Kollektif bilinç bozukluğu

Teknoloji, insan üzerindeki yıkıcı etkisini artırdı
Kolektif bilinç bozukluğu
İyileşmenin başlangıcı
Yeni bilinç yükselişinde yapılanmış dinlerin rolü
Düşüncenin ötesi - değişimin aciliyeti

Teknolojinin, insan üzerindeki yıkıcı etkisi

Teknolojinin insan üzerinde olumsuz etkisi

Hiç şüphesiz: İnsan son derece zeki bir yaratık, ama bu zekası, aynı zamanda delilikle gölgelenmiş durumdadır. Bilim ve teknoloji, zihin bozukluluğunu, gezegen ve diğer yaşam biçimleri üzerindeki yıkıcı etkisini daha da artırdı. İnsanoğlunun kolektif deliliği, yirminci yüzyıl tarihine bakılarak en iyi şekilde görülebilir. Birinci Dünya Savaşı, 1914 yılında çıktı. Korku, açgözlülük ve güç hırsıyla ateşlenen yıkıcı ve zalim savaşlar, tıpkı kölecilik, işkence, dini ya da ideolojik nedenlerle yayılan şiddet gibi, insanlık tarihinin sıradan olayları arasına girdi. İnsanlar, doğal felaketlerden çok, birbirlerinin ellerinden acı çektiler. Ama 1914 yılında, son derece zeki insan beyni, sadece içten patlamalı motorları üretmekle kalmadı, aynı zamanda bombaları, makineli tüfekleri, denizaltıları, alev makinelerini ve zehirli gazları da icat etti. İşte size deliliğin hizmetindeki zeka.

Fransa ile Belçika arasındaki savaşta, milyonlarca insan bir avuç toprak parçası için öldü. 1918 yılında savaş bittiğinde, hayatta kalanlar geride bıraktıkları yıkıma, ne yaptıklarına inanamayarak dehşetle baktılar: On milyon insan ölmüş, çok daha fazlası sakat kalmıştı. İnsanoğlunun deliliği, daha önce hiç bu kadar yıkıcı, hiç bu kadar belirgin olmamıştı. Bunun sadece başlangıç olduğunu, çok az kişi biliyordu.

Yüzyılın sonlarında, diğer insanların eliyle ölen insanların sayısı, yüz milyonu aşmıştı. İnsanlar yalnız ülkeler arası savaşlarda değil, aynı zamanda kitlesel imha silahları ve soykırım yüzünden ölmüşlerdi; Stalin'in yönetimindeki Sovyetler Birliği'nde yirmi milyon "devlet düşmanı, casus ve hain" öldürülürken, nazi Almanyasındaki yahudi soykırımı da ondan aşağı kalmadı. Öte yandan, daha küçük içsel çatışmalarda ölenler vardı; örneğin İspanyol iç savaşı, ya da Kamboçya iç savaşı.

Televizyonlardaki günlük haberlere bakarak, deliliğin henüz ortadan kalkmadığını, hatta yirmibirinci yüzyılın başlarında daha da hızlanarak devam ettiğini söyleyebiliriz. İnsan zihni kolektif bozukluğunun başka bir yönü ise, insanların diğer yaşam biçimlerine ve gezegenin kendisine uyguladıkları inanılmaz şiddet; oksijen üreten ormanların, bitkilerin ve hayvanların yok edilmesi; fabrika çiftliklerinde hayvanlara uygulanan vahşet; nehirlerin, okyanusların ve havanın zehirlenmesi.

Doğanın bütünüyle bağlantısının farkında olmayan insanoğlu, açgözlülüğü ile bu şekilde devam ettiği takdirde, kendi sonunu getirmesi kaçınılmazdır. Ama yine de bu davranışlarını sürdürmektedir.

Kolektif bilinç bozukluğu

Kolektif bilinç bozukluğu, tarihin daha eski çağlarına kadar uzanmaktadır. Aslında insanlık tarihi, bir delilik tarihi olarak bile adlandırılabilir. Eğer insanlık tarihi tek bir insanın geçmişi gibi klinik vaka olarak incelenebilseydi, teşhis muhtemelen şöyle olurdu: Kronik paranoid hayaller, patolojik cinayet eğilimi, aşırı şiddet eylemleri ve bilinçaltının kendini dışavurumunun bir ifadesi olarak belirlenen "düşmanlara" karşı inanılmaz bir zalimlik. En kısa tanımıyla, tehlikeli deli.

