logo - infethiye

Merhamet, Şevkat ve Empati - Şifacılık

Şevkat ve Merhamet Yılı - Zeynep Sevil Güven
Merhamet - Eckhart Tolle
Empati nedir - indigodergisi

Şevkat ve Merhamet - Şifacılık

Bu yıl (2014) şevkat ve merhamet yılı. Size ya da çevreye, ya da topluma, ya da sizin değer verdiklerinize, en zararlı olanlara, en fazla şevkat duyacaksınız. Çünkü zarar veriyorsa, bilin ki korku içindedir. Korku içinde olan bir insanın sağlıklı düşünebilmesi, korku içinde olan bir insanın gerçekten içinden gelen duygulara kendisini serbestçe bırakıp, hareketlerini bu duyguların doğrultusunda yeniden düzenlemesi kolay bir şey değildir.

Hepimizin hayatında panik dediğimiz, çok korktuğumuz anlar olmuştur. O anlardan bir tanesini aklınıza getirin ve kendinizi - hareketlerinizi izleyin: düşüncelerinizin akışını ve hızını izleyin, kalp atışınızı izleyin, nefesinizi izleyin ve o anda ne kadar düşünebildiğinizi izleyin. Çok düşünce geçiyor ama hangisi daha sağlıklı, ona bakmak anlamında ne kadar düşünebildiğinizi izleyin. Bir de o halin devamlı olduğunu düşünün. Gaddar insanda o hal devamlıdır. Sırf bu bile onun için şevkat duymaya, onun için rahman ve rahim olandan merhamet dilemeye değer. Çünkü o paniğini iyileştiremezse, benim içimdeki panikli alan - ani bir korku anında ortaya çıkan o panikli alanda iyileşemez.

Şifacı, yalnız ve yalnız kendisine şifa yapar. Karşısında oturan ondan şifa talep eden, her birey, doğrudan doğruya kendi içinde henüz iyileştirilememiş, ya bir anı’nın, ya bir DNA Formulasyonundaki bir kaydın, ya da kendi geçmişinde yapmış olduğu bir hatanın, unutulmuş kaydına ulaşabilir.

Kimler şifacı olur? En çok şifaya ihtiyaç duyanlar şifacı olur! Ben bunu böyle söylediğim zaman, insanlardaki adalet duygusunun zedelendiğini farkettim. Madem öyle, benim aracılığımla hem kendine şifa yapıyorsun, hemde benden birşeyler alıyorsun, niye?.. denildiğini içten içe hissettim.

Şifacılar biraz da kurban gibi çalışırlar. Özellikle çok yük yüklenip gelirler ki, karşılarında o yüklere maruz kalmış insanlar, herhangi bir talepte bulunduklarında, o insana anlayışla ve empati ile yaklaşabilsinler. En çok şifaya ihtiyacı olan, şifacı olur dediğimiz zaman, en çok yükü yüklenerek, gelmiş olmak anlamında söylüyoruz biz bunu. Kendisinin içi hasta olduğu için değil. Dünyanın şifaya olan ihtiyacını farketmişlik, bu konuda görev almayı - üstlenmeyi, o yükleri kabul etmişlikten bahsediyoruz, yoksa zaten sistemde bir dengesizlik söz konusu olurdu. Hem size geleceğim, sizi iyileştireceğim, hem kendimi iyileştireceğim, hem de paranızı alacağım gideceğim, çok saçma olmazmıydı?

Bu yıl şevkat ve merhamet enerjisi ile çalışırken, aynızamanda katil ve kurban bilinçleri ile de çalışmak zorundayız. Hiç kimse kurban olmak zorunda değildir. „Kurban“ kelime anlamı olarak yakınlaştırıcı demektir. Neyi, kime kurban ediyorsanız, o şey aracılığı ile, o varlığa yakınlaşma isteği var içinizde, bunu ortaya koyuyorsunuz demektir. Peki sizin o yakınlaşma ihtiyacı hissettiğiniz kişi, kurum, kavram, ya da yaratıcı kaynak, sizin gerçekten ona yakın olmanız için, birşeyleri feda etmenize ihtiyaç duyuyormudur?

