İletişim, Anlama, Konuşma, Savunuculuk

Konuşmak ve iletişim kurmak

Ne dediğinizi biliyor musunuz? Elbette biliyorsunuz, yoksa söylemezdiniz, değil mi? Ama belki sizin söylediğinizle, karşınızdakinin algıladığı aynı şey değil. Demek istediğinizin anlaşılıp anlaşılmadığını saptamanın yolu, aldığınız yanıta kulak vermekten geçer. Kurduğunuz iletişim, hem ulaştırmayı amaçladığınız mesajdan, hem de aldığınız yanıttan oluşur. Kişiler arası iletişim, mıknatıs gibi, iki kutupludur: siz ve ben; mesaj ikimizin arasında gelip gider ve sizin demek istediğiniz, ifadeniz, benim ondan ne anladığımla doğrudan ilişkilidir. Böylece kişiler arası iletişim, karşılıklı bir değiş-tokuştur.

Günümüzde giderek yükselen bencillik ve narsizim, öncelikle çıkar ve güç isteğine dayalı hareket etme güdüsünü tetiklemiştir. Tahmin edileceği gibi, kendine dönük olan bu yapı, başkalarını anlamayı güçleştirir. Ancak iki kişinin birbiri ile sağlıklı iletişim kurması, fikir alışverişi yapması, sağlıklı tartışması için, temelde birbirini dinlemesi ve birbirini anlaması gerekir.

Düşünce ve davranışların geri planındaki nedensel ilişkileri gözlemlemeye çalışmak, hatta gerektiğinde yüzleşmek de önemlidir. Yaşadığımız duyguların çoğu belirsiz ve karışıktır. Bu duyguları derinden hissedip, yaşasak da, teşhis, ya da tarif etmekte zorlanırız. Yeni bir deneyim yaşadığımızda, bunu ancak diğer deneyim ve durumlarla bağlantılı hale getirebilirsek bir anlama sahip oluruz. Neticede yaşamak yetmez, yaşantıları yorumlamak gerekir.

İletişimin anlamı, aldığınız yanıttadır

Genellikle iyi bir konuşmacı olmanın önemi üstünde durulurken, denklemin diğer yarısı göz ardı edilir. Tek kutuplu mıknatıs olmaz, mesajı alan yoksa, iletişim de yok demektir. Konuşmacıya dinleyici, oyuncuya izleyici, bir şey yapana gözlemci gereklidir. Dinleyici yoksa, diyalog da olmaz ve bu da etkili bir iletişim olmadığı anlamına gelir. Eğer kulaklarınızı dört açmazsanız, dile getirdiğiniz konunun yerine ulaşıp ulaşmadığını kestiremezsiniz. İyi bir dinleyici kulak verirken, gözlem de yapar. Bunu oyuncular iyi bilir: Sahnede inandırıcı olmak için, repliklere tepki vermek zorundasınız, yalnız başka bir oyuncunun, ya da suflörün sözlerine değil, çevrenizde olup biten her şeye. Bu tiyatro kuralı yaşamda da geçerlidir.

Tüm dünya bir sahnedir, ne kadar etkin, ne kadar inandırıcı olduğunuz, meramınızı ne kadar kolay anlattığınıza bağlıdır. Zira aldığınız tepki, iletmeyi umduğunuz mesajın anlam bakımından yerine ulaşmadığını gösterir. Durup davranışımı irdelemek zorundayım. Kullandığım ses tonu mu yüksek, yaptığım hareketler mi, yoksa jestlerim mi, belki de çok hızlı konuşuyorum. Kim söylüyor olursa olsun, sözcükler hep aynıdır, ama verilmek istenen mesajın "nasıl" söylendiği de çok önemlidir. Sözcükler, mutfaktan köpek kovar gibi söylenirse anlamını yitirir.

Nasıl’ı bilmek, ne’yi bilmek kadar önemlidir. Büyük oyuncularla sıradan aktörler arasındaki fark buradadır. Bazı kişiler kolaylıkla ve ustaca iletişim kurarlarken, ötekilerinin meramlarını karşı tarafa bir türlü aktaramamaları da bu yüzdendir. Mesajlarını aktarmakta başarısız olanlar, niyet ile sonucu birbirine karıştırırlar. Demek istediklerini söyledikleri an, iletişimin de sona erdiğini sanırlar.