Korku, açgözlülük ve güç hırsı, sadece ülkeler, kabileler, dinler ve ideolojiler arasındaki savaşların ve şiddetin ardında yatan psikolojik motivasyonlar değil, aynı zamanda kişisel ilişkilerde de sürekli çatışma nedenidir. Başka insanlar üzerinde ve kendinizle ilgili görüşlerinizde sürekli bozukluk yaratır. Bu motivasyonlar yüzünden, her durumu yanlış yorumlar, korkuya dayalı yanlış eylemlerde bulunur ve asla doldurulamayacak bir boşluk oluşturur, hep daha fazlasıyla kendinizi tatmin etmeye çalışırsınız.

Yeni bilincin yükselişi

Korkunun, açgözlülüğün ve güç hırsının, sözünü ettiğimiz bozukluklar olmadığını, her insan zihninin derinliklerinde yatan kolektif aldanma yüzünden yaratılan dürtüler olduğunu anlamak önemlidir. Çok çeşitli ruhsal öğretiler, bize korkuyu ve açgözlülüğü bırakmamızı söyler. Ama ruhsal uygulamalar genellikle başarısızdır, bozukluğun kökenine inemezler.

Korku
, açgözlülük ve güç hırsı, nihai nedensel etkenler değildir. Daha iyi bir insan olmaya çalışmak, kulağa takdir edilesi ve yüksek ahlaklı bir şey gibi gelir ama aslında bilincinizde temel bir değişim gerçekleşmediği sürece asla başaramayacağınız bir şeydir. Bunun nedeni, kişinin kendi kavramsal kimliğini, ya da öz imajını daha güçlendirmeye çalışması, bu bozukluğun daha gizli ve daha ender görülen bir ifadesidir. İyi olmaya çalışarak iyi olamazsınız, ama zaten içinizde var olan iyiliği bularak, o iyiliğin ortaya çıkmasına izin verebilirsiniz. Ama o iyilik ancak, bilinç durumunuzda bazı temel değişimleri gerçekleştirdiğiniz takdirde ortaya çıkabilir.

Aslında soylu ideallerden esinlenmiş olan Komünizmin tarihi, kendi içsel gerçekliklerinde, kendi bilinç durumlarında, gerekli değişimi gerçekleştirmedikleri sürece, harici gerçekliği değiştirmeye çalıştıklarında, neler olduğunu açıkça göstermektedir; prensipleri doğru ve samimi bir şekilde uygulandığında, belki de yeni bir dünya yaratabilecek olan Komünizmin en büyük hatası, tüm insanlarda var olan bozukluğu dikkate almadan, plan yapmasından kaynaklanmıştır, yani egoyu!

İyileşmenin başlangıcı

İnsanın kendi deliliğini tanıması, elbette ki deliliğin kendini belli etmesi, iyileşmenin başlaması demektir. Dolayısıyla, düşünür insanlar ortaya çıktığında, gezegen üzerindeki ilk zayıf çiçekler açmış, insan bilincinde yeni bir boyut başlamıştı. O kişiler kendi dönemlerinde çağdaşlarıyla konuşmuş, günahtan, acı çekmekten ve illüzyonlardan söz etmişlerdi. "Nasıl yaşadığına bak," demişlerdi. "Ne yaptığını ve nasıl bir acı yarattığını gör." Sonra, "normal" insan varlığının kolektif kâbusundan olası bir uyanışa dikkat çekmişler ve yolu göstermişlerdi.

Ama Dünya henüz onlara hazır değildi; yine de onlar insan uyanışının hayati ve gerekli bir parçasıydı. Çağdaşları ve sonrasında gelen kuşaklar tarafından genellikle yanlış anlaşıldılar. Öğretileri son derece basit ve güçlü olmasına rağmen, bazı durumlarda kendi öğrencileri tarafından kaleme alınırken dahi, saptırılarak, yanlış yorumlandılar. Asırlar boyunca, orijinal öğretilerle ilgisi olmayan bir sürü şey eklendi, ama temelde yanlış anlamanın ötesine geçemediler. Öğretmenlerden bazıları alay konusu oldu, aşağılandı veya öldürüldü, diğerlerine ise Tanrı diye tapıldı. İnsan zihninin bozukluğunun ötesinde kalan, kolektif delilikten kaçışı sağlayacak yolu gösteren öğretiler, böylece bozuldu, kendileri de deliliğin bir parçası haline geldiler.

