Hakk'la buluşma vakti - Mevlana

Hakikati gör de, aslının aslına gel

Mevlana - Hakla buluşma vakti

Ey insan, talihlisin, Allah seni çok seviyor, başkalarına vermediğini sana vermiş. Ne zamana kadar, imansızlığa doğru geri gideceksin? Küfre varma, ileriye gel artık, dine, imana gel. Sen zehri şifalı bir şerbet gibi gör; bu yüzden zehre sarıl. Sonunda sen, nereden geldiğini düşün de, aslının aslına gel.

Maddi varlığınla, bedeninle yeryüzüne bağlısın, burada dünyaya geldin - doğdun, burada yiyor, içiyor, dolaşıyorsun. Yeryüzünde yaşıyorsun, ama manâ bakımından gökyüzünde yaşayanlardansın. Gerçek inancın incilerinin dizildiği iplik gibisin. Bütün güzellikler, hoşluklar, üstünlükler sende mevcuttur.

Hakk'ın nur mahzeni sana verilmiş, sana emanet edilmiştir. Sen, ne olduğunu nereden geldiğini düşün de, aslının aslına gel. Kendinden, kendi maddi varlığından, bedene ait nefsani arzulardan kurtulmadan, kendini, kendi gerçek varlığını bulamazsın. Bu yüzden kendinden geçersen, kendi maddi varlığından kurtulmuş olursun. O zaman yeryüzünde senin için kurulmuş olan şehvet, hiddet, şöhret gibi binlerce tuzaktan sıçramış, kurtulmuş olursun. Aklını başına al da, nereden geldiğini düşün, aslının aslına gel.

Sen, padişahlar padişahının halifesi Hz. Adem soyundan geldin. Günahlarla, kötülüklerle, zulümle dolu şu kirli dünyada gözünü açtın. Sen nereden geldiğini, nereye gideceğini düşünmüyorsun da, şu dünya hayatından pek memnun, pek neşeli görünüyorsun, yazıklar olsun sana. Aklını başına al da, şu alçak dünyaya gönül verme, aslının aslına gel.

Sen, her ne kadar bu dünyanın zübdesi, özü, (Zübde-i âlem - kainatın özü) tılısımıysan da, sen içyüzünle çok kıymetli paha biçilmez bir madensin. Mezarda, toprakla dolacak olan şu iki baş gözünü kapa; gizli olan gönül gözünü aç, hakikati gör de, aslının aslına gel.

Celal sahibinin kulusun, çok talihlisin, Allah, seni çok seviyor, sana iltimas etmiş, başkalarına vermediğini sana vermiş. Dünya malına tapıyorsun, çok zengin olmanın yollarını arıyorsun, şehvet ve şöhret peşinde koşuyorsun, yüksek mevkilere çıkmak, baş olmak, ona buna hükmetmek istiyorsun. İstediğini elde edemediğin zaman, yahut elde ettigini kaybedince, üzülüyorsun, harap oluyorsun. Bu hal, bu didinme, bu sızlanma bu inleme, bu gözyaşları ne vakte kadar sürecek? İçine düştüğün acıklı hali anla da, aslının aslına gel.

Sen, sert, kaba kayalar arasında bir lal'sin, ama biz seni anlayamıyoruz. Senin değerini bilemiyoruz, ne zamana kadar bizi yanıltacaksın? Ey dost; gizleniyor sandığın, senin gözüne apaçık görünmede, ama sen idrak edemiyorsun. Aklını başına al da, hakikati gör ve aslının aslına gel.
(Divan-ı Kebir: 43)

Parçalanmış bir dağ gibi..

Ben ilahi tecelli ile yerinden kopmuş, parçalanmış bir dağ gibiyim. Bu nefisten, heva ve hevesden kurtuldum. Bunların dirisi de bela, ölüsü de bela. Halbuki ben, ister diri olayım, ister ölüp gideyim, yerim, yurdum Allah'ın lütfundan başka bir yer değildir.

Ey susmak. Benim özüm sensin, sevdiğimin perdesi de sensin. Susmanın en değersiz lütfu, insandan korkunun da, recanın da yok olup gitmesidir. İnsan kaderin getirdiklerine karşı susarsa, şikayet etmezse, onda ne korku kalır, ne de reca.