Örneğin, Ümit Gizem’e “seni seviyorum” dediğinde, onu gerçekten sevdiğini söylemek istiyorsa ve Gizem de ona,”ha, tabii, ben de seni seviyorum” derken, bunu “tuzu uzatır mısın?” der gibi bir havada söylüyorsa, Gizem’in Ümit’in mesajını almadığı ortadadır. Burada, anlaşılmadığını hisseden kişi karşısındakini suçlar: “Neyin var senin, neden sözlerime hiç kulak vermiyorsun?” Ya da, senaryo şöyle gelişebilir: Ümit eve gelir ve Gizem’e “seni seviyorum” der. Kız hiç tepki göstermez, on dakika sonra ise, “bana olan sevgini hiç açıklamıyorsun” diye yakınır. Adamın tepesi atar, “Kapıdan girer girmez biraz önce söyledim ya, derdin ne senin?” diye çıkışır.

Kız onu duymamıştır, yani duyduğunun bilincinde değildir. O anda soğan soymaktadır, gözlerinden yaşlar akmaktadır ve tek fark ettiği şey, Ümit’in kapıdan girerken keyfinin yerinde olduğudur. Adamın söyledikleri ile kızın duyduğu aynı şey değildir. Erkeğin iletmek istediği duygu algılanmamıştır. Sunduğu sevgi kabul görmemiş, hatta fark bile edilmemiştir. Gizem’in bir yaz günü akşamüstü, fırın gibi sıcak bir mutfakta, Ümit’in eski bir dostuna gönülsüzce yemek hazırlarken, aşkla meşkle uğraşacak hali yoktur. Ümit’in ona duyurmak istediği sevgisini algılamamış, ya da buna tepki göstermemiştir.

Ümit, “duymadın mı? Sana söylediklerimi dinlemiyorsun bile.” Gizem, “ne yani, keyfin yerinde de ondan böyle diyorsun. Seni hiç de kendime yakın bulmuyorum, burada olup bitenler umurunda bile değil.” Ümit’in tepesi atar. “Haksızlık ediyorsun, gelir gelmez seni öptüm, sana her zaman hislerimi açıklıyorum, senin ise hiç aldırdığın yok. Seninle aynı frekansı yakalamak için elimden geleni yapıyorum.” Gizem’in dinlediği yoktur, duyduysa bile bu, doğradığı soğanlar arasında oluşan parazitli bir ses gibidir.

“Bunun hiçbir yararı yok” der. “Ayaklarım sızlıyor; sanki ezelden beri bu kahrolası mutfakta uğraşıp duruyorum. Hava kurşun gibi ağır ve seninle aynı havayı solumadığımı, senin beni kesinlikle umursamadığını biliyorum. Senin için önemli olan sadece kendi hislerin.”

Gizem Ümit’e, aslında yolladığı mesajın yerine ulaşmadığını söylemek istemektedir, ama bunu söylediğinin farkında değildir, Ümit de, onun aslında ne demek istediğini algılamamış durumdadır. İkisi de ayrı duygusal kanallarda konuşmalarına rağmen, kendilerine odaklandıklarından, diğerinin ne söylemek istediğini anlamamıştır.

Size yanıt veren kişinin söylediklerini dikkatle dinlerseniz, mesajınızın ne kadarının yerine ulaştığını anlayabilirsiniz. Böylece, tam olarak anlaşılabilmek için, mesajınızı yeniden ve değişik bir şekilde sunma konusunda elinize yeni seçenekler geçer.

