Flag Counter

Düşünce gücü ve yaratıcılık bilimi

Zihin ve Düşünce
Düşünce ve Bilim
Düşünce hızı ve Madde
Bilinç ve İrade
Kim olduğun hakkında
Hissettiklerin ve Realiten
Düşünce ve çevresel Toksinler

Zihin ve Düşünce

Düşünce gücü

Bir çoğumuz düşüncelerimizin ne denli güçlü olduğunu duymuşuzdur, ama bunun tam olarak ne anlama geldiğini, hayatımızda ne gibi bir rol oynadığını bilmeyiz. İnsanın aklına günde yaklaşık 60 000 düşünce gelir, bunların yüzde 3'ü kendinize ve diğerlerine fayda sağlayacak yapıcı, yararlı düşüncelerdir. Yüzde 25'i size ve diğerlerine potansiyel zarar verebilecek yıkıcı düşünceler, yüzde 72'si gelip-geçici zaman ve enerji kaybına yol açan önemsiz düşüncelerdir.

Hiçbir şey düşünce olmadan var olamaz. Dünya üzerinde algıladığımız her şey, istisnasız daha önce düşünce ve duygu yoluyla şekil almış ve varlığa zorlanmıştır. Düşünceler bir varlık yaratamaz, yalnız Tanrı bunu yapabilir, ama İnsan düşünceleri ile enerjileri bir araya toplar ki, bu da çok güçlü bir işlemdir. Bu hayır için de, şer için de yapılabilir.  Biz ya zihnimiz aracılığıyla kendimizin düşmanı, ya da olumlu düşüncelerimizle kendimizin dostu oluruz. Düşüncelerimizin gücü, bizi kendi kaderimizin mimarı yapar, düşüncelerimiz değişirse, biz de değişiriz.

Düşünceler enerjidir ve gerçek tezahürlerdir. Dünyada cehennemi düşünmek, onu alın terinizle inşa etmektir. İnsanlar nedense bir sürü olumsuz şeyleri düşünür, sonra onlardan korkar, nihayet onları oluşturacak kadar güçlü bir düşünce enerjisi yaratır. Çünkü düşünce enerjidir ve Ruhumuz bu enerjiyi yönlendirir.

Düşünce ve Bilim

Bilim adamları bu yüzyılın başında, maddenin ve atomun doğasını araştırdıklarında, maddenin sandıkları gibi gerçek bir şey olmadığını hayretle tespit etmişlerdir. Maddeyi elektronik enerji dalgalarından oluşan, enerji kümeleri olarak tanımlamışlar, özellikle elektronun yerini ve itici kuvvetini (Impuls'unu) sadece olası fonksiyonları ile tarif edebilmişlerdir. Buna ek olarak, elektron ve böylece tüm maddenin bilinç (şuur) özelliğine sahip olduğuna tanık olmuşlardır. Bu bulgularla Bilim doğrudan kendisi tarafından üzerinde durduğu zemini ayakları altından çekmiştir. Bu bulgular ışığında Albert Einstein bir keresinde şöyle demiştir:

"Gitgide şu sonuca varıyorum ki; tüm evren tek görkemli bir fikir üzerine kurulmuş."

Bazı bilim adamları düşünce gücünü belki her şeyin ve tüm varlığın başlangıcı olarak görüyorlar ama, bu gücün tam olarak nasıl işlediğini anlıyamıyorlar. Çünkü bilim, birçok verilere rağmen halâ materyalist dogmasına sadık kalıp, her şeyin ölçülebilir ve deneysel olarak araştırılabilir fikri üzerine odaklanmaktadır. Bu nedenle onlara göre maddenin bir farkındalığı, ya da bir şuuru olamaz. Bu saplantılar gölgesinde, düşüncenin temelde ne olduğu hakkında, kendi tanılarının aksine, bazı gerçeklere aldırış etmeksizin yollarına devam etmekteler. Kaba ölçü aletleri ile düşüncenin ve farkındalığın özünü/tabiatını bırak açıklamayı, bunları ölçmekten de acizler. Muhtemelen geliştirmiş oldukları basit ölçü aletleri ile *Tachyon* isimli süperluminal (ışık hızından daha hızlı) parçacıkları arayacak ve ölçmeye çalışacaklar. Halbuki kendi zihinlerindeki düşüncelerin süperluminal parçacıkları tam da bu Tachyonlar. Ama bu Tachonlar ısrarla basit ve kaba ölçüm testlerinde kendilerini göstermiyorlar.