Beni kederlerle, belalarla yıkmadıkça, harap etmedikçe Allah, bendeki gizli hazineyi hiç bana verir mi? Beni coşkun bir sele kaptırmadıkca, nasıl olur da beni çeker, ihsan denizine götürür?

Ben aynayım, ben gevezelik eden, söz söyleyip duran kişi değilim. Ben sustuğum için, siz benim gönül feryadımı duyamazsınız. Ancak kulaklarınız göz kesilirse, benim perişan halimi görür, anlarsınız.

Rüzgarda el sallayıp, duran ağaç gibi el sallamaktayım. Gökyüzünde dönüp dolaşan ay gibi çarh etmedeyim. Yeryüzünde yaşadığım için çarhım, yeryüzü kokuyor, yeryüzü rengindeyim ama, ben topraktan yaratılmış olsam da, bende ilahi emanet bulunduğu için benim çarhım, gökyüzünün çarhından daha temiz, daha hoş.

Ey söyleyen arif, söyle, söyle de hakikati söylediğin için sana dua edeyim. Çünkü her seherde dua vakti gelince güzelleşirim, hoş, neşeli bir hal alırım, adeta mest olurum. Ben abamı, hırkamı senden esirgemem, padişahtan ne gelirse, padişah ne lütfederse yarısının yarısı benimdir.

Hakikat kadehi, sonsuzluk kadehi, bana padişahın kendi eliyle sunulmaktadır. O şarabın bir yudumunu içen dilenci, güneş çeşmesi kesilir de, nura susamış olanlara nur suları ikram eder.

Benim boğazım hasta, konuşamayacağım, ben sustum. Ey güzel sözler söyleyen arif, sen söyle. Çünkü sen Davud seslisin, bense ilahi tecelli ile yerinden kopmuş, parçalanmış bir dağ gibiyim.
(Divan-ı Kebir: 23)

Ölüler arasında yaşayan diri..

Ey ölüler arasında yaşayan diri, ölülerin kokusu seni rahatsız etmiyor mu?
Allah kuluna; "ey kulum.." diye buyuruyor; "Dön, yine kapımıza gel, kulağından gaflet pamuğunu çıkar da, göklerden gelen; 'haydi, artık orada durmayın gelin..' sesini duy. Ey zavallı, ne zamana kadar, dünya dikenliğinde yalınayak koşup duracaksın? Biz, öteki alemde, gül bahçelerinin kapılarını senin için açtık. Canı ben yarattım ama, ona bir de dert verdim. Derdini veren, elbette onun dermanını da verir. Sana kapılarını açtığım gül bahçesi, öyle bir bahçedir ki, oradaki ağaçların dalları da, yaprakları da canlıdır. Birbirleri ile konuşur dururlar. Şunu iyi bil ki, her şey canlıdır. Canı olmayan bahçe, insanın hoşuna gitmez, insanın canına can katmaz."

"Ey ölüler arasında yaşayan diri oğlu diri, ölülerin kokusu ile nasılsın? Ne haldesin? Şu yaşayan ölüler, şu pis kokular, senin içini sıkmıyor mu? Seni iğrendirmiyor mu? Sen gaflet içinde yaşayan, karıncalar gibi kaynaşıp duran, insan kalabalığının hepsini ölü sanma. Bu dünya da, öteki dünya da, insana hayat veren ebedi ve ezeli dirilerle dopdolu. Fakat, onları görecek göz nerede? Sen şimdi, üç beş günlük bir hayata kanaat ederek, ebedi hayatı reddetme, bizden ayrılma."

Zerreler sayısınca diri canların her biri, Allah'ın yarattığı şu sonsuz olan gökyüzünde güneşler gibi parlamada, dönüp durmada, ama, onları görecek göz nerede? Eskiden onlar da bizim gibi hakikatı göremeyen birer yarasaydı. Ama yaradanın lütfuyla, o yarasalar, birer güneş oldular.
(Divan-ı Kebir: 71)

Şehvete boyun eğersen, pisliklere gömülürsün

Dikkatle bakarsan, görürsün ki, bütün güzel vasıflar, güzel huylar hep gönülden gelmektedir, gönüle aittir. Bütün kötülüklerin, günahların kaynağı da, balçıktan olan bedendendir. Nefsine ait arzulara uyarsan, şehvete boyun eğersen, beden balçığı daha da kalınlaşır, artar, yüz misli olur. Sen de daha çok günahlara, manevi pisliklere gömülmüş olursun. Nefsani istekleri terketmek hususundaki tembel davranışın, seni zayıf düşürmektedir. Halbuki sen heveslerini, nefsani isteklerini yenebilsen, bütün zorlukları aşacak, huzura kavuşacaksın.

