Karakter, Kişilik, Ezoterizm, Farkındalık

Kişilik kavramı
Ezoterizm, Farkındalık, Kendini Bilmek, İnisiyasyon
Bilim, Bilinç, Mutlak ve göreceli düzen
Kendini bilme, sahte olanı keşvetme
Şeklin ötesine geçebilme, an'da yaşayabilme, Bir'lik

Kişilik kavramı

kişilik bozukluğu

Kişilik kavramından, bir insanı başkalarından ayıran duyuş, tutum, davranış örüntülerini içeren tüm ruhsal özellikler anlaşılır. Latince "personality" karşılığıdır. İnsanın bütün ilgilerinin, yeteneklerinin, konuşma biçiminin, tavırlarının, görünüşünün ve çevresine uyum biçiminin özelliklerini kapsar. Bu nedenle kişilik, (şahsiyet) bir insanın kendine özgü özelliklerinin ortaya koyduğu hal, hareket, tavır olarak tanımlanabilir.

Kişilik ve kişilik bozukluğu

İnsanın kişiliğinin parçası olan bazı etkinlikleri, tutum, davranış, görünüş vb başkalarınca gözlenip, değerlendirilebilir. Kişiliğin dışa yansıyan bu yanı, objektif (nesnel) yanını oluşturur. Kişiliğin duyuş, düşünüş gibi içsel etkinlikleri de vardır. Bunlar kişinin kendini tanıdığı, değerlerdirdiği, benlik bilincinin oluştuğu sübjektif (özel) yanını oluşturur. Kişiliğin objektif (nesnel-tarafsız) ve sübjektif (öznel-tek yanlı) görünüşleri birbirinden ayrı düşünülemez. Duyuş, düşünüş, ilgi, yetenek, davranışları ve diğer tarafta görünüş, mimik, jest ve çevreye uyum biçimi vb. Yani kişilik, sübjektif ve objektif görünüşlerinin bütünüdür.

Karakterin gelişmesi ve biçimlenmesine ilişkin, değişik ruhbilim ve toplumbilim öğretileri bulunmasına karşın, bunların hepsi karakterin oluşmasıyla, üstbenliğin ve vicdanın oluşması arasında sıkı bir bağlantı olduğunu vurgulamışlardır. Çocuklukta başlayan özümleme, benimseme ve özdeşleşme süreçleri sonunda oluşan vicdanın niteliği ve niceliği, aynı zamanda karakterin de nitelik ve niceliğini saptar. Çocukluk dönemindeki yetersizlikler, çatışmalar, karmaşalar, olumsuz çevre koşulları, “karakteropat”, “sosyopat”, “psikopat” denilen kişilik yapılarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu kişiler, bütün yaşamları boyunca, kendi iç dünyaları ve çevreyle sürtüşme ve çatışma içinde olduklarından, daima toplumun değer yargılarına ve ahlak kurallarına ters düşen davranışlar sergilerler.

Her insan çevresiyle sürekli etkileşim halinde ve çevresine uyum sağlamaya çalışır. Kendi yararına olan, ama çevresine ters düşmeyen çözümler geliştirir. Kendi dürtüleriyle çevre istemlerini bağdaştırmaya çalışır. Bu amaca genellikle düzenleyici, uzlaştırıcı ve bütünleyici işlevler ile ulaşır. Kişilik bozukluklarında uyumsuzluk, ego ile çevre arasında olmakla beraber, kendini insanlar arası ilişkilerde de gösterir. Kişinin kültürüne göre beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren davranış örüntüsüdür. Yaygın olup, esnekliği yoktur. Ergenlik veya erişkinlik yıllarında başlar, zamanla kalıcı olur. (psikofarma.info)

