Bayrak Bayrak
Free counters!

Can Yücel Şiirleri

Öyle sabah uyanır uyanmaz fırlama

Can Yücel

Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine, Bak güzelim kahvaltının keyfine.

Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin.

Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.

Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla.

Ohhh şöyle bir hafifle, bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de.

Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık, yağmur varsa ıslan,
güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa.

Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak,
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa,
çocuk görürsen yanağından makas al.

Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde, kimler kapını tıklattı?

Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara,
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor.

Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.

Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun,
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun.

Saklama tabakları, bardakları misafire,
Sizden alâ misafir mi var dünyada.

Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil, şöyle keyife keyif katar gibi,
lezzete lezzet katar gibi.

Eksik bıraktıklarını tamamlar gibi, tadına var akşamının,
Gece evinde, dostların olsun,
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun.

Arkadaşım hayat bu, daha ne olsun?
Ama en önce illa ki sağlık olsun!

Başka türlü bir şey

Bir başka yolculuk dalından düşmek yere,
yaşadığından uzun bir tatlı yolculuk, dalından inmek yere.

Ağacın yüksekliğince, dalın yüksekliğince rüzgarda,
ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilliğince.

Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim,
rengi başka, tadı başka..

Bi damlacık

Bir sen eksiktin ayışığı

Bi sen eksiktin ayışığı,
Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!

Bu kadarcık

Ben de olsam onlara daha ne verebilirim ki,
Musluktan taşan su seslerine karışan,
O cıvıl cıvıl seslerini cankulağıylan,
Dinlemekten başka?

Buluşmak üzere

Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın,
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına,
İşte o evin kapısında bulacaksın beni,
Diyelim için çekti bir sabah vakti,
Erkenceden denize gireyim dedin.

Kulaç attıkça sen,
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan,
Ege denizi bu efendi deniz,
Seslenmiyor,
Derken bi de dibe dalayım diyorsun.

İçine doğdu belki de,
İşte çil çil koşuşan balıklar,
Lapinalar gümüşler var ya,
Eylim eylim salınan yosunlar,
Onların arasında bulacaksın beni.

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya,
Çakmak çakmak gözleri,
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı,
Herkes orda sen de ordasın.

Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından,
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim,
Özgürlüğe mutluluğa doğru,
Her işin başında sevgi diyor,
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili,
Bi de başını çeviriyorsun ki, Yanında ben varım.

Büyük can dedi ki

Denli

Mineli fincan elinde, kıraathanesine,
Yeats ile Pavese'nin,
buyrun...

Dönis ki güzel'in sevgilisi, görmedim dişçiymiş keriz,
kıskancımın dalgaları içinden, kalan iki köpek dişimi,
damat, siz çeker misiniz?

Deniz ki gülerle güzelbahçe'deydik, patladı eşek imbatı,
bu poyraz lekesi, bu liken, dönünce dehşet lodosa,
huu dedim, huhuu, secdeyettim laciverdiye.

Deniz ki Hemingway'den mürebbiye,
saldı mıydı üstümüne aslanlarını,
göynümüzün en hayvan hayvanat bahçesinden,
en LİYON'suz yeleleriyle.

Aslan olalım hepimiz, öfkesiz sevgi,
denizsiz kara, erkeksiz karı,
eteksiz erkek, olmayalım, öyle ölmeyelim diye.

Dostum Samaripaya mektup

Baca değil, buhardan alt katta da o dumanın ısıttığı suyla,
sakız gibi bir kız yıkanıyor ve sakız adası gibi köpükte,
yuvarlanıp gidiyor göğüsleri..

Sevgili dostum, öyle göreceğim geldi ki seni,
burnumda tütüyorsun. Ha, onu soracaktım,
sen hiç "lohuk" yedin mi?
Ben ki tatlı sevmem, nefis bişey.

Eğer

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp, sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular,
aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi,
hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son,
ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi,
kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi,
yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı,
her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde; "onca ayrılığın birinci dereceden failidir"
..denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde,
amaçsız gezintilerle,
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse?...