Kendi kendine bir şart koş da, ahdinden (sözünden) dönmemeye uğraş. Ahdini bozarsan, manevi hastalık gitmez, iyileşme de yok olur. Yaradılışın ezeldeki o ağır ahde uyar da, bu uyumayı kendine huy edinirse, kirlenme'me, temiz kalma ahdine uyarsa, o zaman canın elde ettiği yüzbinlerce zevk, içinde doğar, sen mutlu olursun. Böylece demir gibi olan gönlün, seni bir ayna haline getirir de, o zaman sana her an bir olgunluk yüz gösterir. Derken emaneti yüklendiği için can zevk aleminde sana hem çalgıcı olur, hem de sakilik eder.

Bundan sonra hakikate erersin de, dünya işlerine, insanların boş yere birbirleri ile uğraşmalarına, çekişmelerine yukardan bakar, onlara acırsın. Gizli olan o hazine belirir, onu kendinde bulursun da, bu buluş ile tanınırsın. Bu hale gelince, bir çok manevi helvalar, tatlılar yersin, ama tadı damağında bile kalmaz. O tatlı yiyince, ağzında iken tat verir, tıpkı şimşek gibi parlar, aydınlanır, söner.

Bu tabiat kör ve sağır olmasaydı, nasıl olurdu da hakikate perde olurdu? Fakat tabiat, eziyetlerin, derdin temelinden baş kaldırmış, bitmiş, yetişmiştir. Bu yüzden insanı felakete sürüklemek için onun peşinden koşar, durur. Sen şu zahitlerin gönül alçaklığı göstermelerindeki gururu, ibadetlerinden ötürü kendilerini beğenmelerini, tevazu kılıfına giren gururlarını seyret.
(Divan-ı Kebir: 240)

Kendini nasıl-niçin-neden dikenliğinden kurtar..

Gönlünü dünya gamından ayırabilirsen, beka bağında, ölümsüzlük bağında neşelenmene, safa sürmene imkan vardır. Riyazet suyu (disiplin edilme) ile yıkanırsan, bütün gönül kirlerinden temizlenirsin. Hevesler ve nefsani istekler menzilinden bir iki adım ilerlersen, şeref ululuk haremine konabilirsin.

Ey gönül, manâlar denizinde bulunan o eşsiz inciye, değer bakımından paha biçemezsin. Himmet eder de, bu toprak durağını (yani dünyayı) kendine mekan edinmezsen, yücelerin yücesinde, ötelerin ötesinde, manâ aleminde kendine bir yer edinirsin.

Yalnız başına oturup, başını önüne eğer de, düşüncelere dalarsan, geçmiş zamanlardaki hatalarını, yanlış görüşlerini anlar, onları düzeltebilirsin. Fakat bu yola düşenlerin vasıfları uyuyup kalmak değil, çevik davranarak, acele ederek, işleri yoluna koymaktır. Sense bu cihanın nazeninisin. O çevikliği nasıl elde edebilirsin?

Sen ne ecelin elini ayağını bağlayabilir, ne de dünyanın renginden, kokusundan, nimetlerinden vazgeçer, kendini kurtarabilirsin. Eğer sen bu alçak nefisle, benlikle savaşabilirsen, gönlün, canın Rüstem'i, kahramanlar kahramanı olursun. Eğer aşk derdine tutulursan, eğer yaratıcıya aşık olursan, imtihan için onun verdiği belalara sabredersen, o zaman gönlün huzura kavuşur. Şu anda; nasıl-niçin-neden dikenliğinden kendini kurtarabilirsen, ona kavuşursun. Daha dünyadayken, cennette yaşamaya başlarsın.
(Divan-ı Kebir: 260)

Sana debdebe-yücelik gerek ise, aşkı geri ver

Sen, hor görülmekten şikayet ediyorsun, ağlayıp duruyorsun, sızlanıyorsun, hor görülüşteki lütufları, ihsanları göremiyorsun. Ya Hakk'tan yardımlar, ihsanlar isteme, yahut az şikayette bulun. Sana, Firavun'a yakışan debdebe, yücelik gerekse, sana yakışmayan aşkı geri ver, Firavun gibi vilayetler al, malını, mülkünü artır, ihtişamlı bir hayat sür.