En etkin iletişim, mesajın nasıl alındığı ve algılandığını sürekli değerlendirmeniz ile olur. İletişim, ilk andan başlayarak, gönderilen mesajla algılanan arasında bir döngü oluşturur. Biri ötekini etkiler, birinin bittiği yerde öbürü başlar. Ama bundan önce, kendinizle karşınızdaki arasındaki kanalları açmanız ve bir iletişim temeli oluşturmanız gerekir. Yani, öncelikle karşınızdakinin sizi dinlemesini sağlamanız önemlidir. O kişi size kulak vermeye yanaşmazsa, ne denli parlak, göz kamaştırıcı, eğlenceli ya da çarpıcı olursanız olun önemi yoktur. Yemeğe çağrıldığında seksek oynamaya dalmış bir çocuk gibi, sizi duymayacaktır. Etkin iletişimin ana kuralı, karşınızdakinin dikkatini üzerinize çekmektir, bunun için de önce uyum sağlamalısınız.

İletişimde Savunuculuk

İletişimde en başta gelen ve bozuk bir temele oturtulmuş savunuculuktur. Savunuculuk, bireyin benlik bilincini koruma gereksinmesinden kaynaklanır. Savunmacı kişi, zihin gücünü, söz konusu olan konuyu çarpıtarak, kendisini savunmaya harcar. Konudan söz etmek yerine, karşısındakini nasıl alt edeceğine, tartışmayı nasıl kazanacağına, nasıl baskın çıkacağına, karşısındaki sözlü saldırıda bulunursa, nasıl karşı koyacağına zihnini yorar.

Bir kimse kendisini savunarak konuşursa, dinleyicide de kendi kendine savunucu bir tutum uyanır. İletişimdeki savunuculuk, kendini yalnız sözlü iletişimde değil, beden hareketlerinde, yüz ifadelerinde ve ses tonunda da gösterir. Bu ipuçları, söylenen sözlerle beraber, dinleyiciyi daha da savunucu bir tutuma sürükler. Savunuculuğu gittikçe artan kişi, karşısındakinin niyeti, değerleri ve duygularını algılayamaz hale gelir.

Yapılan araştırmalar, savunma özelliği arttıkça, iletişimdeki verimin düştüğünü, savunma azaldıkça, mesajın anlamına ve yapısına daha da dikkat edildiğini göstermiştir.

Başkalarını anlamak ve anladığınızı hissettirmek

İnsanları sevebilmenin ve onlarla iletişim kurabilmenin yolu, onları anlayabilmekten geçer. İnsanları anlamanın en önemli ön koşulu ise, empati kurmak ve böylece daha iyi anlayabilmektir. Eğer o insanın yerine kendinizi koyamaz ve onun ne istediğini öğrenemezseniz, asla onu anlayamazsınız.

Empati (eşduyum, duygudaşlık) başkaları ile olan duygusal ilişkiyi ifade eden bir sözcüktür. Kabul gören tanımına göre, bir kişinin kendini bir başkasının yerine koyabilmesi ve bu yolla onun duygu, düşünce, tutumları ve yaşantısını anlayabilmesidir.

Başkalarını anlamaya çalışmak, aslında bizim insan doğamıza uygun bir çabadır, çünkü insan, ancak insanla var olur. Karşımızdakini suçlamak yerine, sadece “ben dili” ile duygu ve düşüncelerimizi ifade edebilmeyi başarmak, kendimizi anlatabilme başarısı açısından doğru bir adımdır. Bunun yanında, bu yol, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlamak için doğru bir yol değildir. Burada “ben”i bir süreliğine terk etmek ve karşımızdaki insan gibi duyumsamaya, düşünmeye çalışmak gerekir. Bu, o insanın davranışlarını anlamak için gereklidir.

Sadece “ben” dili kullanıldığında, başkalarının önemi kalmaz, ben dilini sadece kendinizi ifade ederken kullanmalısınız. Başkalarını anlamanın yolu, bize ait olan yargılardan geçici bir süre için bile olsa uzaklaşmayı başarmaktan geçer. Fakat bu, çocuklar için geçerli değildir. Çocuklar duyguları anlamada başarılı olmalarına rağmen, empatik iletiler yapmada başarılı değillerdir.