Evet Sevgili,
kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa,
tanıklık etmiş olmasalardı eğer.

Ellerimde bir göztaşı

Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mı,
ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç,
kırılmaz bardaklar gibi, tuzla buz olacakmış,
ne zaman boğulsam, böyle yosun kokuyordu ışık.

Sabahçı kahvelerde bir çiroz ötüyordu,
ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri,
böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler,
uyuklar gibi üstünde mermer masaların.

Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış,
yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında,
öbür tahtalara, öbür insanlara doğru,
cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum.

Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu,
ağardım, nişanlayınca gece ve yavrulayan yalnızlık,
ya da ilk insanın doğdugu, öldüğü dağdi Moby Dick,
nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan.

Çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu,
alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri,
dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde,
ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum.

Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu,
açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.

Halime tercümandım

Beyazıt kulesiydim, hem kumkapıdaki yangın,
arap itfaiyeciynen, kendi derdime yandım.

Pir Sultandım abdaldım, düz rakıya dadandım,
çekip çekip kafayı, anacığımı andım.

Banazdaydı bazlamam ve radyodaki reklam,
yaşamı yandaş sayıp, bana bir ekmek bandım.

Arşa vardı feryadım, firazda kör kadıydım,
kararsızlıktan cayıp, katlime karar aldım.

Gül benizli isyanım, eksi çıktıkça kanım,
arta durdu bicanım, ben ölsem ölsem bile,
dipdiri o sol yanım.

Hayal oyunu

Bir masada karşı karşıya,
seyrederken dudaklarını senin,
dile gelmiş ilk Türkçeydik, henüz başlamış kül rengi bahar,
ne savaş, ne barıştık biz.

Bu dünyaya yeni gelmiş bir diyar,
manolyaya gece konmuş kumrular.

Herşey sende gizli

Sevdiklerin kadar iyisin,
nefret ettiklerin kadar kötü,
ne renk olursa olsun kaşın gözün,
karşındakinin gördüğüdür rengin.

Yaşadıklarını kâr sayma,
yaşadığın kadar yakınsın sonuna,
ne kadar yaşarsan yaşa,
sevdiğin kadardır ömrün.

Gülebildiğin kadar mutlusun,
üzülme bil ki, ağladığın kadar güleceksin,
sakın bitti sanma her şeyi,
sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer,
ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın,
bir gün yalan söyleyeceksen eğer,
bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın,
unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın,
ve güçlü hissettiğin kadar güçlü,
kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.

İşte budur hayat,
işte budur yaşamak,
bunu hatırladığın kadar yaşarsın,
bunu unuttuğunda,
aldığın her nefes kadar üşürsün,
Ve karşındakini unuttuğun kadar,
çabuk unutulursun.

Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
bebek ağladığı kadar bebektir,
ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
bunu da öğren,
sevdiğin kadar sevilirsin.

İkimizin arasında

Bir gün şayet boynumda yem torbası hayallerim asılı,
bir gün şayet samançöpü bir sokak dişlerim arasında,
canevinin önünden geçersem,..

Anlatırım nasıl nerde,
bir ulu çınara takılı bir kuyrukluyıldız,
bir yeşil telaşta çırpınan ışığımız,..

Anlatırım nasıl nerde,
sonra eğilir kulağına derim:
Bekle.

Çocukken kaçırdığım uçurtma dönsün gelsin,
hele çarpsın,
bu çerçi yükü şehirlere,
hele ürksün fincancı katırları.

Kayıp çocuk

Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,
ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma,
gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,
ilk defa görmüş gibi dünyayı,
bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi,
hatırlamam artık değil mi, dostlar,
hatırlamam artık garipliğimi.

Lapacı

Ayaklarım donuyor,
içim öyle eziliyor ki,
bir tabak lâpa olsa şimdi,
anamın hanımelleriyle pişirdiği,
akpak ve onun elleriyle sıcak,
bir tabak lâpa olsa,
anamın pişirdiği,
bir tabak lâpa, lâpa ...