O can ne mutlu candır ki, sonunda bahta, mutluluğa erişmek için daha önceden hor görülmeyi, aşağı görülmeyi alır da öper, başına kor. Pek büyük olan, kıyısı kenarı bulunmayan o hiddet denizinden binlerce kol ayrılır, her tarafa rahmet ırmakları akar. O ırmaklar, merhameti sonsuz olan Allah'ın iyi, kötü bütün kullarının can bahçelerine ulaşır, her canı suya kavuşturur. O hiç kimseyi mahrum bırakmaz. "Ey gönül, sen o dereye bakma! O dere ile yetinme; için daralır, o derelerin önüne çıktıkları kaynağa, sonra hep orada birleşecekleri asıla, vahdet deryasına bak."

Bir domuz misk içinde, bir insan da pislik içinde doğsa, her biri rızık bakımından da aslına gider, her bakımdan da aslına varır. Hakk kapısının uyuz köpeği bile dünyadaki bütün arslanlardan iyidir, değerlidir. Çünkü o Hakk'ın aşkını söyler ve o kapıyı gözetme ve bekçilik yapma usullerini bilir.
(Divan-ı Kebir: 59)

Buluşma günü için kendine çeki-düzen ver

Bu dünyada yaptığımız işlerden ötürü, gönlümüzde yüzlerce davul çalınıyor, kıyametler kopuyor. Yarın, yani ölünce, davulların gümbürtülerini duyacağız.
Bugün gaflet, kulağımıza pamuk dolmuş, onu tıkamış, göze de, hakikati göstermeyen kıl kesilmiştir. Bu yüzden, biz, sevda vesvesesine kapılmış ve yarının gamı ile, endişesi ile çırpınıp duruyoruz.

Hallac-ı Mansur gibi, safa ehli gibi, sen de, hakikati duyurmayan gaflet muğuna aşk ateşi düşür, onu yak da, sağırlıktan kurtul. Aşk ile buluşma zamanı yakınlaştı, bu sebeple kendine çeki-düzen ver, buluşma günü için güzelleş.

Bizim ölümüz, her ne kadar sana matem olursa da, aslında, hakla buluşma vakti olduğu için, bizim en neşeli, en mutlu zamanımızdır. Çünkü bu dünya, bizim zindanımızdır. Zindanın harap oluşu, yıkılışı, zindandakileri sevindirir. Yani bizim bedenimiz, ruhumuz için bir zindan kesilmiştir. Ölüm, bedeni yıkınca, toprağa düşürünce, ruh zindandan kurtulacak, Hakk'a kavuşacaktır.

Aklını başına al da, fani olan bu dünya zindanında kimsede vefa arama. Bu dünyanın vefası bile vefasızdır.
(Divan-ı Kebir: 80)

Beni, benliği, bizi, bizliği bırak..

Ey vefalı kişi, bizden, ben'den vazgeç. Ey vefalı kişi, gel, gel, daha yakına gel. Beni, benliği, bizi, bizliği bırak, çabuk, vakit geçirmeden gel. Gel daha yakın gel, biz'den, ben'den vazgeç, gel, gel. Sen'lik ve biz'lik yok oluncaya kadar gel, ne "sen" kalasın, ne de "biz" kalalım.

Kibri ve kendini beğenmeyi bırak da, yere göğe sığmayan o büyükler büyüğüne gönlünde yer ver. Cenab-ı Hakk, ezel aleminde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye buyurdu. Sen de ona; "Evet, Rabbimiz sensin.." diye cevap verdin. Evet sözün şükrü nedir? Yani o emri nasıl yerine getireceksin?

