Sahip olmak - Var olmak

Mala, mülke, şöhrete, bilgiye sahip olmak

sahip olmak ve varolmak

Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye "sahip olmak" demek, onları ele geçirmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak anlamına gelir. Ama bu maddesel sahip oluşların sonu gelmez. Hiç bir zaman yeterince şeye sahip olunmayacak, hep daha fazlası istenecektir, çünkü maddesel ve elle tutulan şeyler, aldatıcı ve geçicidir. Bu nedenle "sahip olmak" tutkusundaki insanlar, hep kendilerinden fazla şeye sahip olanları kıskanma eğiliminde olacak, az şeye sahip olanlardan, kendi mallarına göz dikecekleri endişesi ile çekinecektir. "Olmak", ya da "varolmak" ise, "sahip olma"nın tam karşıtıdır. Hiç bir şeyi elde etmeye, kendine mal etmeye ve ona egemen olmaya çalışmaz. Böyle davranan bir insan, dışsal ve maddesel olan şeylere bağlanmaksızın, kendini geliştirip, evrimleşmeye çalışır, insanlık bilinci ile diğer insanları sevmek, onlarla bir olmak arzusunu taşır. “Sahip olmak” ilkesine göre kurulmuş düzen, insanları mutlu etmekten, onları doğru yöne yöneltip, evrimleşmelerini sağlamaktan uzaktır. Sorunun çözümü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır, insanın huzurlu bir hayat yaşayabilmesi için “sahip olmak” ilkesinden “olmak” ilkesine geçmesi gerekir.

Toplumlarda egemen olan genel kanı, endüstrileşme hızla ilerledikçe, toplumun tüm bireylerine özgürlüğün yayılacağı yolundaydı. Sınırsız üretim, mutlak özgürlük ve kısıtlanmamış mutluluk üçlemesi, yeni gelişimin temelini oluşturuyordu.

İnsanların güçlerine güç katan mekanik buluşlar, makinalar, sonra nükleer enerjiler ve insan zihninin yerini giderek bilgisayarlara bırakması, endüstriyel gelişimin, sınırsız üretim ve sınırsız tüketimi sağlayacağı yolundaki inancın güçlenmesine yol açmıştı. İnsanlar, tekniğin aracılığı ile "çok güçlü", bilimin aracılığı ile de "her şeyi bilen" olacaklarını sanmaya başlamıştır.

Vadedilen neden gerçekleşmedi?

Endüstri çağının vaatlerinin neden hayata geçirilmediğini, öncelikle endüstrileşme hareketi içinde vukuu bulan ekonomik çelişkilerde aramak gerekir. Bunun yanı sıra, sistemin kendisinden doğan iki psikolojik kaynağı bulunmaktadır:

Yaşam amacının, her türlü ihtiyacın tatmin edilmesi olduğunu savunan teori, ilk kez 17. ve 18. yüzyıl filozofları tarafından ele alınmıştır. O dönemde tüm bağlarından, hatta sevgi ve dayanışmadan sıyrılan insanlar, her şeyi kendi çıkarları açısından değerlendirmeye başlamış, bunun kendilerinden çok şeyler alıp gittiğini fark etmeksizin, varlıklarının arttığına inanmışlardır.

İnsan doğasını inceleyen ve teorilerinde bu gerçeği baz alan düşünürler, radikal hedonizmin "iyi yaşam"a götüren yol olmadığı konusunda hemfikir olmuşlardır. Nitekim çeşitli endişeler altında, dengesiz ve bağımlı insanlar, önce bütün çabalarıyla kendilerine boş zaman ayırmaya çalışır, sonra da bu zamanı öldürebildikleri oranda sevinç duyarlar. Ne acı bir çelişki!

Bencillik, bir davranış biçimi olmakla kalmaz, aynı zamanda kişinin karakterinin bir bölümü olarak da ortaya çıkar. Paylaşmak yerine, sahip olmak kişiye haz verir. Sahip olmak, tek hedef olunca, insan giderek daha açgözlü ve ihtiras sahibi olur. Çünkü ne kadar çok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağı yanılgısına düşer. Böylelikle herkese karşı bir düşmanlık beslemeye başlar.

"Sahip olma" ile "Olmak" arasındaki ayrım

Sağlıklı insan aklı için, "sahip olmak" ile "olmak" arasındaki ayrım, insan yaşamının normal bir fonksiyonu gibi algılanır. Yaşayabilmek için, bazı şeylere sahip olmamız gerektiğini düşünürüz. Ancak Antropoloji ve psikanaliz bilimlerinin deneysel bulguları, "sahip olmak" ile "olma"nın, insan yaşantılarının temel iki öğesi olduğunu ve bu iki farklı tutumdan biri, ya da ötekinin üstünlüğünün, bireyler arasındaki karakter farklılıklarının kaynağını oluşturduğunu göstermektedir. Ama bu farkı, batı ve doğu düşüncesi arasındaki farklılık ile özdeşleştirmek yanlış olur. Bu fark daha çok, insan odaklı toplumlar ile, temel amacı maddeler olan toplumlar arasındaki farklılıkla benzeşir.

Sahip olmak eğilimi, yaşamlarının ana konuları olan para kazanma hırsı, şöhret ve yönetim gücüne erişmek, daha çok batı toplumlarına özgüdür. Batı dillerinde son yüzyıllarda görülen eylem sözcüklerinin azalıp, isim sözcüklerinin artması eğilimi, konuşulan dillerde, "olmak"tan "sahip olmaya" doğru bir gidişin de habercisidir.