Israr saygısızlıktır

Buyur.. almam.. peki.

„Allahaşkına ne olur boğazımdan geçmez sen yemezsen“..

..yok, asla. Ne demek Allah aşkına, adam belki gerçekten tok,.. açsa yer.

"Aaa üzerindeki bluz ne kadar güzelmiş".. Eğer içinizden gerçekten geliyorsa; „istersen sana verebilirim“ diyebilirsiniz. „Yok teşekkür ederim“ diyorsa, "peki sen bilirsin" diyeceksiniz. "Aaa çok beğendin, Allahaşkına al, ne olur al, ben yenisini alırım“.. yapmayın bunları. Ve bunun altındaki sevgi şevkat, merhamet değil, bunun altındaki „ben yeterince sevilmiyorum, belki sana bunu böyle verdiğimi görürsen, bana sevgi verirsin“.. demektir. Bunu farketmek zorundayız. Biz bunu farkedip değiştirirsek, bir kişide yüzde yüz değişirse, herkeste değişir.

Biz bu salak adetleri geliştirdiğimiz için, açken, "yok teşekkür ederim" diyen insanlar çıktı ortaya. Benim neslimdekiler iyi bilir. Bizi küçükken ellerimizden tutup, annelerimizin arkadaşlarına götürürlerdi, çay partileri olurdu, konken partilerinin arasında çaylar konurdu, pastalar, börekler, çörekler. Pek çoğumuzun annesi giderken, sıkı sıkı tembih eder; "sakın tabağına konulan herşeyi bitirme, bak çok ayıp". "Neden? Benim canım çok istiyor, çok güzel o bisküviler, pastalar".. "Hayır çok ayıp".

Sonra yıllar geçiyor, misafirliğe davet ediyorlar sizi, gidiyorsunuz bakıyorsunuz ki, bir sofra kurulmuş, kuş sütü eksik sofrada. Aman misafir gelecek, evimizdeki herşeyi önüne serelim, işte Allahın adına sofra kuralım, mutlu edelim insanları.

Oturursunuz, ucundan birazcık bundan, ucundan birazcık ondan, ucundan birazcık şundan, sizde aç kalırsınız, ev sahibi de; "bu kadar yaptım, kim yiyecek bunları? Bunlar da hiç birşey beğenmiyorlarmış meğer". Herkes mutsuz olur, siz sofradan aç kalkarsınız, bu arada tabakta da yemeğin bir kısmını bırakırsınız, çünkü hepsini bitirmek olmaz, ayıptır. Anneniz size küçükken öyle öğretti. Siz mutsuz olursunuz, siz aç kalkarsınız, ev sahibi daha mutsuz olur, bir de o kadar yemek çöpe gider!

Ondan sonra dersiniz ki, bereket hiç kalmadı, nasıl olsun ki bereket? Sunulana bile evet diyemiyorsan, öbürünü "allahaşkına yiyin, ne olur ye, bak lütfen ye, ölümü gör ye", demek zorunda bırakıyorsan, bu bir oyun. Oyun olduğunu iki taraf da bile bile yine oynuyorsa, mutluluk bulunamaz, mutluluğun olmadığı yerde bereket niye olsun?

Ben kimseye; "Allahaşkına ye, ne olur ye".. yapmıyorum, siz de yapmayın, saygılı olun. Böylece diğeri de açsa, yemesi gerektiğini öğrensin. Böyle olun ve böylece Dünyayı daha yaşanılır bir hale getirelim. Paylaşmanın gerçek anlamını yeniden düzenleyelim, yeniden öğretelim insanlara. Biliyorduk, tekamüle devam edebilmek için önce enerjimizi ve bildiklerimizi aşağı çekme ihtiyacımız nedeni ile unuttuk. Şimdi tekrardan hatırlıyalım, hatırlatalım, genişletelim lütfen.