Başkalarını anlama girişimi, gerçekten değerli bir çabayı başlatır. Kendinizi, bulunduğunuz konumu, değer yargılarınızı hatta önyargılarınızı, bazen de sizi siz yapan her şeyi, geçici bir süre bir kenara bırakmanızı gerektirir. Üstelik bu girişim asla yeterli değildir. Karşımızdakini anlamayı başardığımızda, nasıl bir tepki vereceğimizi bilmeyebiliriz. Bununla birlikte karşımızdakini anladığımızı hissettirmekte de başarısız olabiliriz. Acısını o derece içinizde hisseder ve üzüntüsünü yaşarsınız ki, ağzınızdan gayri ihtiyari şu yanlış sözcükler dökülüverir:

Takma kafana, millet neler çekiyor!

Oysa karşınızdakinin ihtiyaç duyduğu yegane şey, "seni anlıyorum" sözcükleri ve bunu ifade edebilen davranış biçimidir. Patronsanız, işçinizin isyanındaki onuru, baba iseniz, çocuğunuzun bencilliğindeki var olma savaşını anladığınızda ve anladığınızı iletebildiğinizde, savaşlar biter. Onların tek derdi, sizler tarafından fark edilmek ve anlaşıldığını hissetmektir.

Başkalarını anlamaya başladığınızda, güvensizlikler, öç alma, ya da cezalandırma arzuları kaybolmaya başlar. Hal ne olursa olsun, hepimizin başkalarını anlama becerimizi geliştirmemiz gerekir. Sessiz, saklı, veya aşikâr kavgaların, her türlü terörün, saldırganlığın, yıkıcı öfkenin, duygusal ve sosyal yaşamımızdan uzaklaşmasının belki de tek panzehiri budur: Başkalarını anlamak ve anladığımızı hissettirmek.

Başkalarını anlayabilmenin ön şartı olumlu düşünmek ve olumlu yaklaşım becerisi kazanmaktan geçer. Olumlu düşünce ve yaklaşım anlamayı kolaylaştırır, sizi bilgeliğe yaklaştırır ve rahmet kapılarının açılmasına olanak sağlar.

Tasa, kaygı ve korku olumlu yaklaşım becerilerinin engelleri olduğu gibi, anlamayı da güçleştirerek, bilgelik yolunda ilerlememize engel olur. Kendi hatalarını düzeltmeyen, kendi hatalarını sorgulayamayan ve anlayamayan, başkalarının hatalarını da anlayamaz ve düzeltmesi için öneride de bulunamaz.

Mesela oğlunuzun sigara içmesini istemiyorsanız. Ona nasihat etmek yerine örnek olmayı tercih edin. İlk önce siz sigara içiyorsanız sigarayı bırakmalısınız. Çünkü nasihatler, örnekler kadar etkili olamaz. Siz sigara içmediğiniz halde, oğlunuz sigara içiyor olabilir. Bu durumda ise oğlunuzun ilgilendiği spor dalı hakkında ve bu dalda başarılı, ya da başarısız olmuş sporcular hakkında bilgi sahibi olun. Sigara içen insanların bu spor dalında ne kadar başarısız olduklarını anlatın. O kişilerin yaşam hikâyelerini okumayı sağlayın. Çünkü arzu ve istekler davranışların kaynağını oluştururlar.

İş, ev, okul vb. alanlarda, en fazla önemsenecek hareket, başkasında kuvvetli bir istek uyandırmaktır. Her kim bunu başarırsa, Dünyayı yanında bulacak, başaramayanlar ise, hayatta yapayalnız kalacaktır.

Önyargı ile dinlediğinizde anlayamazsınız

Hiç unutmam İl Merkezine uzak bir köy okuluna teftiş için gitmiştik. Sanıyorum 2000’li yılların başı idi. Teknolojinin hayatımızın ortasına oturduğu, insan ilgi ve ihtiyaçlarının arttığı bir dönemdi. Gittiğimiz okulun bulunduğu köy, il merkezine uzaktı ama, küçük bir ilçenin yakınındaydı. Ben ve yanımdaki arkadaş öğretmenlerin köyde ikamet etmelerini istiyor, öğretmenlerin köyde ikamet etmelerinin köy halkı ve öğrenciler açısından yararlarını anlatıyorduk. Oysa köyde öğretmenlerin ikamet edebileceği ve hayatlarını rahatlıkla sürdürebileceği bir ev bulmak imkansız gibi bir şeydi. Öğretmen arkadaşlarımız internet, televizyon ve gazeteye ulaşmak istiyorlardı. En azından sabahları fırından sıcak bir ekmek alıp, kahvaltı yapabilme derdinde idiler.