*Tachyon Enerjisi 1966 da Gerald Feinberg tarafından öne sürüldü ve ışıktan hızlı atomaltı parçacıklar olarak tanımlandı.*

Düşünce hızı ve Madde

Fikir, bölünmez, mutlak, sınırsız bir farkındalık olduğundan, sanki bir hologramın içindeymiş gibi, uzayın her noktasında ve her zaman mevcuttur. Bu açıdan bakıldığında, aslında düşüncenin (fikrin/düşünce) herhangi ölçülür bir hızı yoktur, yalnız bilimin göreli konumu, ona zorunlu herhangi bir süperluminal hız tayin etmek ister.

Madde olan dünyamız, partiküller halinde bozulma ve bölünme yoluyla ortaya çıkar. Bu gerçeğin önemli bir bulgusu vardır; Dünyamız ve formlar böylece yalnız dualitede var olabilir, yanılsama (illüzyon) yoluyla da tecrübe edilebilir. Yani dualite gözlüğümüz olmadan maddeyi algılayamaz, idrak edemeyiz. Duyguların bize sunduğu herşey, çok kapsamlı bakış açısından mükemmel yanılsamalardır - illüzyondur (fanidir), ta ki dualite gözlüğü olmadan görmeyi öğrenene dek.

Düşünceler bizim için, görünmez hiper-ışıktır. Hiper-ışığın enerji quantları, herhangi bir hızda, anca ışık hızından daha hızlı (süperluminal) bir hızda hareket eden "Ze'on"lardır. Bilim adamlarımız onların maddi fiili yönü'nü "Sub-Quark" olarak sınıflandırır.

Bir şeyin kalitesi, görünür/görünmez olması, farklı enerji seviyesine, ya da titreşim frekansına ve oranlarına bağlıdır. Yani düşünce, görünen ve görünmeyen her şeyin özünü teşkil eder, değişen yalnız enerji seviyesidir. Tıpkı görünmez su buharı = nemli hava, görünür su buharı = bulutlar, su veya buz'un aynı şeyler olduğu gibi.

Madde sanki şekil almış ve katılaşmış (donmuş) bir düşünce şekli gibidir. Nasıl devir hızı artan bir uçak pervanesi bizim için görünmez hale geliyorsa, bazı şeylerin elektron frekansı yükseldikçe de, bizim için görünmez veya algılanamaz hale gelir.

Eğer düşünce (Frekansı) bir transformatör üzerinden gitgide yavaşlatılmış olsaydı, belli bir frekanstan sonra bize "normal" bir ışık gibi görünür hale gelirdi. Bu durumda elde edilen maddi kabuklu elektronların titreşim hızı, ışık hızı seviyesine düşmüş olacakken, elektrik yüklemesi (fotonları) olmayacaktı. Bu "normal" olarak tabir ettiğimiz ışığı, bir transformatör kanalı ile biraz daha yavaşlatmış olsaydık, madde şekil değiştirmeye başlar, deformasyon ve bölünme başlar, elektrik ortaya çıkardı.

Elektronlar artık maddi kabuklu ve elektrik yüklü - artı ve eksi gerilim taşır olacaklardı. Bilim adamlarımız bunları "elektronlar" ve "pozitronlar" olarak isimlendirir.

Düşüncelerden kaynaklanan, enerji, öz-ışık ve madde, elektronların farklı durumlarıdır. Suyun farklı durumlarını bildiğimiz için de, benzetme yoluyla elektronların çeşitli durumlarını anlayabiliriz.

Elektron - Su
• Işık - Su
• Madde - Buz
• Düşünceler - su buharı, görünmez (Nem)
• Enerji - Buhar, görünür (Bulut)

Bilinç ve İrade

Bilinç görünür ve görünmezin arasındaki kapıdır. Düşünce gücü, bilincin odaklanmasıyla, elektronik öz-ışığı oluşturur, his ve duygular odaklanılmış nesneye şekil ve canlılık katar, var oluşa zorlar. Biz bu yaratılış sürecini aralıksız ayakta tutarız. Çoğu düşünceler güçsüz ve kontrolsüz ansızın ortaya çıkar, bu yüzden  doğrudan bir formun var olması engellenir. Tıpkı toprağın içindeki tohumların bir zaman sonra filizlenerek toprak üstüne çıkabileceği gibi, tezahür etmemiş düşünce biçimleri, var olmak için her zaman bir yerlerde bekleme halindedir. Onlara yeniden düşünce ile güç/enerji (tohuma su) katana kadar, oldukları yerde beklemede kalırlar.

Elektronik öz-ışığı (odaklanmanı) ne tarafa yönlendirsen yönlendir, düşünce, duygu, söz ve eylemlerin ile onlar senin özel parmak izini taşır. Onlar böylece sonsuza dek eser sahibine bağlı kalır. Çünkü hayat akışına ait olan elektronlar, temel yapıları bakımından kar taneleri gibi birbirlerinden farklı ve kendine özgü kimlik taşır.