Yemeklerden önce dua etmek.

Özellikle budist geleneklerinde mutlaka bütün yiyecekler önce kutsanır, sonra yukarıda bulunan bütün varlıklar, cennetteki bütün anneler babalar, öğretmenler, buddalar, gurular, askerler kumandanlar, herkes davet edilir, denir ki; yemeğimizi ve içeceğimizi lütfen kutsayın sonra önce siz buyrun. Sonra da kendileri yerler. O zaman şu kadarcık az yemekle, bir bardak suyla doyar kalkarsın, bereketi olur. O yüzden paylaşmak güzeldir. Çünkü siz kendi sofranızı açtığınızda, orda bulunan herhangi bir insan ile yiyeceğinizi paylaştığınızda, "bu benim içimdeki Tanrısal, senin içindeki Tanrısalı onurlandırıyor, gel yiyeceğimizi birlikte paylaşalım, bereketi artsın" anlamına gelir.

Şimdiki zamanda, herşey çok pahalı, hayat çok zor, paylaşımlar giderek azalıyor. Bizler yeniden hayatı düzenleyen bir öncü grup olarak, paylaşımı arttırmak durumundayız. Bunu yaparken, yine diğerinin seçimlerine saygılı olmayı unutmamalıyız.

Annenizin size olan sevgisi nasıl idiyse, siz diğerlerine öyle sevgi verin. Anneniz de yeri geldiğinde, "yemiyormusun, o halde aç kaldın". "Ben şimdi yemek yemek istemiyorum" demenize saygı duydu aslında, hernekadar kendince ceza verdiyse de. Siz de diğerlerine böyle davranın. O zaman gerçek merhamet, o zaman gerçek şevkat duygusuyla diğerine yaklaşmış olursunuz. Çünkü Annenin çocuğuna olan merhameti ve şevkati, hatasız ve kusursuzdur. Anne daima esirgar ve daima bağışlar.

Unutmayın, merhamet etmek, acımak demek değildir, şevkat duymak; „ben senden daha iyi biliyorum, seni göğsüme alırsam, iyileşirsin“ anlamına gelmez. „Göğsüm sana herzaman açık, istiyorsan gelebilirsin“ diyeceksin. „Sofram sana herzaman açık, buyur ye“. Yerse keyifle, yemezse keyfi bilir.

Acımak, „ben senden daha üstünüm demektir.“ Şevkat ve Merhamet gerçek anlamda empati kurabilmek ve o empati aracılığı ile, diğeri için, onun talepleri doğrultusunda birşeyler yapabilmektir. İkisini birbirinden ayıramadığınız zaman, veren taraf olsanız bile, mutlaka bedel ödersiniz. Kimse sizden kar etmek için fedada bulunmanızı istemiyor. Sizden istenilen tek bir şey var; karşınızdakini gerçekten anladığınız için, onun ihtiyaçlarına ve onun seçimlerine saygılı davranmak. Acıdığım için değil, onun da benim bütün diğer yansımalarımdan bir tanesi olduğunu bildiğim ve ondaki iyileşmenin bana da yarar sağlayacağını gördüğüm için yapıyorum.

Şifacılık, içindeki herşeyi bilen parçaya ulaşmak - ona güvenmektir

Ben böyle oturduğum yerde birşeyler - çalışmalar yaparım, kendi kendime yaparım kimsenin haberi olmaz. Ya da etrafımdaki yakın insanlarla paylaşırım. „Valla böyle birşey yaptım, Allah büyüktür, hayırlısı Allahtan görüceğiz“, derim. İki ay sonra, üç ay sonra, sonuçlar ortaya çıkmaya başlar. Ben bir kişiye çalışırım, o bir kişiye çalıştığım konuyu, on - 15 - 20 - 25 kişide sonuçlarını görürüm. Neden? Herkes birbirinin aynısından ibaret! Benim içimdeki Tanrısal, senin içindeki Tanrısallığın ne ihtiyacı varsa, hepsini bilir. O yüzden şifacılık yapabilir insanlar, yoksa yapamayız. Şifanın tamamı Allahtan geliyor, biz sadece aracıyız. Ama aracı olabilmemiz için bile, önce karşımızdakini anlamamız lazım.