insan karakteri

Kendisini iyi yetiştirmiş İnsan, diğer insanların değer yargılarını aynen kopyeleyip, belli durumlarda taklit etme ihtiyacını duymaz. Benimsediği, kendisi ile bütünleştirdiği değerleri ile ilgili durumlarla karşı karşıya kaldığında, kendine özgü biçimde uygular. Bu tür davranışlarda ve karakter özellikleri arasında tutarlılık vardır, örneğin insan, hem dürüst, hem yalancı olamaz. Benimsenen değerlerle davranışlar arasında uygunluk varsa, kişi karakter sahibidir. Halk arasında “özü sözü bir”, “sözü sazına uygun”, “sözünün eri” gibi deyimler, karakter sahibi insanın özellikleridir. Benimsenen değerlerle davranışlar arasında uyumsuzluğun olması, karaktersizliğinin göstergesidir. Bu tür insanların davranışlarında tutarlılık yoktur. Halk arasında da “bir sözü bir sözünü tutmaz”, “ipiyle kuyuya inilmez” gibi deyimler, “yalancı” , “sahtekâr” , “iki yüzlü”, "karektersiz" gibi terimler, bu tür insanlara duyulan güvensizliği belirtir.

Kaynak:

kadinlarsitesi.com

Ezoterizm, farkındalık, kendini bilmek

kişilik

Ezoterizm’in önce kelime anlamı ile, edebi bir tarifinin yapılması gerekir. Sözlük anlamı olarak ezoterizm yalnız belli sayıda müride açıklanan, halkın düzeyine inmeyen ya da inmemesi gereken doktrine denir. Görünümde olan, kütlesi bulunan, canlı cansız tüm varlıklar, içsel yapılarında öyle olmuş olmalarının, ya da varoluşlarının ontolojik nedenlerini ve niçinlerini içlerinde saklar. Dünyevi yaşam modelinin tek düzeliği, yani yüzeyselliği, aldatıcılığı, bir hayalden ibaret olduğu, sonunda anlaşılan sanal gerçekliği, asırlar boyu, az sayıda da olsa, bazı insanların ilgisini çekmiştir.

Kısa bir süre için de olsa bu Dünyada var olduklarını bir fırsat bilen, uyanma ve farkına varma bilinci gereksinimi içinde olan insanlar, içsel sırlara ermeyi, kendileri için vazgeçilmez bir amaç olarak seçmişlerdir. İşte bu sırlara ezoterizm denir.

Yapılan tüm çabalar sonucunda ortaya çıkan yorum ve idraklere, ezoterik bilgiler, bu yoldaki çalışmalara ezoterik eğitim-öğretim, bunu yapan, uygulayan kişilere de inisiye denir. Başka bir deyişle ezoterizm, sembolik olarak saklı bir gerçeği ve gizli manâyı meydana çıkarmak ve kutsal olana derinlemesine bakıştır.

İnisiyasyon

İnisiyasyonun dilimizdeki karşılığı ikrar, yani doğru söylemedir. İkrar, dışarıdaki bigane'yi, yani yabancı kişinin, mahrem, yani güvenilir kişiye dönüşmesi - içeri alınmasıdır. Bireyde, varlığın bir alt kademesinden, bir üst kademesine geçişi, ruhsal olarak gerçekleştirmeye yönelen süreçtir. Burada söz konusu olan, bir takım sembolik fiiller, edimler, manevi ve fiziksel deneyimler aracılığıyla, yeni bir hayata doğmak üzere öldüğü hissini aşılamaktır.

İkrar'ın batı dillerindeki karşılığı olan "initiation", Latince'deki "initium" sözcüğünden gelir. `İnitium' başlangıç, giriş demektir. Mahrem, ikrarlı karşılığı olan `initie' (inisiye) de `yola koyulmuş adam' anlamına gelir. İkrarlı kişi, mutasavvıf'tan (mistik'ten) burada ayrılır. Mutasavvıf, çoğu zaman bir münzevidir (yalnızlığı seven), bir `intizamsızdır'. Ancak mutasavvıf şanslı bir hakikat yolcusudur. O nota bilmeden en güzel besteleri yapabilen, bir doğaçlamacı gibidir. Oysa ezoterik öğretilerde, kişi ancak ikrara dayanan (initiatik) bir örgüt tarafından mahrem kılınabilir. Öğrenilip, aşılanabilecek tek şey, bu hallerin kazanılmasına hazırlayıcı metodlardır.