Israrla ilçe merkezine geliş-gidiş yapabilmek ve ilçede ikamet etmek için izin arayışındaydılar. Biz onları doğru düzgün dinlemiyorduk bile. Hatta daha da ileri giderek, 1980’li yıllarda, yani 20 yıl öncesi, bizimde köylerde zor şartlarda öğretmenlik yaptığımızdan dem vuruyorduk.

”Biz sizden kötü şartlarda idik, elektrik, su , telefon ve yol yoktu”, ..diye 20 yıl öncesinden örnekler veriyorduk, çünkü empatik değildik. Ön yargılarımızdan ve kendi yaşam birikimimizden kurtulamadığımız için, sağlıklı bir iletişim kuramıyorduk. Oysa bizim köyde ikamet ettiğimiz 1980‘li yıllarda ne televizyon vardı, ne internet, ne de ilçeye rahatlıkla günlük geliş-gidiş yapılabilecek bir araç. Şartlar tamamen farklıydı. Biz hala 20 yıl önceki tarihsel şartlarla karar vermeye çalışıyorduk.

Beraberimdeki meslek ağabeyime sakin bir zamanımız esnasında bunu açıkladım. Her hadisenin, her talebin kendi tarihsel şartları içerisinde yorumlanması gereğini vurguladım. Sonunda öğretmen arkadaşlarımıza ilçe merkezine geliş-gidiş izni çıkarıldı.

Eğer karşınızdakini anlamak istiyorsanız, ön yargılardan ve yaşam birikiminizden uzaklaşmalısınız. Kendi yaşam biçiminiz, birikiminiz ve ön yargılarınız ile dinlediğiniz insanları anlayamazsınız. Halen çocuklarımıza öğüt vermez miyiz? ”Biz küçükken, ne defterimiz, ne kitabımız, ne de ayakkabımız vardı, sizler çok şanslısınız. Biz okula yürüyerek gelir-giderdik” gibi laflar etmez miyiz? Elbette hepimizde bu tarz davranışlar az veya çok var.

Allah aşkına 30 yıl öncesi ile, yaşadığımız yılı yorumlamak ne kadar sağlıklıdır? Biz okula yürüyerek gittik, çünkü o yıllarda araç sayısı çok azdı. Şimdi tramvay var, raylı sistem var, otobüs var, var oğlu var. Biz 30 yıl önce okula yaya gittik diye, bizim çocuklar bütün bunlara rağmen, okula yaya mı gitsin. Kısaca her mesele kendi tarihsel şartlarında ve kendi tarihsel imkanları içerisinde değerlendirilmelidir. Bunu becerebilirsek, eşimizi, çocuğumuzu, ya da sevdiklerimizi daha iyi anlayabiliriz.

Başkalarını anlamak için empati geliştirin

Günümüzün satıcılarına bir bakın. Bütün gün dolaşıyorlar, yoruluyorlar ama başarılı olamıyorlar. Çünkü hep kendi isteklerini düşünüyorlar. Tek bir istekleri var, birilerine bir şeyler satabilmek. Anlamadıkları nokta ise şudur. Biz bir şey satın almak istersek, gider alırız. Satıcı bize mal satmaya uğraştığı sırada, biz kendi meselelerimizi halletmekle meşgulüz. Oysa satıcı bize mal satmaya çalışmak yerine, malından nasıl faydalanacağımızı anlatmış olsa, bize bir şey satmak için ter dökmesine gerek bile kalmaz.

Bir baba sürekli çocuğunun yemek yemediğinden şikayet ediyordu. Annesi ve babası olarak çocuğu yemek yemeye zorluyor ve azarlıyorlardı. Babası onun yemek yemesi halinde, büyük adam olacağını söylüyordu ama, çocuk ona aldırmıyordu. Hiç kimse üç yaşındaki bir çocuktan, otuz yaşındaki bir insan gibi düşünmesini beklememelidir. Ancak anne ve baba çocuktan otuz yaşındaki gibi düşünmesini ve algılamasını istedikleri için bir çatışma oluşuyordu.