Karşımızdakini zihnen anlamak mümkünmüdür? Hayır, nasıl olabilir ki böyle birşey? Bilen parçaya ulaşmayı öğrendiğinizde, o parça size söylüyor. Siz de zaman içinde o’na güvenmeyi öğreniyorsunuz. Bunu zihnin mi söylüyor, karnın mı söylüyor, hücren mi yöylüyor, „şizofrenmiyim ben“ demeden, o söyleyen parçaya güvenmeyi öğreniyorsunuz. O güven kurulduğu zaman, işte o gün şifacı olabilirsiniz. Ondan önce şifa yapamazsınız demiyorum, ancak derin şifalara geçemezsiniz. Derin şifa içinizdeki tanrısal ve herşeyi bilen parçayla doğrudan bağlantıda olabildiğiniz zaman mümkün. Bu da zaman gerektiriyor. Çünkü hepimizin içinde az ya da çok, güven problemi var.

Bir yandan herkes “aman Tanrım, yüce Yaradan, Allahım“, diye kendi inancına göre bir şey söylüyor, öbür yandan „o beni görmez ki“ diyor.

Burada şu anda 25 kişi kadar insan var herhalde. Herkese mi çalışma yapılacak? Hayır! Fakat herkes bu çalışmadan bir pay alacak. Çalışma yapılmayacak olsa bile, hiç bir temsilcilik de gelmese, sırf izledikleri, içerdeki tohumları, destekliyecek olduğu için, yine şifa gelecek insanlara. Bu o içimizdeki herşeyi bilen Tanrısal parçanın görevi zaten. Bu görevi artık daha fazla severek üstlenme zamanı geldi arkadaşlar. Bana ne ya.. ben mi kurtarıcağım diye bir şey söyliyemeyiz.

Bir ay kadar önce yaptığımız bir dizilimde, Milano’nun Domo kilisesinin altındaki mezarlık meydanı, dizilimde karşımıza çıktı. Güzel ne yapacağız? Bütün o meydanı tarihinin başlangıcından bu güne kadar, tamamıyla arındırttılar bana. Ve sonra da görev geldi, dediler ki her ay bir tane, ya bir kilise, ya bir şapel, ya bir katedral, ya da bir şato avrupada, temizleyeceksin, tam burada yaptığın gibi. Nasıl yapacağımı öğrettiler, tam burada yaptığın gibi yapacaksın dediler. Kim dedi?,.. işte o içimdeki Tanrısal parça dedi; „bu avrupadaki ekonomik karmaşa sebebi burası - bunlardır, bunlar arındıkça, tüm Dünyanın ekonomisi iyileşecek, bu görevi de sana veriyoruz“ dediler.

Bunun için birisi bana ne para verecek, ne pul verecek, kimsenin bana bir şey vereceği yok yani. Oradan birşey verirlerse verirler, vermezlerse vermezler, orasını ben bilmiyorum. Ben sadece peki dedim, kabul ettim yüreğime koydum dedim ve yapacağım dedim. Neden? Dünyanın barışı, beni de olumlu etkileyecek, benim de kazancım barış olacak, daha ne olsun. Dünyanın barışı, Dünyanın ekonomisinin düzelmesidir, Dünyanın ekonomisinin düzelmesi, insanlığın birbiriyle olan haset ve kıskançlık yaratan duygularından biraz daha arınabilmesi demektir. Eğer buna küçücük de olsa bir katkım olacaksa, ne olacak ayda bir tane şapel temizleyiveriyim birşeyolmaz. Dinlerseniz sizlerin de muhakkak yapabilirliklerinize uygun görevleriniz gelir. İşte şevkat ve Merhamet bunları sevgi ile kabul etmektir. Bana ne ya.., ben mi düşünüceğim dememektir.