Olmayacak da olsa, ne güzel Dua..

Martılar - Denizin sokak çocukları

Bir sarnıç gemisi diyecekler alev almış,
boğazın iki yakasından.

Oysa bir gaz tenekesiyle bir şişe mavi,
gelişi güzel mi güzel bir ocak,
suların ortasında sevgili öfkemle benim,
yanacak bahar erişinceye değin,
soğuktan morarmış kanatlarını,
ısıtsın diye martılar,
martılar ki, sokak çocuklarıdır denizin.

Maskulinizm

Onlar uyandırdılar beni çocukluktan,
Erkek olup üstlerine çıkayım diye.

Bu öyle bir esatır ki,
hem yesir tüccarı olacaksın, hem yesir.

Ve vücutlarının akkağıtlarına
yazdığım o şiir değil, med-cezir.

Kadınlar doğurdular beni
bağıra bağıra,
gine onlar öldürecekler beni aşktan,
bağırta bağırta.

Öyle bir serindin

Ne güzel şey sivil denmesi çıplağa,
ve gün açık penceresinden meselerin,
yamacın kuytusuna sokulmuş mavi,
ufacık bi parça deniz gibiydin.

Şipka biberleriyle konmuş okulun camlarına,
arnavut köyünün o muhacir güneşi,
işte sen öyle bi cumartesiydin,
sahanlıkta saçlarını tarıyor kızlar.

Raylar ondan böyle kıvılcımlanıyor,
köşeleri dönerken, önlükleri altından,
dünyaya başlar gibi aybaşlarının kokusu,
kalkan al tıramvaydın ergenlik durağımdan.

Meyvahoşun orda bir sabahcı kahvesi,
gün ağarmıştı ama ben günaydın demedim,
işte sen öyle ışıklı bir yerdin.

Bilmiyordum hiç burda bir fırın olduğunu,
diz çöktüm asfalta, baktım aşağı, üüüü'üh!..

İşçiler ateşler ay çörekleri,
ve kılıç gibi taze ekmek kokusu,
dağıttık evvel-allah yalnızlıkları.

Yaşamak düğünse, sen orda gelindin,
seni soydum güler, dünyayı giyindim.

Özledim seni

Çok sık birlikte olmasak bile,
benimle olduğunu bilmenin,
bunca zamandır içimi ısıttığını,
yeni yeni anlıyorum.

Yokluğunu hatırladıkca,
yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp,
mütemadiyen bir boşluğa,
sabahları seni okşayarak başlamaları,
akşamları her işi bir kenara koyup,
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum.

Oynaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü,
nasılda serttin başkalarına karşı,
beni savunurken.
ve ne kadar yumuşak,
bir çift kısık gözle kendini,
ellerimin okşayışına bırakırken.

Gitmeni asla istemediğim halde,
buna mecbur olduğunu görmek,
ve sana bunları söylemeden,
"git artık" demek.

"Beni ne kadar çabuk unutursan,
o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa",
demek sana nede zor.

Seni görmemek,
ve belki yıllar sonra karsılaştığımızda,
bana bir yabancı gibi
bakmanı istemek
senden yeni bir sevdayı,
yasakladığım kalbime söz geçirmek.

Sakız ağacı

Titreşirdi rüzgarla güneşli yaprakları,
ömür sürdü öyle hoşnut dünyasından,
aydınlıktan uyku tutmazdı bazı gece,
motor sesleri duyulurdu uzaklardan.

Tanrı adın işitmedi ömründe,
inanmadan da madem yaşanıyor diye,
rüzgarlı bir kıyıda, sevinç içinde,
yaşamak dururken düşünmek niye?

Anmadı geçenleri bir defa bile,
ne uğraşır mesut olan gelecekle?
Bir avare misali, günü gününe,
o bir sakız ağacıydı, yaşadı sade.

Can Yücel:

Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı.

Askerliğini Kore’de yaptı. 1952’de Türkiye’ye döndükten sonra, bir süre Bodrum’da turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.

Son yıllarında Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.