Bir gün baba meseleyi kavramaya başladı. Kendi isteklerini bir kenara bırakıp, çocuğun ne istediğini anlayama çalıştı. Babanın bu şekilde düşünmeye başlaması iyi bir adımdı, ama bu o kadar kolay değildi. Çocuğunu daha yakından izlemeye başladı. Çocuğun üç tekerlekli bir bisikleti vardı. Bisiklete binmek çocuğun en büyük zevki idi. Fakat komşularının bir çocuğu onun bisikletini elinden alıyor ve onu zevkinden mahrum ediyordu. Çocuk bisikleti alınınca ağlıyor, annesi bisikleti geri alıyor ve çocuğu tekrar bindiriyordu. Bu olay hemen her gün tekrarlanıyordu.

Çocuğun isteği, belli ki üç tekerlekli bisikletine rahat rahat binebilmekti. Çocuk bu durumdan rahatsızdı, kendisinden büyük olan komşusunun çocuğuna karşı kızgınlık besliyordu. Ancak ondan daha cılız olduğu için kendini savunamıyordu. Babası çocuğu yanına oturttu, çocuğa önüne konulan her yemeği yerse kuvvetleneceğini, böylece komşunun çocuğunun bisikletini elinden alamayacağını ve bisikletine rahat binebileceğini anlattı. Çocuğun yemek yememe sorunu böylelikle çözülmüştü. Çünkü çocuğun ne istediğini tam manasıyla öğrenmişti.

Başkalarını anlamak için empati geliştirin, öncelikle onun isteğini anlamaya çalışın ve onda şiddetli bir istek uyandırın. Bunu başarırsanız, herkes sizinle beraber olmak isteyecektir, aksi halde yapayalnız kalırsınız. Karşınızdakinin ne istediğini bilmeden, yalnız kendi isteklerinizi ileri sürmeniz, hayatta sizi yalnız bırakacaktır.

Başkalarını anlamamızı engelleyen bazı engeller vardır. Bu engelleri ortadan kaldırmak, ya da en aza indirmek, hem kendimizi anlamamızı, hem de başkalarını anlamamızı kolaylaştıracaktır.

1. Genelleme

Bu ve benzer tür genellemeler, her zaman doğru olmayabilir. Her insan için geçerli değildir ve bizleri ön yargılara götürür. Önyargılar ise, bizim hem kendimizi, hem de başkalarını tanımamızı, anlamamızı zorlaştırır. Her önerme ve genelleme herkes için geçerli değildir. Her insanı kendi şartları içinde değerlendirmelisiniz.

2. Yaygın tutumlar:

Yaygın tutumlar, düşüncelerimize yerleşmiş ve bizim dışa yansıyan görünümümüzü çevrelemiş bir özelliktir. Yani kalıplaşmış düşünce ve davranışlarımızdır. Bunlar genellikle ağızdan ağıza yayılarak, bize kadar ulaşmıştır. Hiç kimse bu tutumların doğru, ya da yanlış olduğunu araştırıp, sorgulamamıştır. Bu tür tutumlar, başkalarının bireysel farklılıklarını görmemizi engeller, onlar hakkında yanlış kararlar vermemize ve onlarla ilgili ilişkilerimizde hata yapmamıza sebep olur. Örneğin;

”Bütün denizciler karadenizlidir”,
”Kayserililer, zeki çocukları tüccar, zeki olmayanları memur yaparlar”,
“Erzurumlular çok iyi avcıdır”,

..şeklindeki yaygın inanış ve tutumlar, başkalarını anlamamızı ve onlar hakkında doğru kararlar vermemizi engeller.

3. Neden - sonuç ilişkisinde bozukluk:

Bu tür düşüncelerle, nedenleri saptırarak, sonuçları da saptırız. Çünkü hiç kimse, başka birisinin başını ağrıtamaz, onu hasta edemez. Bu tür ifadeler, karşımızdaki kişinin kendisini suçlu hissetmesine sebep olabilir.