Zihnimiz yolunu bir kere şaşırırsa, en düzgün sistemin içinde bile, korkularına yenilerek, yalnış adımlar atabilir. Biz fikrimizi de artık doğru sözcüklerle ifade ediceğiz ki, enerjiyi neye yönelttiğimiz belli olsun. Herzaman söylediğimiz bir şey var; „niyet enerjinin yakıtıdır“. O bizim şehit dediklerimizin hepsine aslında „savaş kurbanı“ demek lazım. İnsanlar altına zaten girecekleri topğrağı korumak için, ölmek zorunda bırakılıyorlar. Kim tarafından? O topraktan gelecek olan paraya aç gözlülükle saldıranlar tarafından. Bu gün ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılı durum nereden kaynaklanıyor? Kendi ülkesindeki kaynakları yetersiz bulduğu için, yarınından endişe edenler, bizim ülkemizdeki kaynaklara sahip çıkma arzusundan çıkıyor. İnsanlardaki bu bilinci değiştirebilirsek, birbirimizle savaşma ihtiyacımız olmaz.

Savaş mülkiyetle aynızamanda ortaya çıktı. Öncesinde insan sadece avcıydı; gidiyordu aynı aslanın kaplanın, ya da başka avlanan hayvanların yaptıkları gibi, ihtiyacı kadar avlanıyordu. Bu gün bunu bulduk, bunu yedik Allaha çok şükür diyordu. Kalkıyordu yola devam ediyordu, yarın yine acıktığında, biryerde yine bir rıskının olacağını biliyordu. Ne zaman yerleşiklik başladı, o zaman kaynakların anlamı - önemi, o zaman azlık bilinci - yokluk bilinci yükselişi başladı. Savaş, tamamen ilk savaştan son savaşa kadar hepsi emperyalist düşüncenin Dünya üzerindeki tezahürüdür. Savaşın amacı ne olursa olsun, size ne olarak gösterilmiş olursa olsun, bizim tek ihtiyacımız barıştır. Barışın olması için de eski savaş anılarını arındırmak gerekir. O anlamda söylediğimiz o yerleri arındırmak şart.

Ben bir sene boyunca her sabah kalktım, ölmüş ışığa gidememiş varlıkları ışığa yolladım. Bir yıl boyunca her sabah yataktan kalkıp, elimi yüzümü yıkıyıp, ondan sonra "bir dakka bu gün hangi grup acaba, ne model bir grup gelecek acaba, şimdi onları ışığa göndereceğiz" diyip, gün içinde binlerce, bazen onbinlerce, bazen yüzbinlerce, ışığa gidememiş varlığı Dünya üzerinden ışığa yolladım. Böyle bir görev geldi zamanında bana. Sonunda spatyo boşaldı. Yani içinde insanların - ölü insanların kaybolduğu o tünel boşaldı ve kapandı. Şimdi geçiş doğrudan oluyor, artık spadyomdan geçmiyor insanlar, doğrudan ölüyor ve ışığa geçiyor.

Şimdi de bizim yarattığımız suni ışıklar yüzünden, ruhlar kayboluyor ışıkların içinde. Projektör yakıyorlar mesela böyle sabaha kadar bir yerde kocaman, ruhlar giderken ayırt etmesini bilemiyor, o durumdayken zihin devrede olmadığı için, projektörün ışığına kapılıp yokluğa gidiyor. Tekrar arıyoruz buluyoruz, tekrar normal ışığına gönderiyoruz. Böyle garip işler yapıyorum ve onların acısının nasıl bir şey olduğunu size anlatamam. O kadar acıyorki gaddarlaşıyorlar. Siz ona yardım için gittiğinizde, onu ikna edemezseniz, size saldırıda bulunuyorlar. Ama ben artık yapa yapa, işi çok kolaylaştırdım; „kalabilirsin bana ne, keyfin bilir, o zaman burada kal“ diyordum. „Kal burda, canın isterse, hapis burası, otur istediğin kadar hapiste“. „Canın ne zaman isterse haber ver“ diyordum. Bakıyorum hareketleniyorlar. Bayağı artık otomatiğe bağladık, artık çok güzel ölülerle sohbet ediyorduk. Şizofrenim diyordum inanmıyorlardı bana.