Georg Simmel’in belirttiği gibi, olma’nın bir değişimi belirtmesine, ya da olgunlaşmakla eş anlamlı olarak anlaşılmasına, batı düşüncesinin iki dev isminde, Heraklit ve Hegel’de rastlarız. Canlı olan varlıklar olgunlaştıkları zaman "olmak"tadır, ancak değişebildikleri sürece var olurlar. Yaşamın ateşli bir savunucusu ve insanın mekanize edilmesi ile parçalara ayrılmasına karşı olan Goethe, bir çok şiirinde "olmak" konusunu işlemiş, "sahip olmak" tavrına karşı tutum almıştır. Çünkü gelişme ve değişme, yaşam sürecine sıkı sıkıya bağlı iki temel ilkedir.

"Sahip olmak" tavrındaki kişi, sahip olduğu şeylere güvenir. "Olmak" ilkesine göre davranan kişi ise, varoluş ve yaşam bilinci içinde davranır. Kendini bırakmak ve cevap vermek cesaretini gösterdiğinde, yeni bir şeyler doğacağını bilir.

Sahip olma davranışına yönelten şey

"Sahip Olmak" güdüsünün temelinde bulunan amaç, olumlu anlamda, kazanç sağlamak ve bağımsız kalmayı amaçlayan "bireycilik", olumsuz anlamda da, tüm enerjisini kendi başarısı uğruna kullanmak, hatta görevi haline getirmek özelliği olarak açıklanabilir. Bu anlamda sahip olma duygusunun en önemli nesnesi, kişinin kendi ben’idir.

Ben'liğimizin çeşitli özellikleri - belirtileri şöyle sıralanabilir; bedenimiz, adımız, sosyal statümüz, bilgimiz, sahip olduğumuz şeyler. Ayrıca kendimizi nasıl görmek istediğimiz ve dışa yansıtmak istediğimiz şeklindedir. Buradaki en önemli olgu ise, benliğin olumlu içeriğine bakılmaksızın, onu sahip olduğumuz bir "mal" gibi, illüzyonik bir temele oturtmamızdır.

Mülkiyete olan bağlılık, 1. dünya savaşından sonraki on yıl içersinde ortadan kalkmış gibiydi. Önceleri "eski güzeldir" sloganı ile herkes, sahip olduğu şeyleri saklamak, onlara bakmak ve kullanabildiği kadar kullanmak tutumundayken, savaş sonrasında bu anlayış, gitgide "atmak için satın almak" haline dönüşmüştür. Nitekim günün moda düşüncesi, "kullan, tüket ve at" biçimindedir. Otomobil, elbise veya teknik bir araç, satın alındıktan bir süre sonra, piyasadaki daha yeni modellere sahip olmak tutkusu ile, eskisinden vazgeçilir, yenisi alınır.

"Yeni olan güzeldir" anlayışı; para kazanmak, satın almak, sahip olmak, kullanmak ve kaldırıp atmak, çağdaş yaşam düşüncesini belirleyen en önemli etken haline gelmiştir. Günümüzde kişi, ilişkide olduğu insanlara karşı da, sahip olma eğilimi ile kendisini gösterir. Doktordan, dişçiden, avukattan ve işçiden bahsederken, "benim doktorum", "benim dişçim", "benim avukatım" ve "benim işçim" demektedir.

İnsanlar dışında eşyalar, hatta duygulardan konuşulurken bile, onlar da bir mülkiyet kapsamı içinde anlatılır. "Benim hastalığım", "benim ameliyatım", "benim ilaçlarım" derken, kişilerin yaşadıkları olayları, sahip oldukları şeylermiş gibi ele aldıkları, görülür.

Sahip olma güdüsünün yapısı

İnsanların "sahip olma" biçiminde davranışlarının asıl nedeni, özel mülkiyet kavramının karakterinde gizlidir. Bu tür davranışta hak olarak görülen şey, sahip olunmuş şeyleri korumak, kendisine ait kılmaktır. Elde olanı tutmak eğilimindeki bu güdü, diğer bütün isteklerin önüne geçer, sahip olmanın yararlı şekilde kullanılmasını dahi engeller. Bu davranış, "ihtiras" ya da "açgözlülük"le eşanlamlıdır. Egemenliği altındaki herşeyi, ölü ve cansız nesnelere dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

İnsan her şeye sahip gibi gözükse de, gerçekte hiçbir şeye sahip olamaz. Çünkü bir nesneye sahip olmak, saklamak ya da onu denetlemek, yaşam sürecinin belirli ve kısa alanlarına kısıtlıdır. Sahip olmak ilkesinde, kişi ile sahip olduğu şeyler arasında canlı bir ilişki yoktur. Hem kişi, hem de o şeyler, sadece birer nesnedir. Kişi, o şeyleri kendi denetimi altına alma imkanını bulduğu için, o şeylere sahip olduğunu sanır, ama bunun tersi bir ilişki de ortaya çıkabilir. Kişinin olabildiğince çok şeyler elde etme tukusu ile, nesneler kişilere bağlı olmaktan çıkıp, onları denetler duruma girebilir.