4. Aklından geçenleri bilme:

”Sen beni ağabeyimden az seviyorsun”,
”Bana kızgın olduğun için borç para vermiyorsun”,
”Müdüre yaranmak için erken geliyorsun”,

..şeklindeki tutum ve düşünceler, başkalarını doğru anlamamıza engel olur, sağlıklı iletişim kurmamızı zorlaştırır. Siz de bu tür, veya benzeri tutum ve düşünce içerisinde iseniz, başkalarını dürüst olmamakla, bilinç düzeyi düşük olmakla, veya yalan söylemekle suçlama ihtimaliniz yüksektir. Çünkü kimsenin, başka birinin aklından geçenleri okuyabilme yeteneği yoktur.

Konuşmayı bilmek - Konuşma yeteneği

Hayatta en fazla ihtiyaç duyduğumuz, ancak okullarda en az öğretilen iletişim becerilerinden biri konuşmaktır. Aslında insan doğduğundan bir yıl kadar sonra başkalarını taklit ederek konuşmasını öğrenir ve tüm yaşamı boyunca konuşur. Ancak, konuşmak ve konuşmasını bilmek farklı becerilerdir. “Ağzı olan konuşuyor” sözü, insanların çoğu kez gerekli gereksiz konuştuğunu ifade etmektedir. Bazı insanlar, çok konuştukları, ya da olur olmaz yerde söze girdikleri için geveze, laf ebesi, boşboğaz gibi sıfatlarla tanımlanırlar. Bu tanımlamalar, övgü ifadeleri değildir.

Konuşmasını bilmek, üstün bir iletişim becerisi olup, amacı yerinde ve zamanında konuşmak, konuşmasıyla insanları ilgilendirmek, bilgilendirmek ve etkilemek olmalıdır.  Toplum içinde insan ilişkilerini sağlıklı ve sürekli kılmak için mutlaka geliştirilmesi gereken bir yetenektir. Söylediklerinizin karşınızdaki için ne anlama geldiğini, ona bir yarar sağlayıp sağlayamadığını düşünün. Karşınızdaki kişinin sizi dinlemesi için iyi bir nedeni olmalıdır. Siz o kişinin yerinde olsaydınız, söylediklerinizin sizin için nasıl bir anlam taşıyacağını gözden kaçırmayın, gerekirse söz israfı yapmaktan kaçının.

Hangi konuda konuştuğunuz bilin

Konu, konuşmanın temeli olan ilk dört harftir. Hangi konuda konuştuğunuzu bilin, bilmediğiniz konuda konuşmayın. Konusuz konuşma, boş konuşmadır. Salt konuşmuş olmak için konuşmayın, siz zararlı çıkarsınız. Kontrol edemeyeceğiniz, etkileyemeyeceğiniz, değiştiremeyeceğiniz şeylerden konuşmak, yine çoğu kez boşa zaman ve enerji harcamaktır. Havadan sudan konuşmak bir anlamda budur.

Siz istediğiniz kadar konuşun, havalar nasıl olacaksa öyle olacaktır. "Her söylediğini düşün, ancak her düşündüğünü söyleme" deyimi, insanların ağzından çıkanı kulağının duyması gerektiğini anlatan, az ve dikkatli konuşmanın önemini vurgulayan özlü bir ifadedir ve akılda bulundurulması gerekir.

Konuşmuş olmak için konuşmayın

Çok konuşan insanlar, karşısındakine (duruma göre) kendisine karşı kullanılabilecek malzeme verebilir. Konuştukça açık veren, adeta batan, kendi zayıf yönlerini ortaya koyan insanlar her zaman görülür. Kendisinin ve karşısındakinin zamanını ve enerjisini boşa harcayanlar, bir taraftan suçlama, şikayet ve eleştirileriyle olumsuz duygularını besler, diğer taraftan bulundukları ortamda stres yaratır.

Çok konuşmayı seven insanlar, bir süre sonra, konuşmuş olmak için konuşurken, hayal güçlerini de zorlayarak kendilerini söze başladıkları konunun çok dışında kontrol edemeyecekleri farklı ve gerçek dışı konularda konuşurken bulurlar. Bu insanların etraflarında, onların ağzından işlerine yarayacak laflar almak, tuzak kurmalarını kolaylaştıracak bilgiler edinmek isteyenler de bulunur. Bütün bunlar, konuşmanın tümüyle boş ve gereksiz olduğu, insanların konuşmaktan kaçınması gerektiği anlamına gelmemelidir.