Merhamet, orda o ölünün acı çektiğini gördüğün zaman, „ben gitmiyeceğim, sana inanmıyorum“ dediğinde, buna saygı duymaktır aynızamanda. Ve yaşadığımız alanlar çok sayıda, biz insanlar dünyaya gelmeden önce de gelmiş varlıklığın, gidememişleriyle dolu. Çok karmaşa o yüzden Dünya. Şimdi onları arındırıyoruz.

Merhamet sözcüğünün, şevkat sözcüğünün daha derinden anlayabiliyorum o yüzden. O yüzden de sizlerle ısrarla bunları paylaşıyorum. Acırsanız acınacak hale gelirsiniz, merhamet duyarsanız, hızlıca yükselişe geçersiniz. Merhamet ve Rahim aynı sözcükten geliyor, aynı kökten geliyor. Ve Rahim hem esirgeyen anlamına geliyor, hem içinde besleyen büyüten anlamına geliyor.

Merhamet etmek, diğerini sakıncalı durumlardan esirgemek, aynızamanda kendi sahip olduğun kaynaklarla, destekliyerek, gelişmesinde katkıda bulunmak demektir.

Zeynep Sevil Güven)

Kaynak:
www.youtube.com/watch?v=Qk34F_kl8kA


sarı çizgi

Merhamet - Eckhart Tolle

Merhamet, sizin ve diğer yaratıkların arasında derin bir bağ olduğunun farkındalığıdır. Ama merhametin, yani bu bağın iki yanı vardır. Bir yanda siz hala burada fiziksel bir beden olarak bulunduğunuzdan, fiziksel formunuzun incinmeye açıklığını ve faniliğini hisseder ve her canlı ile paylaşırsınız. Bir dahaki sefere, "benim bu insanla hiç bir ortak yanım yok" dediğinizde, ortak bir hayli şeyinizin bulunduğunu hatırlarsınız. Bundan kısa ya da uzun bir zaman sonra her ikinizin bedeni de bir kadavraya, sonra bir toz yığınına, sonra da bir hiç'e dönüşmüş olacak. Bu insanın aklını başına getiren ve kibrini kıran bir idraktır.

Bu olumsuz bir düşünce midir?

Hayır sadece bir olgudur. Ona neden gözlerimizi kapamalı ki? Bu anlamda, sizinle diğer yaratıklar arasında tam bir eşitlik vardır. En güçlü spiritüel uygulamalardan biri, fiziksel formların faniliği üzerinde derin bir meditasyon yapmaktır, bu meditasyona derinlemesine girin. Ölmeden ölmek dediğimiz bu pratik uygulama, fiziksel bedeninizin çözülüp dağıldığını ve yok olduğunu algılamaktır. Ancak siz hala oradasınızdır, bu sizin ölümsüz mevcudiyetinizdir. Bu parlak ve tamamen uyanık bir mevcudiyettir. Gerçek olan hiçbirşey ölmemişir, sadece isimler ve illüzyonlar ortadan kalkmıştır.

Gerçek doğanızın idraki olan ölümsüz boyut, merhametin öbür yanıdır. Derin bir hissediş düzeyinde siz şimdi sadece kendi ölümsüzlüğünüzü değil diğer yaratıkların da ölümsüzlüğünü görüp kabul edersiniz. Form düzeyinde siz faniliği ve varoluşun geçiciliğini paylaşırsınız. Varlık düzeyinde siz ebedi parlak yaşamı paylaşırsınız, bunlar merhametin iki veçhesidir.