Yayılan düşünce enerjisi, yok edilemez. Evren yasalarının itaat çemberine uyarak, insanın kurtuluş amacına hizmet eder, sahibine geri döner. Böylece kendi düşünce kreasyonların ile daima karşı karşıya kalırsın.

Bir düşünce kasıtlı bir eylemdir. Amaç, yeni enerji, yeni fikirler, yeni umutlar, yeni yönelimler getirerek, bu uyumsuzlukları etkisiz kılmaktır. Önemli olan düşüncenin taşıdığı niyettir. Eğer bir insana sevgi yollarsanız, niyet budur. Eğer bunun karşılığında bir şey beklerseniz, ona yine de sevgi yollayabilirsiniz, ama niyetiniz bu değildir. Bu tamamen ne beklediğinize bağlıdır. Bir insanın kurtuluşu, kendi düşüncelerini kontrol altına alarak, onlara sevgi ve mükemmellik katmasında gizlidir.

Kim olduğun hakkında

Sen hayatın yüksek makamında etten ve kemikten bir varlık değilsin. Özün, düşünce, duygu ve davranış birikimin ile kendini oluşturmuş emsalsiz kişisel bir bireysin. Sen her an  duygu ve düşüncelerinin toplamısın, sen;

• umutların ve hayallerinsin,
• korkuların ve arzularınsın,
• gururun ve tutkularınsın.

Aslında sen Ruh ve Can'sın, ışık ve duygu varlığısın. Ateşli zeki ışık enerjisi olan zihnin, vücudunun tüm moleküler yapılarını kaplar, ona yaşam gücü verir. Bu varlığın, enerji ve düşüncelerinden canlılık alır, fiziksel vücuduna değer verir, ona dirilik ve karakter katar, gözlerinin görmesini, ağzının konuşmasını, bedeninin hareketini sağlar. Ve hiç bir şey bu enerjiyi yok edemez, çünkü senin canın ve ruhun ölümsüzdür.

Sana ait bu görünmezler; Üstün zeka, yaratıcı düşünce süreçleri ve ruhundaki derin duygu olmasaydı, sen bir hiç olurdun. Hayran olacak birisi olmasaydı, bir çiçeğin yaşamı ve güzelliğinin sebebi ne olabilirdi? O çiçeğin sebebi sensin, senin düşüncelerin, fikirlerin ve duyguların onu hayatta tutar.

Sen hayal edemeyeceğin kadar görkemlisin!

İnsan vücudu, son derece komplike elektrik sistemi ve değişken ışık ile çalışabilecek şekilde yaratılmıştır. O son derece karmaşık ve harika bir makinedir, ama ona can veren şey olmadan, o kısa süre içerisinde çöküp yok olacaktır. Çünkü alevli, saf enerji-ışık insanın asıl doğasıdır. Ruhun yeri ise kalp yakınında bir kemik boşluğundadır, oradan elektrik enerjisi yayar. Bilim bu havasız yere „Hot-Spot(Sıcak nokta) ismi vermiştir. Bu bölgede yaklaşık 100°C derece kadar sıcaklık oluşur.

Ruh düşünülen her fikri, duygu olarak kaydeder. Böylece yalnız senin imzanı taşıyan kendine özgü bir duygu- kimliğin oluşur - bu emsalsiz bir duygu kombinasyon setidir.

Hissettiklerin ve Realiten

Sen her an, kendi dünyanın yaratıcısısın - düşündüklerinle içinde bulunduğun Dünyayı şekillendirirsin. Her ne düşünüyorsan, hissedersin ve hissettiğin her ne ise, gerçek olur ve yaşam koşullarını oluşturur. Yaşamında ne olduğundan, ne yaptığından, yaşam şartlarından/ yaşam durumlarından yalnız kendin sorumlu olursun.  Ancak bilgisizliğinden, kararsızlığından, korkularından ve toplumsal bilincin etkisinde olmandan dolayı kendi olağanüstü gücünü kullanamazsın - onu sınırladığının farkında bile olmazsın.

Neşeli bir toplantıda olduğunu düşün. Orada, bir arkadaşın tarafından annenin bir trafik kazasında ağır yaralandığı haberi verilir. Hemen seni korku, depresif ve üzücü düşünceler esir alır. Kısa bir süre sonra arkadaşın özür dileyerek, kaza yapanın annen olmadığını, daha önce bu bilgileri denetlemeden bir üçüncü kişiden alarak, sana aktarmış olduğunu itiraf eder. Hemen sevinirsin, rahatlamışsındır, ama yanlış bilgiden dolayı arkadaşına karşı eleştiri ve öfke duyguların devreye girmiştir.