Geniş çapta ele alındığında, dinler birleştirici güç olmaktan çıkıp, bölücü güç haline geldi. Tüm yaşamın tekliğinin anlaşılması sayesinde, şiddet ve nefreti bitirecekleri yerde, daha fazla şiddet ve nefret getirdiler. İnsanlar arasında, dinler arasında, hatta dinlerin kendi içlerinde daha fazla ayrım yarattılar. İnsanların kendilerini tanımlayabilecekleri, kendi sahte benlik duygularını güçlendirmek için kullanabilecekleri inanç sistemleri ve ideolojiler haline geldiler. Bu sistemler sayesinde kendilerini "haklı," diğerlerini "haksız" çıkarabiliyor, düşmanları sayesinde kendilerini tanımlayabiliyor, kendilerine onları öldürme hakkı tanımak için başka insanları "diğerleri", "inançsızlar" ya da "kafirler" diye adlandırıyorlardı. Kutsal metinlerde insanın "Tanrı"nın suretinde yaratıldığı söylenirken, insanlar kendi suretlerinden "Tanrı" yaratmayı tercih ediyorlardı. Sonsuz, şekilsiz ve isimlendirilemez olan, tapınılması gereken zihinsel bir idole dönüştürülmüştü.

Yozlaşma ve yanlış yorum katmanları birbiri üstüne yığılarak altta kalmış, yine de din adına gerçekleşen delice eylemlere rağmen, işaret ettikleri gerçek, kendi özünde halâ parlamaya devam ediyor. Ancak kendi içinizdeki "gerçek" ile karşılaşmadığınız, yüzleşmediğiniz sürece, onu anlamayı başaramazsınız. 

Tarih boyunca, bilinçlerinde belirgin bir değişimi deneyimleyen ve kendi içlerinde bütün dinlerin işaret ettiği yönde eğilimli insanlar oldu. O kavrama dökülemeyen Gerçeği tanımlamak için, kendi dinlerinin kavramsal çatısını kullandılar. Bu insanlar sayesinde, bütün büyük dinlerde kendini sadece yeniden keşifle değil, aynı zamanda bazı durumlarda orijinal öğretinin ışığının yoğunlaşması olarak ifade eden "okullar", ya da hareketler de gelişti.

Erken dönem ve orta çağ Hırıstiyanlık dünyasında gnostik ve mistik akımlar, İslam dininde Sufizm, Musevilik'te Kabala ve Hasidizm, Hinduizm'de Advaita Vedanta, Budizm'de Zen böyle doğdu. Bu okulların çoğu, geleneklere karşıydı. Kavram katmanlarını birbiri ardına yırtıp atıyor, gerçeğe ulaşmak için insanları kendi zihinlerini kullanmaya ve sorgulamaya teşvik ediyorlardı; işte bu nedenle, yapılanmış dini hiyerarşiler tarafından şüpheyle ve çoğu zaman da düşmanlıkla karşılanıyorlardı. Genel olarak empoze edildiği haliyle dinin aksine, onlar anlayışı, sorgulamayı ve içsel değişimi vurguluyorlardı. Bu ezoterik okullar veya hareketler sayesinde, büyük dinler orijinal öğretilerin değiştirici gücünü yeniden kazanmayı başardılar ama birçok durumda, sadece çok az sayıda insan onlara ulaşabildi. Ne yazık ki sayıları asla çoğunluğun kolektif bilincinde önemli bir etki yapacak kadar çok olmadı. Zaman içinde, etkilerini sürdürebilmek için bu okullar da fazlasıyla katılaştı veya kavramsallaştı.