Bilhassa yetişkin insanlar, kendi içlerinden gelen gerçek arzularını terk etmeye zorlanıp, toplum içersinde kabul görmüş düşünce ve duyguların uygun davranış kalıplarına sokulmak istenir. Toplumun ve onun psiko-sosyal bir temsilcisi olan ailenin, aşmak zorunda olduğu soru şudur: "Bir insanın doğal isteklerini, ona fark ettirmeden nasıl kırar ve isteğimiz yönünde değiştirebiliriz?" Bu sorun, karmaşık bir ideoloji sistemi içinde yer alan armağanlar ve cezalar düzeni aracılığı ile çözümlenmektedir. Öylesine ki, bir çok insan kendi istekleri doğrultusunda davrandığını sanırken, aslında bu isteklerin çoktan saptırılıp, yönlendirilmiş olduğunun farkında bile değildir.

Özgürlük, bir istediğini yapma, ya da keyfince davranma eylemi değildir. Her tür gibi, insanın da kendine özgü bir yapısı vardır ve gelişimini bu yapı çerçevesinde sürdürmesi gerekir. Özgürlük deyince, insanın varoluşuyla birlikte getirdiği kendi öz yapısına uygun biçimde gelişme imkanlarına sahip olmasıdır. Bu anlayış, insanın kendine uygun gelişim koşullarını sağlayan yasalara uyumunu ve itaatini gerektirir.

Sahip olmak güdüsünü destekleyen en önemli faktörlerden birisi, konuşulan dildir. Her insanın bir adı vardır ve bu ad bizde, o insanın ölümsüz olduğu hayalini uyandırır. Ad, insanla eşdeğer olmuştur, insanı bir yaşam süreci gibi değil de, gözümüzde kalıcı ve değişmez bir şey olarak canlandırır. Sahip olmak ihtiyacını destekleyen diğer bir etken de, biyolojik kökenli istek olan, yaşamda kalmak arzusudur.

Bedenimiz, ruhsal durumumuzdan bağımsız olarak, ölümsüz olma arzusuyla ilgilenir. Ama gözlemler sonucu ölümün kaçınılmaz olduğu ortadadır. Bu nedenle insan, ölümsüzlük imajını yaratacak bazı semboller ve değerler arayarak, bir çözüm bulma çabasına yönelir. Kendimi sahip olduğum şeylerden oluşan bir bütünlük olarak kabul edersem, onların yok olmazlığı, benim ölümsüzlüğümü sağlayacaktır, umudunu taşır.

Otorite uygulaması

"Sahip olmak" ile "olmak" arasındaki farklılığın kesin çizgilerle ortaya çıktığı başka konu da, otorite uygulamasıdır. Buradaki incelik, bir insanın otoriteye sahip olması ile, otoriter olması arasındaki farkta gizlidir.

Hemen herkes, yaşamının bir döneminde otoritelik uygulamıştır. Çocuğunu yetiştiren insan, onu tehlikelerden koruyabilmek, bazı durumlarda nasıl davranılması gerektiğini öğretebilmek için, istese de istemese de, otoriter olmak zorundadır. Ataerkil (Baba, ya da ailenin en yaşlı erkeğince yönetilen bir aile biçimi) toplumlarda çoğu erkek için, karıları da bir otorite uygulama nesnesidir. Bürokratik ve hiyerarşik toplumlarda ise, en alttaki sınıf dışında, çoğu kişi belli bir otorite sahibidir.

"Olmak" ilkesine dayanan bir otorite ise, bazı toplumsal temel görevleri yerine getirirken, diğer insanların kişiliklerine de önem verir. Kendisiyle bütünleşme gerçekleştirmiş olan bu otoritenin çevresine yayacağı etki, tehdide ve emir vermeye bağlı değildir. Onun gelişmiş kişiliği, bir şeyler söylemesine dahi gerek kalmaksızın, insanlar tarafından kabul görecektir. Diğer taraftan yetkiye dayanarak elde edilen otorite, ciddi sorunlara yol açabilir. Yönetici, her konuda aynı ölçüde bilgi sahibi ve uzman olamaz. Savaşlarda başarılı olan, ama barışta ülkesini yönetmekte zorluk çeken devlet adamlarına, tarihte çok rastlanmıştır. Ya da siyasi kariyerinin ilk başlangıcında namuslu ve cesur olan bir politikacının, yönetime gelince, bu özelliklerini yitirdiği çok görülmüştür.

Yetkiyi veren özelliklerin önemini yitirmesi, büyük ve hiyerarşik toplumlarda otoritenin yabancılaşmasına yol açmaktadır. Böylece yetki, bazı üstün değerler taşımak yerine, üniforma ya da ünvana geçmektedir. Eğer otorite, doğru üniformaya bürünmüş ve ona uygun ünvanı taşıyorsa, başka değerlere ve kaliteye gerek kalmaz.

Filozofik açıdan okuma ve konuşma

Okuma sırasında "neyin" okunduğu, oldukça önemlidir. Ucuz ve sanattan uzak bir roman okumak, bir hayal görmekten farklı değildir. Bu tarzda bir kitap, okurda hiçbir üretici tepki doğurmaz. Tıpkı boş bir televizyon programı seyrederken, düşünülmeden atıştırılan çerezler gibi, bu roman öylesine "yutulur". Ama örneğin Balzac’ın bir romanını, üretici olarak, içsel bir katılma ile, yani "olmak" ilkesini harekete geçirerek okuruz. Ancak çoğu kez böyle değerli romanlar bile, tüketim toplumlarında, "sahip olmak" yönlenişi ile okunmaktadır.