Peki düşünce ve duygularının acıdan sevinç kadranına kadar tüm duyguları yaşaman için nesnel olarak ne olmuştur? Hiçbir şey! Her şey sadece kendi bilincinde oluşan tasa, korku, fikir, düşünce ve duygularınla ilgiliydi. Tabii ki, kendini (bilincini) bir an için farklı duygu ve düşüncelere kaptırman, arkadaşından aldığın haber ile ilgiliydi. Ama gerçek şu ki, arkadaşın sana bu haberi vermeseydi de, kendini bu farklı durumlar içersine sokabilirdin, çünkü bu durumların (negatif-pozitif) yaratıcısı tamamen kendinsin.

Bir an için büyük bir mutluluk durumu düşün ve tüm vücudunun neşe ve sevinç ile dolduğunu düşün. Sadece bir an için de sevilmeyen sefil ve zavallı bir yaratık rolü üstlen - kendini gamlı-kederli, acınacak bir durumda gör. Yani kısa bir an için ağlamaktan gülmeye, yine kısa bir süre içinde başkalarını yargılarken, hayatın güzel şeylerine yönelmeyi ve onları hissetmeyi tadabilirsin.

Peki kim bunları meydana getiren? Tabi ki sen, bunları yaratan her zaman sendin. Şaka olarak içinde hüzün ve neşe meydana getirdiğinde, etrafında herhangi bir şey değişti mi? Hayır, yalnız sen kendini değiştirdin, ve bütün bunlar bir tecrübe olarak ruhunda kayıt altına alındı.

Sen her daim tam olarak ne düşündüğünsün, çünkü her ne düşünüyorsan, bu duygularla var olursun. Ve her düşündüğün ve hissettiğin şey, er ya da geç senin gerçekliğin (realiten) olur. Eğer sürekli gamlı-kederli isen, sonunda hüzünlü bir kişilik olursun. Sevinç düşünürsen, sevinç olur, ilham ve dahileri düşünürsen, ilhamlı bir dahi olursun. Konuştuğun her kelime, gelecek günlerini oluşturur, kelimeler, ruhundaki duyguları ifade eder, duygular da düşüncelerden doğar.

Tesadüf diye bir şey yoktur. Hiç kimse başkalarının kötü niyetine (komplosuna) kurban gitmez. Şu veya bu olursa şeklindeki endişe ve kaygılarına, duygularınla enerji katarsın, sonra bunları hakikat olarak kabul edersin. Gerçek saydığın şeyler, bir zaman sonra tek tek karşına çıkar ve tezahür eder.

Düşünce ve Çevresel Toksinler

Bütün her şey kendi çapında bir bilince sahiptir - ağır metaller, tarım ilaçları, radyoaktif maddeler, gıda katkı maddeleri, toksik maddelerde buna dahildir. Eğer buna inanıyorsan, zehirli ve toksik maddelerin bilincine (ruhuna), senin sağlığını - hayatını desteklemeleri için bir ricada bulunabilirsin. Onlar senin ricanı dikkate alarak, vücudun ile resonanz haline girebilmek için, kendi titreşimlerini (frekanslarını) arttırarak cevap verir. Bu da vücuduna zarar verebilecek zehirleri ortadan kaldırır, ya da etkisini asgariye indirir.

Canlı, ya da cansız, yeryüzünde yaşayan her şeyin belirli bir titreşim frekansı vardır. Hastalık ve rahatsızlıklar vücut içerisinde salınım, ya da titreşim uyumsuzluklarının bir sonucudur. Bu nedenle dualarına ekleyeceğin şu cümle ile, bir niyet dile getirebilirsin:

"Tüm moleküller hayatımın refahı için vücudum ile rezonans ve uyum içindedir."

Bilincindeki buyruk, er ya da geç, realiten olacaktır. Sonuç olarak yaşamında zamanla tüm zehirli maddelerin olumsuz etkileri azalacak, veya yok olacaktır.

İnsanlık aynı şekilde çevresel toksinler konusunda inanç sistemlerini değiştirip, alışılagelmiş davranışlardan vazgeçebilir, işte o zaman dünyanın tüm molekülleri bu inanç sistemi ile rezonans ve uyum içerisine girer ve tüm insanlığın yarattığı kirlilik ve zehirlenmeler yok olmaya başlar.

Hastalığın tüm deneyimleri, insanın kendi hayatına ve diğer varlıkların hayatına karşı gösterdiği saygısızlığın bir yansımasıdır. Eğer insanların saygı ile ilgili düşünce ve niyetleri olumlu şekilde değişir ve deneyimlerin kutsallığı yine yerli yerine getirilirse, işte o zaman hastalık, bağımlılık ve yargılama gibi insanlığa şimdiye kadar hakim olan şeyler, geçmişte kalan bir deneyim olarak tarihe geçecektir.

Kaynaklar:

Jan Michael Heiland