Bu dünyada, şikayet etmeden, Hakk'tan gelen belâlara, ızdıraplara sabretmektir. Ses çıkarmamaktır. Belâ'nın bir sırrı da, "ben fakir, yokluk dergahının kapısını çalıyorum" demektir.

Sen, kendinden kurtul, benliğinden temizlen, toprak ol, ayak altına seril de toprağından otlar bitsin. Ot gibi benliği üstünden atar, kurursan, hoş bir şekilde aşk ateşine yanarsın. Senin yanışınla meydana gelen kül, toprak, kimya gibi dertlere deva olur. İlletlerle, nefsani arzularla dolu olan hayvani ruhunu ona ver de, sonsuz olan, hoş olan insani ruhu elde et.
(Divan-ı Kebir: 81)

Garip ruh, mekansızlık aleminin özlemini çeker

Her an gökyüzünden gönüllere gizli olarak şöyle vahiyler gelmede: "Ne zamana kadar, tortu gibi yeryüzünde çöküp kalacaksınız? Göğe yükselin, göğe yükselin." Ancak tembel olanlar, ağır canlılar, şarap tortusu gibi dibe çökerler. Tortudan kendini kurtaran, arınan, temizlenen ise, küpün üstüne çıkar. Hemen balçığı, çamuru karıştırma, suyunu bulandırma da arınsın. Tortun aydınlansın ve derdine derman bulunsun.

İnsanda şu'le gibi bir can var, fakat onun dumanı, nurundan daha fazla. Duman haddini aşınca, fazla olunca, gönül evinde bulunan Hakk ışığını göstermez olur. Eğer, gönül evindeki dumanı azaltırsan, yani günah kirlerinden arınırsan, senin nurun ile, her iki dünya da, bu dünya da, öteki dünya da aydınlanır. Bulanık bir suya bakarsan, orada ne ay görebilirsin, ne de gök. Hava kararınca güneş de gizlenir, ay da. Güney rüzgarı esince, havayı tertemiz eder. Bu yüzdendir ki, sabahın erken saatlerinde seher yeli eser. Adeta dünyayı cilalar, parlatır. Alıp verdiğimiz nefes de gönüldeki sıkıntıyı, derdi temizler, arıtır, adeta insanın içini cilalar. İnsan bir an bile nefes alıp veremezse, varlığına yokluk gelir çatar.

Bu dünyada garip olan ruh, mekânsızlık aleminin özlemini çeker. Hayvan nefis ise, bilmem ki ne diye şu dünya otlağında otlar durur? Geldiği yeri unuturda, dünya nimetleri için çırpınır durur.
(Divan-ı Kebir: 82)

Bizi neşelendiren, güldüren aziz varlık

Allah'ım canı yarattın ama ona cefalar verdin. Ey bedenimizin padişahı, ey bize acıyarak, bizi neşelendiren, güldüren aziz varlık. Ey gözlerimize görüş kabiliyeti veren, ey can gözümüze tutya (sürme) çeken, parlatan Rabbimiz. Canı parlattın ama, ona cefalar verdin, onu deliye, divaneye çevirdin. Bazen onu yalnızlığa aşık ettin. Bazen, bir güzel yüzlünün peşinde koşturdun, üryan düşürdün. Bazen top olduk, çöğeninin (ucu eğri baston) eğri ucuna uyduk, onun önünde başı dönmüş bir top gibi kah neşeye, eğlence yerine, kah belaya, cefaya, derde, ızdıraba doğru yuvarlandık durduk.

Bazen gaflet uykusuna daldırırsın, bazen sebeplere doğru sürersin, bazen de yokluk çölünde bizi süründürürsün. Bazen yüksek mevki, altın taç sevdasına düşürürsün. Bazen de tutar başına topraklar saçarsın. Bazen kendini kayzer, padişah sanır, bazen de yoksullar gibi yamalı hırkalara bürünür. Kâh diken olur, kâh gül. Bazen sirke olur, bazen şarap. Kâh davulcu olur, davul çalar, kâh davul olur, tokmaklar yer. Bazen acaip bir ağaç gibi elma verir, bazen kabak yetiştirir. Bazen zehir verir, bazen şükür. Bazen dert verir, bazen derman.