Yeni bilincin yükselişi

Yeni bilinç

Bugün artık birçok kişi, bir inanç sistemini doğasına bağlı olmadan uyguladığında, insanı ruhsallaştıramayacağının farkında. Aslında, düşüncelerinizi, inançlarınızı kendi kimliğinize ne kadar kaynaştırırsanız, kendi içinizdeki ruhsallıktan o kadar uzaklaşırsınız. Birçok "dindar" insan, o seviyede sıkışıp kalmıştır. Kendilerini tamamen düşünceleriyle tanımladıklarından, bilinç altından kaynaklanan bir davranışla, kendi kimliklerini korumak için, gerçeğe sahip olan kişilerin yalnız kendileri olduğunu savunurlar. Düşüncenin sınırları olabileceğini kavrayamazlar. Tıpkı onlar gibi inanmadığınız sürece, sizin yanılgıda olduğunuzu düşünür ve yakın geçmişe kadar, yalnız bu nedenle sizi öldürmeyi, kendilerine hak bilirlerdi. Hatta bazıları bunu halâ yapmakta.

En tutucu dinlerde bile daima ruhsallık grupları vardı, ama kurumsallaşmış hiyerarşiler, onları tehdit olarak görüyor ve bastırmak istiyorlardı. Yeni ruhsallık bilinç değişimini, var olan kurumsallaşmış dinlerinin sınırlarına taşımaktadır. Aslında Din, yapılan pratikler dışında, geniş ölçekli bir ruhsallık açılım ve tamamen yeni bir harekettir. Geçmişte, özellikle de batıda, bu kesinlikle düşünülemeyecek bir şeydi, çünkü Kilisenin ruhsallık konusunda özel bir yetkisi vardı. Kilise'nin izni olmadan, kendinizi ortaya atıp ruhsal bir konuşma yapmaya, ya da ruhsal bir kitap yayınlamaya kalkışırsanız, kazığa bağlanıp yakılanlardan biri olurdunuz. Ama şimdi, belli kiliselerin ve dinlerin kendi içlerinde dahi, belirgin değişim işaretleri var. Bu çok umut verici bir gelişme. Papa II. John Paul bir kiliseyi ve bir sinagoğu ziyaret ettiğinde, ruhsal açıklığın ilk sinyallerini veriyordu.

Kısmen kurumsallaşmış dinlerin yapısı dışındaki ruhsal öğretiler ve antik doğu bilgelik öğretilerinin yoğun etkileri sayesinde, geleneksel dinlerin takipçileri arasında, kendilerini biçimlerden, dogmalardan ve katı inanç sistemlerinden arındırarak, kendi ruhsal geleneklerinin ve kendi benliklerinin içinde yatan gerçek derinliği keşfeden insanların sayısı giderek artıyor. İnsanın ne kadar "ruhsal" olduğunun neye inandığıyla değil, bilinç durumuyla ilgisi olduğunu anlıyorlar. Sonuç olarak, bunun dünyayla ve başka canlılarla ilişkilerde nasıl davranıcalığını belirlediğini de.

Biçimin ötesine geçmeyi başaramayanlar, kendi inançlarına daha da fazla tutsak oluyorlar. Böyle insanlarda sadece benzeri görülmemiş bir bilinç sapkınlığıyla değil, aynı zamanda yoğun bir egoyla karşılaşıyoruz. Bazı dini kurumlar, yeni bilinçlere açık olurken, diğerleri doktrinlerini ve egolarını daha da güçlendiriyor.  Bu anlamda bazı kiliseler, mezhepler, kültler, ya da dini hareketler, temelde kolektif ego kimliklerdir. Bu hareketlerde yer alan insanlann zihin yapıları, herhangi bir politik ideolojiyi körü körüne izleyenlerinkinden farklı değildir. Ancak egonun er ya da geç çözülmesi kaçınılmazdır. Bütün katılaşmış yapısına rağmen, dini ya da diğer türde kurumlar, şirketler veya hükümetler, ne kadar güçlü görünseler de, kendi içlerinde dağılmaya mahkumdurlar.

En katı ve değişime en fazla direnen yapılar, en önce çökenler olacaktır. Bunun bir örneğini, Sovyetler Birliği'nde gördük. Ne kadar güçlü, kemikleşmiş, sağlam ve monolitik görünse de, birkaç yıl içinde kendiliğinden çözülüverdi. Bunu kimse önceden tahmin edememişti ve herkes şaşırmıştı. Gerçek şu ki, bunun gibi sürprizlerle daha çok karşılaşacağız.