Felsefi ve tarihsel yapıtlar için de, aynı ayrım geçerlidir, böyle bir kitap nasıl okunduğu (ya da okunamadığı), alınan eğitim ve yetiştirilmenin bir sonucudur. Okullar öğrenciye, "kültürel nesnelerin" belirli bir görüntüsünü vermek çabasındadır. Yıl sonunda öğrencinin bu verilenden hiç değilse bir şeyler edindiğini kanıtlaması istenir. Bu nedenle öğrenciye, yazarın ana fikrini ve anlatmak istediği şeylerin bir özetini çıkarabilecek biçimde okuması öğretilir.

Konuşma sırasında ise kişi, kendine zihinsel bir değer biçer ve bunları dinleyicilerine sunar. Ustalıkla yapıldığında, bu konuşma ile karşısındaki kişileri etkilemesi kolay olur. Ancak, başarı, onun yeteneğine bağlı olduğu gibi, dinleyicinin de yeteneksizliğine bağlı olabilir.

Bilmek ve anlayış

Bir "bilgiye sahip olmak", ya da kullanılabilir enformasyon kazanılması, bunun mülkiyetinin, o kişinin elinde olması anlamına gelir. Bilmek, yada anlamak ise, fonksiyoneldir ve üretici düşünce sürecinin bir parçasıdır. Bilmek, yüzeyden köklere inerek, nedenleri araştırmak, tüm açıklığı ile gerçeği "görmek" demektir. Ayrıca bilmek/anlamak, sürekli araştırarak, gerçeğe biraz daha fazla yaklaşma çabasıdır.

Bilgeler, daima insanları uyanmaya ve maddelere sahip olmanın mutluluk getireceği hayalinden kurtulmaya çağırmıştır. Aynı şekilde Peygamberler, putların kendi elleriyle yarattıkları oyuncaklardan başka bir şey olmadıklarını halklarına anlatmaya çalışmışlardır. İsa Peygamber: "Gerçek sizi özgür kılacaktır" demiş, Meister Eckhart ise, bilgiyi şöyle tanımlamıştır: "Bilgi belirli bir düşünce değildir, bilgi tüm engelleri aşıp, tüm ilgi ve istekleri yok edip, çıplak ve açık biçimde Tanrı’ya koşmak, ona ulaşıp, bir olmaya çalışmaktır." Freud ise, "insanın kendini tanıyabilmesinin tek yolunun, hayalleri ortadan kaldırıp, bilinç altında gizlenen ve oradan davranışları belirleyen gerçeklerin farkında "olmak" olduğunu söylemiştir.

İnanç

Kullanılış biçimine göre kişisel inançlar, ikiye ayrılırlar: "Sahip olmak" ilkesinde inanç, akılcı bir kanıtı bulunamayan şeyler konusunda bir çözüme sahip olmaktır. Kişi bu durumda başkaları tarafından dile getirilmiş bazı klişeleri, kendi inancıymış gibi benimser. Böylesi bir inanç, büyük bir gruba girebilmek için satın alınan bir bilet gibidir. Hem bu yolla kişi, kendi başına düşünmek ve karar vermek gibi görevlerden de paçayı kurtarmış olur.

"Sahip olmak" kökenli inanç, kişiye bir güven duygusu verir. Bu inancı yayan ve koruyan kişilerin güçleri sarsılmaz gibi görüldüğü için, bireyler bu inanca sahip çıkmakla, en doğru ve şaşmaz gerçeğe vardıklarını sanırlar. Bağımsızlıklarını feda ederek, güvenilir bir inanca sahip olmak, çok kişi için bulunmaz bir nimettir. Ancak böylesi bir inanç, yaşama bir anlam bulmak isteyen, ama bunu kendi başına aramak cesaretini gösteremeyen için, bir koltuk değneğinden öteye geçemez.

"Olmak" ilkesi açısından baktığımızda, inanca çok başka anlamlar verildiğini görürüz. Önce şu soruları sormakta yarar var: İnsan inançsız yaşayabilir mi? Bizler önce kendimize, sonra çevremizdekilere ve giderek birlikte yaşadığımız her insana inanmak zorunda değil miyiz? Yaşamın kurallarına inanmadan varolabilir miyiz? Cevapların evet olması halinde, ortaya çıkan şey, inancı olmayan bir insanın umutsuz, yalnız, korku içinde olacağıdır.

"Olmak" kökenli bir inanç, ilk aşamada önceden belirlenmiş bazı fikirlere inanmak yerine, bir içsel yönlenme biçimi, ya da ortaya bir davranış, bir tavır koymak anlamına gelir. "İnancım var" demek yerine "inanç içindeyim" demek daha doğru olacaktır.

İbranice’de, "inanç" sözcüğünün karşılığı "emin olmak" anlamına gelen "emuna"dır. "Amen" ise "eminim ki" (hiç şüphesiz) anlamındadır. Emin olabilmesi için, kişinin önce, karşısındaki insanı iyi tanıması, sonra da sevgi ile, içsel bütünlük deneyimini yaşamış olması gerekmektedir. Karşımızdaki bir insana güvenebilmek, ondan emin olabilmek, kendi ben’imizi olayın dışında tutup, tutamamamıza bağlıdır. Bu insana olan güvenimiz bir takım verilere dayandığı için, akılcıdır. Ancak bu verileri geleneksel pozitivist psikolojinin yöntemleri ile saptamak, hele kanıtlamak mümkün değildir. O verileri ancak kişi kendisi, kendi bütünlüğü ve canlılığı içinde sınıflayıp, kullanabilir.