Hayat ne acaip bir ırmaktır ki, bazen su olur, bazen kan. Bazen la'l renkli şarap kesilir, bazen süt, bazen şifalar veren bal. Bazen çeşitli renklerden sıyrılır, hz. isa'nın küpüne girer, bir renge bürünür, böylece bazen "Allah'ın boyası" meydana çıkar. Allah dilediğini yapar.
(Divan-ı Kebir: 83)

Gönül nerelidir, neredendir?

Hz. Adem bir yılan yüzünden cennetten kovuldu. Sen bu dünyada insan şeklinde yılanlarla yaşıyorsun. Ben nereden geldim, bu cihanın gamı, neş'esi nereden geldi? Ben nerede? Yağmur ve oluk düşüncesi nerede, yani aklımın bu dünyaya ait işlere tıkılıp kalması nerede? Bunlarla benim ne ilgim vardır? Niçin ben asıl alemime, kendi dünyama dönmeyeyim? Burada benim ne işim var? Gönül nerelidir? Neredendir? Şu toprak seyrine dalmak neredendir, nedir, düşünmüyor musun?

Sen dört kanatlı bir kuşsun, istersen ta göklere kadar uçar gidersin. Sen nereden geldin? Bunu hiç aklına getirmiyor musun? Ötelere gitmek, göklere merdiven kurmak, göklere yücelmek elinde iken, sen evin damına çıkmak için merdiven telaşına kapılmışsın. Gökyüzünden binlerce nâralar geliyor, susuyorsun. Bu sesler, bu feryatlar nerden geliyor diye aramıyorsun? Kulağındaki gaflet pamuğu, bu sesleri sana duyurmuyor.

Hz. Adem bir yılan yüzünden cennetten kovuldu. Sen bu dünyada insan şeklinde yılanlar, akrepler içinde kalmışsın, onlarla beraber yaşıyorsun. Sana kurtuluş nerede? Aman nerede? Ömrünün, yaşayışının ölümle sona ereceğini sanma, bedenin ölür ama, sende bulunan gerçek ben, ilahi emanet ölmez. Çünkü sen Hakk'ın sıfatlarında yaratılmışsın. Allah'a ne son vardır, ne de sınır. Ecel, kafesi kırar ama, kuşu incitmez. Ecel nerede, ebedi kuşun kanadı nerede?
(Divan-ı Kebir: 117)

Kapıyı çalmadan açılmasını bekleyen..

Mevlân'nın dilinden bir Dua

Mevlâna Celaleddin Rumi

Mevlâna Celaleddin Rumi, XIII. yüzyılda yaşamış bir mutasavvıftır. İlim ve tefekkür dünyasına getirdiği kendine has yorum ve anlayış, gerek zamanına, gerekse asırlar sonrasına etki etmiştir. Şiir, musiki ve semâ gibi unsurları kullanarak, geniş kitlelere ulaşmış, böylelikle İslâm kültür ve düşünce hayatına yeni boyutlar katmıştır. Bu nedenle yaşadığı asırdan bugüne, evrensel bir şöhret bulmuştur. Eserleri birçok dile çevrilmiş, hatta eserleri üzerine en fazla çalışma yapılmış şark müelliflerden biri olmuştur. Bugün onun Doğu dünyasındaki tanınmışlığı, fikir ve eserlerinin yaygınlığı yanı sıra, özellikle Avrupa, Amerika ve dünyanın daha bir çok yerinde eserlerinin okunduğu, veya akademik çalışmalara konu edildiği de tespit edilmektedir.

Gözlerini dış dünyadan biraz kendi iç dünyasına çevirmek isteyenlerin ve kendi ruhunda yolculuk yapmak isteyenlerin, neticede kendini bilmek ve tanımak isteyenlerin rehberidir hz. Mevlana. O yüzlerce yıldır, her türlü karanlığı aydınlatan ışıktır.

Kaynak:

Yukarıdaki yazı, Divan-ı Kebirden seçmelerdir.
"Büyük Dîvan" anlamına gelen Divan-ı Kebîr, Hz. Mevlana'nın gönül coşkunluğuyla söyledigi ilahî aşk şiirlerini içeren kitabın adıdır. Rubaî beyitleri de dahil edilirse, Dîvan-ı Kebîr'in beyit sayısı 50.000 e yaklaşır.