Dedikoduya hayır

Söylediklerinizin orada olmayan bir başkasını çekiştirmeye, dedikoduya doğru gidebileceğini fark ederseniz, durun ve susun. Bu şekilde harcayacağınız zaman ve enerji, sizde ve karşınızdakinde stres, kıskançlık, kızgınlık, kaygı gibi olumsuz duygular yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmez. İşinize bakın, yaşam amaçlarınıza odaklanın.

Konuşarak anlaşın

Başkalarıyla konuşarak anlaşırız. Bir insanın dostlarıyla, iş arkadaşlarıyla, başkalarıyla konuşması güzel ve sağlıklı bir olgudur. Kendimizi ifade edemezsek, işimizde ve özel yaşamımızda amaçlarımızı elde edecek desteği bulamayız. Bu konuda başarılı, huzurlu ve güvenli olamayız. Burada, dikkat edilmesi gereken konuşmanın bir tercih sonucu yapılmış olmasıdır. Alışkanlık olduğu için, ya da konuşmuş olmak için değil.

Konuşmasını bilmek, aynı zamanda bir topluluk önünde etkili ve güvenli şekilde konuşmaktır. Bazen insanlar topluluk önünde ayağa kalktığı ve bütün gözler kendisine çevrildiğinde, heyecanlanır, şaşırır, zihinlerini kontrol edemez, cümleler kuramazlar. Buna karşın, bazı insanlar topluluk önünde rahat, güvenli ve etkileyici konuşurken, tek bir insanla konuşmaya sıra geldiğinde zorlanır, terler ve rahatsız olurlar. Topluluk karşısında geniş bir görüş açısına ve istediği yöne bakma özgürlüğüne sahip bir kişi, tek bir kişiye odaklanması gerektiğinde konuşma yeteneğini adeta kaybedebilir.

Bilinçli olun

Konuşma becerisini, ister topluluk önünde ister birebir konuşmalarda, geliştirmek isteyen bir kişi, bilinçli olarak karar vermeli, gerekli eylemleri disiplinle uygulamalıdır. Önce zayıf yönlerini analiz etmeli, sonra geliştirecek eylemleri planlamalıdır.

Çoğu kişi yerine göre, anlamlı ve yararlı bir konuşmayı yapabilme becerisinin olmadığını bilmemekle beraber, bu durum kendisine açıklandığında, gerçeği kabul etmemekte direnir. Bu nedenle, etkili konuşmak için öncelikle, zayıf yönleri keşfetmek, sonra bunun üzerinde çalışma yapmak gerekir.

Konuşma becerisinin sözcük dağarcığı, (konuştuğu dilde kullandığı kelimeler bütünü) ses tonu, konuşma hızı, beden dili, diksiyon, parazit sesler, asalak kelimeler, argo ve jargon kullanımı gibi çok ve çeşitli boyutları vardır. Bunların hemen hepsi okuma, dinleme, eğitim, gözlem ve pratikle geliştirilebilir. Ancak konuşmanın amacını, yararını, yerini ve zamanını bilmek, hepsinden farklı bir beceridir. Bu insanın zihinsel tutumu ile ilgilidir ve eğitimle kazandırılması kolay değildir. Konuşmasını bilmek, insanın kendisine, başka insanlara, yaşama, işine ve ilişkilerine nasıl baktığına göre değişen ve mutlaka geliştirilmesi gereken bir olgudur.

Başkalarını anlamak bilgelik, kendini anlamaksa aydınlanmaktır!
(Owen Young)

Kaynaklar:

Nihan M. Dündar, (indnihan.blogspot.com.tr)
Doğan Cüceloğlu, "Yeniden İnsan İnsana"
Mehmet Tunga, (analitikegitim.com)
Prof. Dr. İsmet Barutcugil (notdelisi.com/konusma-yetenegi-16496)