Sevmek - evlenmek

"Sahip olmak" ve "olmak" açılarından bakınca, sevmenin de ikili bir anlamı olduğunu görüyoruz. Sevgiye sahip olunabilir mi? Eğer bu olabilseydi, sevginin maddesel bir biçim alması ve onu alıp, saklamanın mümkün olması gerekirdi. Ama sevgi böyle bir "şey" değildir, sevgi bir soyutlamadır. Sevmek, yaratıcı bir etkinliktir. Bir insana, ya da bir şeye ilgi duymayı, onu tanımak istemeyi, onu anlamayı, doğrulamayı ve onun yanındayken sevinç duyabilmeyi doğurur. Sevmek, sevilen insanı, ya da bir şeyi canlandırmak, onun yaşam duygusunu arttırmak anlamına gelir. Aynı zamanda, kişinin kendisini de canlandıran, yenileyen ve hareketlendiren bir güçtür.

Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini ve sevememeyi gizlemek için kullanılan bir maskeden ibarettir. Geleneksel ve toplumsal göreneklere dayalı evliliklere bakacak olursak, birbirini gerçekten seven çiftlerin azınlıkta olduğunu hemen görürüz. Toplumsal görev duygusu, gelenekler, karşılıklı ekonomik çıkarlar, çocuklara olan ortak ilgi, karşılıklı bağımlılık, ya da korku, bazen birbirlerine duyulan nefret, genellikle "sevgi" olarak yaşanmaktadır. Eşlerden birinin, ya da her ikisinin birbirlerini hiç sevmediklerini, belki de hiç sevmemiş olduklarını anlayana dek, bu böyle sürüp gidebilir.

"Aşık olma"nın, nasıl olup da "aşka sahip olmak" yanılgısına dönüştüğünü, herhangi iki sevgilinin gelişimlerine bakarak izleyebiliriz. Aşkın ilk dönemlerinde, her iki taraf da, diğerinden emin olamadığı için dikkatlidir, öbürünün kalbini kazanmaya çalışır. Canlı, hareketli, ilgi çekici ve bu canlılıkları yüzlerine yansıdığı için de güzel olurlar. İkisi de birbirlerine sahip olmadıklarından, enerjilerini olmaya, yani vermeye ve karşı tarafı canlandırmaya yöneltmişlerdir. Ancak bu durum, çoğu kez evlilikten sonra değişiverir.

Evlilik sözleşmesiyle eşler birbirlerinin bedenleri, duyguları ve ilgi alanları üzerinde hak sahibi olurlar. Artık kazanılması gereken kimse kalmamıştır. Çünkü sevgi sahip olunabilecek bir nesne, bir mülkiyet haline gelmiştir. İki taraf da, sevgiye değer olmaya, sevgiyi canlandırmaya çaba gösterme eğiliminden vazgeçince, her şey can sıkıcı olmaya başlar ve güzellikler ortadan kalkar. Hayal kırıklığına uğrayan eşler, çaresiz kalır. Acaba "başlangıçta bir hata mı yaptık?.. diye kendileri sorgulamaya başlarlar. Yoksa karşımızdakini tanıyamamış mıydık? Veya ben mi değiştim?" gibi sorular soran eşler, genellikle karşı tarafı suçluyarak, kendilerini aldatılmış hissederler. Anlayamadıkları şey, artık ilk zamanlardaki gibi, birbirlerini seven insanlar olmadıklarıdır.

İşte bir kez bu düzeye gelince, çiftler yeniden sevebilmeyi denemek yerine, sahip oldukları ortak şeylere yönelirler. Para, toplumsal yer, ev, çocuklar gibi konular sevginin yerini alır. Sevgi ile başlayan bir evlilik, böylece çoğu kez, dostane bir mülkiyet ortaklığına dönüşür. İçine kapalı, bencil ve birbirinden kopuk iki kişinin bu beraberliğine de "aile" denir.

Yukarıdaki açıklamalara rağmen, birbirlerini seven iki insan için en iyi çözüm, evliliktir. Çünkü asıl sorun evlilik kuruluşu değil, evlenen kişilerin karakter yapıları ile, içinde yaşanılan toplumsal kurallar ve değer yargılarıdır.

Meister Eckhart’da göre sahip olma

Meister Eckhart'a göre içsel fakirlik: Hiçbir şey istememektir. Hiçbir şey istemeyen bir insan denilince, aklımıza, inzivaya çekilmiş birisi gelir. Ama Eckhart bunu kastetmez. Hiçbir şey istememeyi, çile çekmek olarak anlayanlara karşı olan Eckhart, böyle düşünenleri, benliklerine bağlı kişiler olarak tanımlar: "Dış görünüş olarak dindar sayılanlar, içsel olarak Tanrısal gerçekliğin öz anlamını kavrayamamış insanlardır" der.