Aristoteles, Eleusis Gizemleri'nden söz ederken, “öğrenmek yerine, duymak” diyordu. Demek ki, ikrar yolu ile, kişi kendi kendini `gerçekleştirmekte', saklı olanaklarını kuvveden fiile çıkarmaktadır. Gene müritlere göre ikrar hali, bir defa kazanılınca, artık kaybedilmeyen daimi bir hâldir. Burada unutulmaması gereken, bu “hal” in bir amaç değil, yalnız "öyle oluş" olduğudur.

Ezoterik bilgilerin inisiyeye verilmesinde, genellikle bir mürşide gereksinim vardır. Ancak, mürşit inisiyeye bu bilgileri, o gerçekten aradığı zaman ve gerektiği miktarda vermelidir. Yani ezoterik öğretide yeni aşamalar sağlayacak bilgi, susuzluğu ancak giderilecek kadar karşılanmalı, böylece adayın arayış istenci hep canlı tutulmalıdır.

Bilim ve bilinç

Bilim ve bilinç bir birikim ve yavaş yavaş oluşur. O nedenle ezoterik öğreti, insanları aşama aşama hakikate ulaştırmayı öngörür. Bu aşamaların esası sırlardır. Bu sırlar gizli ve verilmez, ancak yaşanır, ya da oluşturulur. Nedeni ise, bu sırların derin ezoterik anlamları arayış içinde incelenirken, inceleyenin de kendi bilinmeyen derinliklerine inmesinin gereğidir.

Her objenin aynı zamanda bir simge potansiyeli ile yüklü olduğu, ezoterik çalışma yönteminde, aşama aşama hassaslaşan bir merhaleler zinciri izlenir. Yavaş yavaş oluşan bu birikimlerin somut ve görece doğalarından en soyut ve hassaslaşan temellerine indikçe, sır ancak yaşanır, ya da oluşturulur. Aksi takdirde, sır verildiği anda doğruluğu sınanmadan benimsenen dogma doğar. Çünkü o verenin sırrıdır, böylece içtenselleştirmediğinden dolayı, alanın da dogması olur. Bu nedenle ezoterizm, içsel sırları, onları idrake uygun olmayanlardan saklamak için, görünüm değişimini ve imgelerdeki anlam yelpazesini kendisine temel unsur seçmiştir. Sembolizm böylece ezoterik öğretiye girmiştir.

Jung’a göre semboller, psişik yapının kollektif imgeler deposu işlevini üslenir ve bilinçdışı enerjiyi aktarmakta kullanırlar. Simgeler, iletişim araçlarıdır; temsil ettikleri imgenin doğrudan özü olarak algılanmamalıdır. Bunların yanında menkıbe (ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye), alegori (bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp, dile getirme) ve lejantlardan da (bir fotoğrafın, haritanın, desenin veya karikatürün özünü anlatan yazı) sıkça yararlanılır. Böylece kişi, sembollerle düşünmeyi ve gizem çözmeyi öğrendikçe, genişleyen ve güçlenen zihninin artan bilinç kapasitesi, ona zaman içinde aynı sembol, ya da lejant’dan daha derin sonuçlar ve idraklar çıkarabilmesini sağlar. Görüldüğü gibi ezoterizm bu sayede sakladığı sır ve gizemleri, sözcüklerin sınırlı anlamları ile gerektiği şekilde nakledilememe tehlikesini de önler.

