığın istifadesine sunulmuş bir cevherdir.

Sufiliğin görünen yüzü

Sufilik Allah’a dost olma yoludur. Bu yola girenlerin Allah rızasından başka bir hedefi olamaz. Varsa, onlara sufi denmez. Sufi ve tasavvuf kelimelerini Kur’an ve Sünnet’te bulamadım diyerek, bu güzel terbiye yolunu inkâra kalkanlar da, biraz insaflı olmalıdır. Çünkü Kur’an, içinde kelime manâlarını arayacağımız bir lugat, veya ansiklopedi değildir. O, baştan sona bir hidayet ve ahlâk kitabıdır. Kur’an, şahıs veya grupların isimlerini değil, sıfatlarını anlatır. Sıfatı Allah dostlarının sıfatlarına uyanlar, dünyada hangi isimle çağrılırsa çağrılsın, ahirette “Ey Allah’ı sevenler, sevdiğinizin huzuruna gelin!” diye çağrılacakladır. Sıfatı kâfir veya münafıkların sıfatına uyanlar da, dünyada hangi forslu ve itibarlı ismi taşırsa taşısın, ahirette onlarla beraber olacaktır

Büyük veli Hucvirî K.S., Keşfu’l-Mahcub adlı kitabında bu konuda şu çarpıcı tesbiti yapar: “Eğer tasavvufu inkâr edenler, sadece bu ismin Kur’an’da bulunmadığını ve onun için bu kelimeyi kabul etmediklerin söylüyorlarsa, buna bir şey denmez, bu olabilir. Fakat, tasavvufun içerdiği manâ ve ahlâkı inkâr ederlerse, o zaman Hz. Peygamber A.S.’ın getirdiği dinin tamamını ve onun bütün güzel ahlâklarını inkâr etmiş olurlar.”

Bu sözün manâsı şudur: Gerçek sufi, Allah’ın dostudur. O, dini bütün emirlerini ihlâsla yaşayan bir kimsedir, Sufi, içi ve dışıyla Allah’a teslim, Hz, Peygamber A.S.’a tabi olmuştur. Onu inkâr eden tehlikeye girer. Gerçek velilerle, kendisine veli süsü veren delileri, birbirinden ayırmak gerekir. Her devirde adı sufi, sıfatı sahtekâr olan kimseler çıkmıştır. Aynı şekilde, her kesimden dini dünyaya alet eden, sözünün tersine giden, dine mümin olmayandan daha çok zarar veren müslümanlar da mevcuttur. Onların hesabını ahirette Allah görecektir. Onlar bu dini temsil etmiyorlar. Tevbe ederlerse ne güzel; etmiyorlarsa onlardan uzak durmak farzdır

Herkes hangi makama çıktığını değil, hangi güzel ahlâka ulaştığını merak etmelidir. Çıkılacak en şerefli makam, ihlâsla yaşanacak güzel ahlâktır. Bütün terbiye çeşitleri bunun içindir. Ben nasıl bir sufiyim diye merak edenlere, büyük arif Ebu Bekir el-Kettanî K.S. şu cevabı veriyor: “Yüce Allah’a ve halka karşı nasıl davrandığına bak.” Ve ekliyor: “Tasavvuf baştan sona güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkı senden güzel olan kimse, tasavvuf yolunda da senden ileridedir.” (Kuşeyrî, Risale)

Farklı bir İnsan modeli

Günümüzde, dünyanın her yerinde insanlık farklı bir insan modelini arıyor. Çünkü kimse halden memnun değil. Birçok insanın da gönlü kendisine sıkıntı veriyor. Bunun için yüzüne bakınca, kalbini rahatlatacak bir dost arıyor. Maddeyi baş üstüne koyanlar bile, kendileri gibi keyfine kul, malına köle, menfaatına düşkün, şehvetine esir insanları görmekten keyif duymuyor. Herkes birinin, başka bir insanın hasretini çekiyor. Gençler, kendilerini ve sevgilerini zayi olmaktan kurtaracak, şefkatle ellerinden tutacak, sevgiyle kalplerine girecek, hiçbir zaman kendilerine ihanet etmeyecek, gerçek bir dost ile tanışmak istiyor