İnsan bildiklerine sıkıca tutunup, onlara ihtirasla sarılması doğru değildir. Bilgi, hiçbir zaman, bizi kendisine köle kılacak bir dogma haline çevrilmemelidir. İşte bu tür davranışlar "sahip olmak" ilkesinin özellikleridir. "Olmak" kökenli bir davranış biçimi, bilgiye başka türlü bakar. Bu açıdan bilgi, araştırıcı bir düşünce süreci olup, bitmeyi, sona ermeyi istemeyen bir eylemdir. Tutkulardan, eşyalardan, kendi benliğimizden, bağlılıktan kurtulmak, üretici ve sevecen "olma"nın ilk koşuludur. Eckhart’a göre, bizlerin insan olarak tek amacımız, ben’e (ego'ya) bağlı olmak baskısından kurtulmak, yani "sahip olmak" ilkesinden sıyrılıp, "olma" ilkesine yönelmektir.

Eckhart "olmak" kavramını, birbirlerine yakın iki ayrı anlamda da kullanır. Dar ve psikolojik anlamıyla "olmak", insanların ne yaptıkları değil, daha çok ne oldukları ile ilgilidir. Yaşamın ağırlığı, "iyi olmak" üzerinde toplanmalıdır, ne yapıldığı, ya da ne kadar çok yapıldığı üzerinde değil. Eckhart’ın bu konudaki düşüncesini en iyi açıklayıcı sözü: "Yapmak hangi temeller üzerine oturtulmuşsa, onun izlerini taşır. Ruhumuzun sesinde bizi harekete geçiren ve karakterimizi yönlendiren - "olmay"ı belirleyen gerçek, en canlı davranış türüdür.

Eckhart’ın "olmak" kavramına ikinci yaklaşımı, daha derin ve daha kapsamlıdır. Bu anlayışa göre, "olmak" deyince, akla; yaşam, canlılık, doğum, yenilenme, akmak, dışa taşmak, verimlilik, etkinlik gibi şeyler gelir. Böyle anlaşıldığında, "olmak", "sahip olma"nın, yani bencillik ve ben’ine bağlılığın karşıtıdır. Eckhart’ın yorumunda "olmak", klasik anlamda aktif olmak ve kişinin kendine özgü güçlerini üretici şeklinde kullanması demektir. Bu, modern şekilde aktif olmak, yani "ticari" davranmak kavramından farklıdır. "Sahip olmak" eğiliminden kurtulmak, gerçek aktivitenin ilk koşuludur. Eckhart’ın ahlak sistemi içinde en yüce değer, ihtiras ve bencillikten kurtulup, içsel verimlilik ve canlı aktivite durumuna ulaşılmasıdır.

Aktif olma

Olmak ilkesi, bağımsızlık, özgürlük ve eleştirel düşünceyi, kendisinin ön koşulları olarak ele alır. Yani sıralanan özellikler olmadan, olmak tam anlamıyla beliremez. Olmanın en belirgin özelliği, ticari olmayan aktivitenin, verimli şekilde kullanılması demekdir. Bu anlamda her kişi değişik oranlarda varolan özelliklerini ve insancıl zenginliklerini değerlendirerek, onları geliştirmesi gerekir. Kendini yenileştirmek, geliştirmek, akmak, sevmek, benliğin dar sınırlarını aşarak, diğer insanlara yönelmek, onlarla işbirliğine girmek ve "vermek" demektir. Çünkü ruhani anlamda "vermek", aynızamanda kat kat geri "almak"tır.

Genelde Dünya toplulukları, insanları ikili bir kıskaca alır; bir yandan akıldışı ve insan doğasına ters tutkular yaratırken, öte yandan, onları aldatıcı kurgular ile doyurmaya çalışır. Böylelikle gerçeğin üzerini örtüp, onu bir akılcılığın uğrunda kafese hapseder. Gerçek, ya da gerçeğin bilgisi bastırılıyor derken, insanların gerçeği bildiklerini ve bu bilgileri bastırdıklarını, yani "bilinçsiz bilgiye" sahip olduklarını varsaymaktayız.

Görme, duyma, dokunma, işitme ve tad alma gibi beş duyumuz, nasıl algılama ve tepki gösterme için organize olmuşsa, aklımız da çevremizdeki şeyleri oldukları gibi görme ve gerçeği kavrama üzerine organize olmuştur. Olmak, ancak yüzeysel görüntüleri aşıp, onların ardındaki gerçeği kavramakla olur. Gerçek şu ki, insanın doğasında hem sahip olma, hem de olma eğilimleri birlikte bulunur.

Başkalarıyla bir olma ihtiyacı, hem zarar vericilik gibi, kalitesiz davranışlarda, hem de bir fikir, bir inanç içersinde dayanışma gibi, olumlu eylemlerde kendisini gösterir. Bu duygu, aynı zamanda bir uyum gösterme endişesinin nedenidir. Çünkü yalnızlık ve çevre tarafından dışa itilme korkusu, bu endişenin yegane sebebidir.

Bu anlamda, insanda iki tür eğilim vardır: Birincisi, biyolojik yaşam arzusuna bağlı olarak yaşamda kalma, ondan güç bulma, "sahip olma" güdüsü, İkincisi ise, insanın varoluşunun gereği, özellikle yalnızlık ve terkedilmişlik duygusandan kurtulmak için, başka insanlarla "bir olma" ihtiyacından doğan "olmak" güdüsüdür. İnsanda her iki eğilim de, yan-yana bulunduğundan, toplumun yapısı, kurallar ve değer sisteminin alacağı biçim, insanlarda hangi eğilimin ağır basacağını belirleyen en önemli etkendir.