Burada öğrenilmesi gereken ilk şey, her türlü sembolle rahat çalışabilmektir. Kullanılacak sembollerin ezoterik ve okült (gizli) ilintileri vardır. Bunların haricinde kişinin aklına herhangi bir şey gelmemesi gerekir. Bunları kullandığı herhangi bir aletle farksız görmelidir. Aynı, ameliyat yapan bir cerrahın, her türlü aleti ayrım yapmadan kullandığı gibi. Cerrah, eğer eline aldığı her aleti kafasında oluşturduğu çağrışımlarla bağdaştırmaya kalkışsaydı, hasta açısından vahim bir durum ortaya çıkardı. Aynı objektiflik ve tarafsızlık Hermetik öğrenci için de geçerlidir. Herhangi bir sembolü kullanırken, o sembole yüklenmiş duygusal içeriği değil, sembolün okült içeriğine erişilmelidir.

Duygusallık, hakiki olana doğru yapılan arayışlarda ayak bağı olacak ve taraf olmaya meyleden sapmalara yol açacak engebeler ve engeller olarak düşünülmelidir. Duygusal yüklemeler, bize bazı sembollerin çekici, bazılarının ise itici gelmesine yol açmıştır. Duygusal yüklemeye tabii semboller arasından gamalı haç, haç, altı köşeli yıldız, beş köşeli yıldız, hilal vs. vardır. Ama aslında bütün bunlar ve nice başka semboller, okülttür (gizli olandır). Her biri, belirli ezoterik yasaları betimler ve kişi tarafından gereğinde kullanılır.

Ezoterizm batıni (sınırlı, dar bir çevreye aktarılan) ve kadimdir (eski, ezelî), kökleri tarih öncesine, ırkların, ulusların ve dinlerin daha henüz ayrışmadığı bir devire iner. Ezoterik çalışmaların içeriği sosyo-politik, ekonomik, veya hukuki değerlere ancak dolaylı yolla deyinir, ferdi ve grup açısından ise, gelişmeye yönelik olup, okült bilimlere dayanır. Dinlerin harici ve zahiri yönleri değil, yalnız evrensel gerçeklere dayanan ezoterik, batıni yönleri ilgi alanına girer.

Mutlak ve göreceli düzen

göreceli düzen

Görece düzenin tüm şekil, obje ve hatta fenomenleri esas olarak en temel fiziki varlık ve enerji alanı olan kuantum alanının birer görünümü olarak ortaya çıkmış olduklarından her biri, birer sembol değerinde düşünülmelidir. Taşıdıkları anlam yelpazesi, henüz ifade dahi bulmamış, oluşmamış bir enerji kaynağı durumundan, tarif bulmuş, en kaba biçimi ile ortaya çıkmış, veya başka bir deyişle ifade bulmuş oluşumlar, varlıklar, objeler ve fenomenler olarak görünüm kazanır. Biz bu iki düzenden, saf enerji alanı halinde olan ve hiç kaybolmayan, hep var olan, vasıf ve sıfat dışı olan birincisine Mutlak, sürekli değişen, doğan ve yok olan, sıfat ve vasıf taşıyan şekil, varlık ve fenomen alemine ise Göreceli düzen demekteyiz. Bunların ikisi arasında gerçekte hiç bir fark olmamakla beraber, birbirlerinden bütünüyle ayrı boyutlarda olduklarına dikkat edilmelidir.

Birincisi durgunluk ve saflığı benimsemiş, zaman ve mekan üstü olduğundan sonsuzluk boyutunu seçmiş, ancak Evrensel Yasanın çok karmaşık Karmik yapısı ile hareketlilik ve işlev kazanan düzendir. İkincisi ise, zaman-mekan sarkacından ayrılması, olası olmayan, bu nedenle neden-sonuç ilişkisi temelli bir oluşum yapısı, bir Karmik düzen taşıyan, doğum-ölüm döngüsünün şaşmaz kuralları içinde, fenomensel ve sürekli değişken bir göreceli dünyevi akış. Bu iki düzen, sürekli boşlukta birbirlerine dönüşür. İşte bu nedenle temel kimliğimiz, doğum, ölüm, zihin veya vücut değil, daha temel olan evrensel ve sonsuz kozmik bilinçliliktir.