Düşüncenin ötesine geçebilme - değişimin aciliyeti

Kendini içinden tanı

Radikal bir krizle karşılaşıldığında, eski varlığını sürdürme, başkaları ve etrafını saran doğayla iletişim kurma yolları işe yaramadığında, hayatta kalma olasılığı aşılması imkansız gibi görünen sorunlarla tehdit edildiğinde, bir canlı - ya da bir canlı türü - ya ölür, ya yok olur, ya da evrimsel bir sıçrama yaparak, sınırlarının ötesine geçer.  İşte insanoğlunun karşılaştığı durum şimdi budur, varlığını sürdürme olasılığını tehdit eden büyük bir krize karşılık vermek.

İlk kez 2,500 yıl önce antik bilgeler tarafından fark edilen, şimdi bilim ve teknoloji sayesinde varlığını en belirgin şekilde ifade eden egoist insan deliliği, ilk kez gezegenin varlığını tehdit eder hale geldi. Çok yakın zamana kadar, insan bilincinin değişimi, yine antik bilgeler tarafından işaret edilmişti. Ancak bu bir olasılıktan fazlası değildi, dini ya da kültürel geçmişlerine bağlı olmaksızın, orada burada birkaç nadir kişi tarafından algılanıyordu. İnsan bilincinin yaygın şekilde çiçek açması, daha önce gerçekleşmedi, çünkü şimdiye dek asla zorunlu olmamıştı.

Dünya nüfusunun bir bölümü, insanlığın çok önemli bir seçim yapmak zorunda olduğunu görebiliyor, ya da görecek: Evrim geçir, ya da yok ol. İnsanlığın şimdilik küçük, ama giderek artan bir yüzdesi, eski egoist zihin kalıplarını kırarak, yeni bilinç boyutuna ulaşmaya başladı bile.

Şimdi yükselen şey, yeni bir din, yeni bir inanç sistemi, ruhsal ideoloji, ya da mitoloji değil. Sadece mitolojilerin değil, ideolojilerin ve inanç sistemlerinin de sonuna geliyoruz. Değişim, zihninizin algılayabileceğinden çok daha derinlere uzanıyor. Aslında, bu yeni bilincin merkezinde, düşüncenin ötesine geçebilme, kendi benliğinizde düşünceden çok daha geniş bir boyutu algılayabilme yeteneği yatıyor. Artık kimliğinizi, benlik duygunuzu o kadar önemsemeyecek, kendiniz olarak algıladığınız eski bilinç yapınızdan uzaklaşacaksınız. Kafanızdaki sesin kendi ben'iniz olmadığını anlamak, ne de büyük bir özgürlük.

Peki o zaman ben kimim?

Ego şundan fazlası değildir: Öncelikle düşünce kalıpları anlamına gelen biçimle tanımlama. Eğer kötülüğün herhangi bir gerçekliği varsa - üstelik mutlak da değil, görece bir gerçeklik, işte onun tanımı şu olabilir: Fiziksel biçimler, düşünce biçimleri ve duygusal biçimlerle tanımlama. Bu durum, bütünle bağlantılı olduğumuzu unutmamıza, yadsımamıza, başkalarıyla ve Kaynak ile bağlantımızı kaybetmemize neden olur. İşte bu unutkanlık, acı çekmek, aldanmak ve "ilk yapılmış olan günah'tır. Düşüncelerimi, söylediklerimi ve yaptıklarımı bu ayrılık illüzyonu belirlediğinde, nasıl bir dünya yaratabilirim ki? Bunun cevabını bulmak için, insanların birbirleriyle iletişimlerine bir bakın, bir tarih kitabı okuyun, ya da akşam haberlerini izleyin, durum tamamen ortadadır.

Eğer insanın zihni yapısı değişmezse, sürekli aynı dünyayı, aynı kötülükleri ve aynı delilikleri yaratmaya devam edecektir.

Kaynak:

Eckhart Tolle'nin "Var olmanın Gücü" kitabından alıntılar içerir.