Grup davranışları konusunda, tamamen sahip olma, veya tamamen olma biçiminde davranan insanların azınlıkta olduğu, söylenebilir. Çoğunlukta, her iki öğenin de yer aldığı görülür. Hangisinin bastırılıp, hangisinin öne çıkacağı da, çevresel etkenler tarafından belirlenir.

Güven - güvensizlik

İleriye doğru gitmemek, olduğu yerde kalmak ve kendisini sahip olduğu şeylere bırakmak, aslında bir rahatlık arayışıdır. Çünkü insan, sahip olduğu şeyleri tanır ve onlarla beraberken rahattır, onlara sıkıca tutunabilir. Genellikle bilinmeyene ve tanınmayana atılmaktan korkulur. Belki adımı attıktan sonra, korkulacak bir şey olmadığı ortaya çıkar ama, harekete geçmeden önce olay tehlikeli ve korkutucu gözükür. Eski ve denenmiş olan, güvenlik verir, ya da en azından öyle düşünülür. Bu özellik, insanların özgürlükten korkmalarının önemli bir nedenidir.

Sahip olmanın yarattığı bunca güvenliğe rağmen, yeni bir fikre, bir ideale, yeni gelişimlere çekinmeden atılan kimselere karşı bir hayranlık duyulur. Mitolojideki kahraman mitosu, bu özlemin bir sembolüdür. Kahraman, sahip olduğu şeyleri, evini, ailesini, yurdunu ve malını-mülkünü terkederek, bilinmeyene yönelen, yabancı yerlere gitmek cesaretini gösteren insandır.

Hiç kimse, kendini yaşama bağlayan dayanaklarını yitirmek istemez. Ama her sahip olunan şey, eninde sonunda yitirilmek zorundadır. Bunların başında, mal, mülk, sonra da onlara bağlı olarak toplumsal statü ve dostlar gelir. Yitirmek kaçınılmazdır, çünkü İnsan bir gün bilemediği bir anda ölmek durumundadır. Yani Dünya yaşamını ve sahip olduğu her şeyini yitirecektir.

Olmak ilkesinde ise, sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim olmak tarafından belirleniyorsa, kimse benden bunu alamaz. Kişiliğimin yıkılma tehlikesi de doğmaz. Olmak'ta, güçlerimi geliştirmek tamamen bana bağlıdır ve karakterimin bir bölümünü oluşturur.

Sahip olma durumunda, insanın sahip olduğu şeyler kullanım sonucu azalır, olmak ta uygulama ve kullanımın artması, kullanılan şeyin fazlalaşmasına yol açar. Sahip olma isteğine kapılmadan, sevinç duyabilme konusuna en iyi örnekleri, insanlar arasındaki ilişkilerde buluruz. Bir erkek ve bir kadın davranışları, zevkleri, fikirleri veya tüm kişilikleri açılarından birbirlerine ilgi ve yakınlık duyabilirler. Ama kendilerini her beğendikleri şeye sahip olmak zorunda hisseden kişiler için, bu karşılıklı ilgi ve çekicilik, cinsel kökenli bir sahip olma arzusunu doğuracaktır.

Olma biçiminde bir davranışa - Dünya görüşüne sahip insanlar, ilgi duyduğu bir erkeğin, ya da kadının yanında olmaktan zevk alır. Karşılarındakini cinsel yönden de çekici bulabilirler ama, onlar için mutlu olabilmenin tek yolu, çiçeği kopartarak, ona sahip olmaktan geçmez.

Açgözlülük sahip olma duygusunun doğal bir sonucudur. İnsan kişiliğinin temel özelliği sahip olmak'sa, yani kişi, sahip olduklarının toplamı ise, bu duygunun onu daha fazla şeyleri elde etme ihtirasına sürüklemesi doğaldır. İhtiras sahibi kişi, hiçbir zaman gerçek anlamda yeterli şeylere sahip, halinden hoşnut, mutlu, ya da doyum içinde olamayacaktır.

Açlık gibi, fizyolojik sınırları olan ve neticede doyurulabilen fiziksel ihtiyaçlardan farklı olan ihtiraslar, bir türlü doyuma ulaştırılamaz. Çünkü ihtiraslar tatmin edilseler bile, onların yol açtığı içsel boşluğu, bunalımı, yalnızlığı ve depresyonu, bu yolla çözümlemek mümkün değildir. İnsanın sahip olduğu şeyleri, her an yitirilebilme tehlikesi taşıdığından, bu tehlikeden korunabilmek için, hep daha fazla şeylere sahip olma isteği ve ihtirası doğacaktır. Çünkü bir şeyin tadına varabilmek, hatta onu kullanabilmek için, ona sahip olmak şart değildir. Bu anlayışa göre de, herhangi bir şey, sahip olunmadığı için, milyonlarca kişiyi sevindirip, mutlu edebilir.

Bu gerçek, yalnız kavga, çekişme, çatışmayı önlemekle kalmaz, aynı zamanda haz ve mutluluğun sevimli bir boyutunun paylaşılmasını da sağlayabilir. Çünkü hiç bir şey insanları ortak yaşadıkları ve paylaştıkları duygular kadar mutlu edemez.

Sevinç ve hoşnutluk

Günümüz insanı, sevinç ile hoşnutluk arasında pek bir fark gözetmediğinden, "sevinç" sözcüğüne gereken değeri vermeyebilir. Ama sevinç ile hoşnutluk arasındaki farklılık, özellikle sahip olmak ve olmak açılarından bakılınca, oldukça önem kazanıyor.