Kendini bilme, veya bilinçlenme, fiziksel beyinde merkezlenmiş zihnin bilinçlenmesinin bir fonksiyonu değildir. Tam tersine sonsuz bilinç, bizim gerçek benliğimizi, zihni ve kozmoz’u aynı şekilde yaratmıştır. Kozmik bilinç, zaman ötesidir ve ölümden etkilenmez. M.Ö. 540 – 480 yılları arasında yaşamış Herakleitos sanki;
"Ölümlüler ölümsüz, ölümsüzler ölümlü. Birbirlerinin ölümlerini yaşar, yaşamlarını ölürler"
derken, bunu kastetmektedir. Yunus Emre de aynı şeyi aşağıdaki dizeleriyle anlatmaktadır:

Ezoterik eğitimin temeli

Ezoterik eğitimin temeli, öncelikle kendimizi bilmeyi öğrenme yoluna girip, daha sonra buna bağlı olarak hakikati arama yolunda kısmetimiz kadar ilerleyebilmektir. İşte, bunun için öncelikle inisiyasyon gerekir.

Ezoterik örgütlerde inisiyasyon; insanın kendi özgünlüğünün bilincine varması sürecidir. Bu da, temel kültür kavramlarının yorum ve kıyas yoluyla, enine boyuna irdelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kültür kavramlarının özümsenmesi doğrudan bilinçlenme, inisiyasyon sürecinin kendisini oluşturur.

Simgeler ise, kavramların billurlaşmış hali ve somutlanmasıdır. Somut olarak yaşananların soyutlanması kavramları, soyut kavramların yeniden somutlanması da simgeleri oluşturur. Fakat inisiyasyon çabası içindeki her birey için, somut simgeler, o bireyin kendi soyut yorumunu yaratacak, soyut yorum da, bireyin yaşamında somutlaşacaktır. Doğaldır ki bunu yapabilmek için binlerce yıllık geçmişin hesabını da yapabilmek gerekir. İnsanı anlayan evreni kavrar, çünkü gerçek bilgi, içimizde mevcuttur. Bu nedenle, kendini bilmek, bütün bilimlerin temelidir. Doğru bilgi, doğru eylemi gerçekleştirir.

Kendini bilmek

Kendini bilmek, kolay olmayıp, çok zahmetli bir sınavdır. Fakat bir sınavın üstesinden gelmenin tek yolu, ne kadar zor olursa olsun, onunla yüzyüze gelebilmektir, bu kaçınılmazdır. Aslında insanların en derinlerindeki öz nedeniyle, hakikati bilmelerine karşın, bu çıkar, maddecilik, güvensizlik ve korku denen kalın ve baharatlı bir kabuğun altında gömülü kalmıştır. Çünkü varoluşlarının tüm dakikalarını yüzeysel, yapay, geçici, hoş lezzetli, hoş görünüşlü tasarılar yapmakla geçirip, yaşamlarının pek az zamanını sonsuz varlıklarını geliştirecek eylemlere ayırırlar.

Evren hala tasarlanmakta olan bir projedir, ancak insanlar birer varlık olduklarını anlayamayacak kadar meşgul görünmektedir. Bu nedenle, hakikati yaşamak yerine, koşulların ve durumların evrensel yasayı, konfor, maddecilik ve güvensizlik altına gömmelerine izin verirler.

Sahte olanı keşfetmek ve hakikat

Hakikat

Hakikati yaşayamayan çoğu kişi, belirli ritüellere uydukları takdirde, gelecek cennetimsi bir durumda keyiflerini süreceklerini inandıkları, sonsuz bir mutluluk düşüncesine sığınırlar. Fakat evrende bizim tarafımızdan gözlemlenebilir her şey, geçicidir. Ne ebedi var olurlar, ne de yok olurlar, yalnız sonsuz bir dönüşüme tabidirler. Bu nedenle kolay gözlemlenemeyenin, aynı evrensel değişim yasasına uyacağını öngörmek daha akıllıca olur. Doğaldır ki, hakikati yaşamak çok güç bir iş olup, yüksek düşünme gücü ve bilinç gerektirir. Buna karşın, bir çok kişi düşündüğünü sanır. Halbuki tek yaptıkları şey, önyargılarını yeniden düzenlemektir. İşte bundan dolayı, son aşama olan kendini bilmeyi öğrenmek zordur.