Üzüntü ve sevinç olguları, yani görünüşte zıt olan hisler, merhamette birleşip, derin bir iç huzura dönüşür, bu Tanrının kendi içinizde olan mevcudiyeti ve huzurudur. O insanların hissetmeye muktedir oldukları en asil hislerden biridir, ve büyük şifa ve dönüştürme gücüne sahiptir.

Ama az önce tarif ettiğim şekliyle gerçek merhamete henüz çok az rastlanır. Bir başka varlığın ızdırabını derin biçimde hissetmek, paylaşmak, yüksek derecede bilinç gerektirir. Ama bu merhametin sadece bir yanını gösterir. Gerçek merhamet, empati, sempati, üzüntü ve ebedi yaşam sevincinin birleştiği, tüm formların ötesinde kendini gösteren, en yüce duygu olan sevgi'dir. (Eckhardt Tolle)


sarı çizgi

Empati nedir?

Duygusal ve sosyal zekânın en önemli bileşenlerinden birisi olan empatinin sözlük anlamına baktığımızda; kendimizi bir diğer kişinin yerine koyup, onun gibi hissedebilmek ve düşünebilmek olarak tariflenir. Latince’deki “iç, içine, içinde” anlamına gelen “em” öneki ile, Grekçe’deki “duygu/acı algılama” anlamına gelen “patheia” sözcüğünden türetilmiştir. Empatinin üç önemli aşaması vardır, önce gözlemleme sonucunda “o”nun gibi bakabilmek, sonra “o”nun gibi hissetmek, son olarak da “o”na bunu ifade edebilmek.

Empati kurmak, ilişkileri oluşturmakta ve sosyalleşmede doğru kullanılması gereken önemli bir özelliktir. Doğru dozda empati sahibi olmak, hem özel, hem sosyal, hem iş ilişkilerinde başarıyı sağlayan faktörlerden birisidir. Genellikle anlaşmazlıklar esnasında dile getirilen klasik bir cümle vardır: ”Beni anlamıyormusun?” Bu cümlenin söylenişiyle biten ya da çıkmaza giren pek çok ilişki vardır. Karşılıklı sevgi ve uzlaşma isteği olmasına rağmen, ortada bir anlayamama problemi vardır. Bu anlayamama ve algılayamama sorununun temelinde yatan eksiklik, aslında empatinin doğru kullanılmamasıdır. Ya kolayına kaçar ve yalnız kendi gözlüğümüzden bakmayı seçeriz, ya da empati kurmayı gerçekten bilemeyiz.

Temelde ya empati yokluğundan, ya da fazlalığından doğan farklı durumlar, empatinin dengelenmesi ile kolayca çözümlenebilir. Empatinin dozu açısından bakıldığında, az empati yapan kişilerin, genellikle yalnız kendi doğrularını kabul ettiklerini, bir diğerine kabul ettirmekte güç kullandıklarını, kuralcı, sert ve prensipli göründüklerini söyleyebiliriz.

Yüksek empati sahibi kişiler ise, yoğun duygusallığa sahip olanlardır. Bu nedenle karşılarındaki kişinin acısından ve kötü talihinden etkilenirler. Bu insanlar bir kitabı sadece okumazlar, yaşarlar; dolayısıyla etraflarına duyarlılıkları artar. Güçlü bir karakter ve savunma mekanizması, zarar görmelerine engel olabilir. Bu tür insanların pek çok özellik ve kabiliyetinin yanı sıra, fazla empatiye sahip olduklarından, kendi öz haklarını gerçek anlamda koruyamamış olduklarını tespit etmek mümkün.