Hoşnutluğu, bir arzunun aktif bir çaba gerekmeden, yani canlılığa gerek duymadan tatmin edilmesi olarak açıklamak mümkün. Böyle bir hoşnut oluş, çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir: Toplumsal bir başarıya ulaşmak, çok para kazanmak, piyangodan para kazanmak, cinsel haz, dilediğince yemek yemek, içki veya uyuşturucu kullanmak, sadist arzuları tatmin etme imkanı bulmak, canlı şeylere zarar verme tutkusu gibi durumlarda, bir hoşnut olma durumundan söz edilebilir.

İçsel güçlere bir katkısı olmayan, sevgi özelliklerinden kopuk bir çaba ile, verimsiz uğraşılarının yarattığı bunaltıyı aşabilme çabası, sonuçsuz kalacaktır. Kişi tüm enerjilerini, bir an için belirli bir hedefe yöneltmeyi başardığı takdirde, anlık bir haz duyabilir. Ancak, doruk noktasındayken, amaca ulaştığını sanan kişi, o bir anlık zafer sevinci geçince, içinde hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu, aynı bunaltının tüm boyutlarını yeniden hissettiğinde, derin bir hüzne kapılacaktır.

Sevinç, anlık bir alev, ya da bir coşku durumundan çok, olmak kavramının doğasına daha uygun olan bir yanma, bir kor olmadır. Spinoza, kendi antropolojik-ahlaki sistemi içinde sevince ağırlıklı bir yer vererek şöyle der; "sevinç, insanın az mükemmellikten, çok mükemmelliğe ilerleyişi, üzüntü ise çok mükemmellikten, az mükemmelliğe doğru gerileyişidir".

Şu sıralar "sevinçsiz hoşnutluklar" dünyasında yaşamakta olduğumuz için, bu farkı anlamak biraz güç gelebilir ama, sevinç, insanın kendini gerçekleştirme süreci içinde, hedefine yaklaştıkça, duyduğu ve hissettiği bir duygudur diyebiliriz.

İnsanın değişmesi mümkün mü?

İnsanlığın geleceği, günümüzdeki krizin uyaracağı bazı yetenekli insanların kendilerini yeni hümaniter bilimin emrine vererek, titiz bir çalışma ile çözülemez gibi gözüken sorunların üstesinden gelmeye çalışmalarına bağlıdır. Akıllıca bir tüketime ulaşmanın tek yolu, insanların bu davranışlarını ve yaşam biçimlerini değiştirmek istemeleri ile yakından ilişkilidir. Sahip olmak ilkesinden, olmak ilkesine yönelmek isteyen insanların sayısı, azımsanmayacak boyutlara ulaştığı görülüyor.

Olmak çabası taşıyan kişiler, tarihsel bir görevle karşı karşıyadır. Tarihte bir çok kez, toplumların daha sonraki yönelişlerini belirleyen azınlıklar çıkmış, dünyanın geleceği görevini üstlenmiştir. Günümüzde de böylesi bir eğilimin varlığı, bizleri sahip olmak karakterinin yerini, olmak yönlenişine bırakacağı konusunda umutlandırmaktadır. Bu umudu destekleyen bir diğer nokta ise, tarihsel akış içinde değişip, artık geriye çevirilemez olan bazı faktörlerin de, olmak ilkesinden yana tavır almasıdır. Ataerkil egemenliğin yıkılması ile birlikte, erkeklerin kadınlar üzerinde, ana-babanın da çocuklar üzerindeki baskıları, onlara "sahip olma" eğilimleri, yok olmaya yüz tutmuştur.

Yaşam ne bir şans oyunu, ne de ticari bir girişimdir. Bu nedenle, bizi yaşamda tutabilecek imkânların, ne ölçüde gerçekleşebileceğinin cevabını başka bir alanda, örneğin tıpta aramak mümkün. Bir hastanın yaşayabilmesi için en ufak bir ümit olması halinde, sorumluluk taşıyan hiçbir doktor: "Artık uğraşmayı bırakalım" diyemez, veya yalnız acı dindirici ilaçlar yazarak, hastanın ölümünü bekleyemez. Tam tersine hastayı kurtarabilmek için, elinden gelen tüm çabayı gösterir. Öyleyse aynı derecede hasta olan toplumların da, böylesi bir ilgi ve yardıma ihtiyaçları vardır.

Açgözlülük ve kıskançlığın insan doğasından geldiğini ve bir varoluş için gerekli olduğu yönündeki iddialar, giderek değerlerini yitirmektedir. Toplumsal hava ve ortak değer yargıları değişecek olursa, bencillikten, sencilliğe geçiş de öylesine kolay olacaktır.

Olmak ilkesine göre yönetilen bir toplumda, insanların sahip olma tutkuları açlığa mahkum edilirken, olmak istekleri beslenip, desteklenmesi gerekir. Yeni bir insanın, ya da toplumun gerçekleşebilmesi için, evvela kâr ve güç tutkularının yerlerini, olmaya, yönelik değerler alması gerekir. İnsanlar, diğer insanları sevmeye, anlamaya, onlarla paylaşmaya yönelmeleri gerekir.

Kaynak:

Erich Fromm'un "Sahip olmak, ya da olmak" isimli eserinden alıntılar içerir.