Tüccarlar, özü sağlam, sözü senet, kendisi mert birisini arıyor. Zenginler, mal için şerefini satmayan, elindeki servetle şımarmayan, sahip olduğu makamı kibir için değil, hizmet için kullanan, kalbi hür, gönlü zengin, gözü tok, sözü doğru bir insanı soruyor

Fakirler, kendilerini görünce, yüzü gülen, dertlerini dinlerken, huzur bulan, kendilerini kendinden bir parça sayan ve onlarla malını paylaşan bir cömerdi özlüyor

Cahiller, hali sözünü yalanlamayan, kalbi geniş, dili tatlı, yüzü yumuşak, ahlâkı güzel, kusurları yüze vurmayan, kendisini adam yerine koyan birisini bekliyor

Alimler, edebi ilminden fazla, herkese karşı samimi ve mütevazi, söylenen söze kulak veren, nefsini değil, hakkı savunan, kusurunu söyleyene teşekkür ve hayır dua eden, muhatabını incitmeden uyaran, riya ve kibirden uzak, ihlâsının nuru yüzünde parlayan bir arifin özlemini çekiyor

Gerçekten bu devir, insanlığın yüz akı olacak Allah dostlarına hasret. Belki bir asırdır, veli, sufi, hak aşığı, Allah dostu deyince, çoğunluğun aklına türbelerde yatan, tarihe mâl olmuş insanlar gelmekte. Bugün tasavvufu sevenler de, yerenler de, karşılarında gerçek bir sufiyi görememenin sıkıntısı içindeler. Onu bir görseler ve gönlüne girseler, kesinlikle sıkıntıları ortadan kalkacak

Acaba bu yolun hiç yolcusu kalmadı mı? Gerçekten, yeryüzünde Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed A.S.’ı hayatıyla temsil eden, mihrabın ve namazın hakkını veren, ihlâsla kulluk eden, gerçek zikri çeken, malını ve canını Allah’a kurban eden, sadıklar ve aşıklar tükendi mi?

Cevap tahmin ettiğiniz gibi: Hayır tükenmedi. Çünkü bu din Yüce Allah’ın koruması altındadır. Din kitaplarda yazılarak değil, gönüllerde tadılarak, hayat ile yaşanarak korunacaktır. Rasulullah A.S. Efendimiz, kıyamete kadar yeryüzünde şan ve şerefle gerçek kulluğu yapacak, ve insanlığın yüz akı olacak, bir grubun hiç eksik olmayacağını müjdelemiştir. (Buharî, Müslim, Tirmizî) Gerçi onlar azdır, ancak çok kıymetlidir. Rasulullah A.S., bu dinin garip geldiğini ve garip olarak gideceğini üzülerek haber vermiştir. Fakat sözlerini şu müjde ile bitirmiştir: “O günkü gariplere ne mutlu!” (Müslim, Tirmizî, İbnu Mace)

Bu mutlu gruptan olmak için can atmalıdır. Elbette her müslüman bu gruptan olmak ister. Ancak iş, bu davayı ilme ve edebe göre temsil etmeye gelince, o noktada çoklarımız davayı kaybetmektedir. Güzel ahlâkı temsil etmekte, sufiliğe adım atanlar, en önde gitmelidir. Çünkü onların diğer kesimlere göre birçok avantajı vardır

Sufi, zaten hedef olarak güzel kulluğu seçmiş insandır. Onun dünyada tek hedefi, Yüce Allah’ın rızasıdır. Sufi bu yolda yalnız da değildir. Önünde kâmil bir mürşidi, güzel bir rehberi vardır. Yanında, Allah yolunda el ele verdiği kardeşleri mevcuttur. Hepsi birbirlerini dua ve sevgi ile desteklemektedir. Ayrıca üzerlerinde önceki silsilenin bereketi ve büyük velilerin duası vardır. Artık bu sufiler gerçekten nasıl olmaları gerekiyorsa, öyle olmalıdır. Çünkü bütün insanlar onları beklemektedir. Ayrıca Allahu Tealâ ve Rasulü A.S. onları seyretmektedir. Yerlerin ve göklerin taşımaktan çekindiği bu büyük davayı, Allah rızası için taşıyanların gözü aydın olsun.

Kaynak:

semerkanddergisi.com