Genel tariflerin ve psikolojik empatinin dışında, empatinin çoğunlukla telepati ile iç içe geçmiş parapsikolojik alt durumları ve özelleşmiş empati olguları vardır. Çoğu zaman birer fenomen olarak tanımlanmaya uyan bu özel durumlar, sanılanın aksine pek çok bilimsel araştırma alanının içinde kendine yer bulur. Bilinç-düşünce-irade-kader ve hatta akıl okuma olgularını yakından ilgilendiren ilginç araştırmalara her gün yenisi ekleniyor. Taklitçi Hücreler: Ayna Nöronlar

İnsan bedeninin ve beyninin bir örneği, empatide olduğu gibi keşfedilmesi gereken milyonlarca faaliyeti vardır. Gülmek, esnemek, ağlamak, karamsarlık, neşe, coşku, hüzün vb. gibi pek çok davranış ve duygu biçimi insanlar arasında kolayca yayılabilen ve taklit edilen duygulardır. İşte bu gibi sorulara cevap aramak için yapılan bir araştırmada, on yıl öncesine kadar bilinmeyen bir nöron yapısı keşfedildi.

İtalyanın Parma Üniversitesi’nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi 1996 yılında, makak maymunun beyninin ön lobunda ‘ayna nöron’ adını verdikleri değişik bir motor nöron hücresi keşfettiklerini duyurdular. Yakın zamana kadar, motor nöronların yalnızca salgı bezleri ve kas devinimlerini denetleyen uyartıları gönderen sinir hücreleri olduğu sanılırdı. Bilim adamları beyin hücrelerini, nöronları test etmekteydiler ve maymunlar ne zaman bir fıstık alsalar, nöron aktivitelerinden tespit edilmiş özel bir ses duymaktaydılar. Daha sonra bir gün maymunlar hareket etmeden dururlarken, bir bilim adamı fıstıklara uzandı ve maymunun nöronu sanki kendileri uzanıp alıyormuşçasına aynı aktiviteyi gerçekleştirdi. Bu durum bir şeyi açıklığa kavuşturmuştu: “Bir şeyi görmek ve bir şeyi yapmak aynı şeydi.” Yani, bu nöron birisini bir şey yaparken seyrederken, sanki kendisi yapıyormuş gibi aktive olmaktaydı.

Bu nöronlar tabii ki insanlarda da mevcut. Katıla katıla gülen bir kişiye bakarken, kendimizi alamayıp bizde gülmeye başlarız. Bunun gibi gerginlik, gerginliği; neşe, neşeyi bulaştırır. Çevremizde biri esnese, çok geçmez tek tük başka esneme sesleri ardı sıra dizilir.

 Sonuç olarak empati, hayatımızın pek çok alanında doğru dozda kullanılması ve geliştirilmesi gereken bir yetenekdir. Azlığında duyumsamazlık, egoizm, iletişim sorunları, vicdansızlık, utanmazlık gibi hiç de istenmeyen negatif psikolojik olgulara neden olur. Gereğinden fazla ve tek taraflı kullanıldığında kişisel başarısızlık, yalnızlık, mutsuzluk gibi duygularla yaşamaya mahkum edebilir. Dozunda kullanılıp, geliştirildiğinde, başarı ve çekicilik getiren bir sürü yeteneğe sahip olmayı sağlar.

Empati hemen her ilişkide hüküm sürer. En güzel aşklar empatinin gelişmesiyle zirveye çıkar ve uzun süre yaşar. Empatisiz, ya da tek taraflı empatinin olduğu aşkın en tutkulusu bile bitmeye mahkumdur. Empati olmadan, oyun bile oynayamayız. Sanatçı kurduğu empati yoluyla, yapıtını ortaya koyar. İzleyici, bu yapıtla kurduğu empati sayesinde baştaki yaşanmışı yaşar.

Utanç, mahcubiyet duygularının haysiyet, şeref duyumlarının ardında da empati vardır. Belki en çarpıcı olanı, kendimizde bir başkasını yaşatarak, bu bölünmenin, aynı konuda karşıt duygular yaşamamıza yol açmasıyla vicdanı olanaklı kılmasıdır.

Empatinin yanlış kullanılmasıyla; kendimizi birbirine yürek kapılarını kapatmış, kimliğinin ve egosunun ötesini duyamayan, her türlü ilişkisinde başarısız, yada sürü psikolojisinin tekdüze boyun eğmişliğinde kaybolmuş bulabiliriz. (Kaynak: indigodergisi.com)