Unutulmamalıdır ki, zorluklarla mücadeleye girişmiş akıl, daima güzel şeyler üretir. Onun için kamil insan olma yolunda, mücadele ederek, bilgi ve bilinç seviyemizi yükseltmemiz gerekir. Böylece dış görünüşlerden etkilenmeyerek, iç kökendeki sır araştırılmalıdır.

İnsanlar tüm korkulardan arınıp, tutkularını bırakmalıdır. Çünkü tutku, demirin üzerindeki pas gibidir, onun parlaklığını - gerçek yüzünü örter.

Hakikat herhangi bir yol değildir, o sınırsız ve koşulsuz olduğu için, organize edilemez. Hakikat her yaprağın altında, her gülüşte, her gözyaşında, her sözde, duygularda, düşüncelerdedir. Çünkü yaşamın kendisi koşulsuz hakikattir. Dolayısıyla hakikat, her birimizin içindedir, onu gizleyen örtüyü kaldırarak, onu keşfedebiliriz. Örtüyü kaldırmak ise, sahte olanı keşfetmek anlamına gelir. Sahte olan şey tanındığı anda, ortadan kalkar, hakikat ortaya çıkar.

Şeklin ötesine geçebilmek

Koşullanmış beyin, teoriler, rahatlatıcı tezler, cehaletimizi ve bencilliğimizi yenmemiz bakımıdan bize engel teşkil eder. Kendimize berrak gözle bakabildiğimizde, gerisi zaten kendiliğinden gelecektir. Bunun ilk adımı, zihnin, yani düşüncelerimizin farkına varılmasıyla atılır. Daha sonra denetim teknikleri kullanarak, düşüncelerimiz kontrol edilmelidir.

Bir ayna nasıl her an önüne gelecek bir objeyi görüntülemeye hazır ise, boş zihinde her şeyi aksettirecektir. Tıpkı obje aynanın önünden çekildiğinde, aynada iz kalmadığı gibi, iş bittiğinde, zihin'de her bir iz kaybolacaktır. Zihin olaylardan etkilenmediğinden, tarafsızlığını koruyacaktır.

Böylece tüm göreceliklerin aslında bir illüzyon'dan ibaret olduğu, yani var olmayan şeyler olarak görüldüğü zaman, geriye algılanacak bir şey kalmaz. Algılanacak bir şey olmaması, tüm değişik görünüşleri gözlemlemek, fakat onlardan etkilenmemek, yani şeklin ötesine geçebilmek, manâyı yakalayabilmektir. Bu sayede aydınlanmayı başarıp, hakikate erişebiliriz.

Kişiyi olgunlaştıran tek şey, hakikatin algılanmasıdır. Bunun için kişi ona bölünmemiş dikkatini vermek zorundadır. Bölünmemiş dikkate sahip olmak, dikkatinin dağılma fikri olmadığı zaman mümkün olur.

An'da yaşayabilmek

İnsan duygusal belleğinde kayıtlı anıları, tekrar tekrar hatırlayarak acı çeker, bu nedenle sürekli geçmişte yaşar. Geçmiş, ya da gelecekte yaşayan kişi, an’a dikkatini veremez, yani “şimdi ve burada” olamaz, kendini bir an sonra geçmiş olacak an'ların karanlığında kalmaya mahkum eder. Bu durum, cehalet, bencillik ve bağımlılığa sebep olur.

Zihni boşaltabilmenin en önemli ögelerinden biri, an’da yaşayabilmektir. An’da yaşanıldığında, belleğimiz kayıt yapmaz. Farkındalığın olduğu yerde, tepki olmaz. An’da tüm farkındalığımızla dolu dolu yaşadığımızda, hiç bir eksiklik kalmayacağı için, bir an sonra “geçmiş” olacak olan bu an, eksikliği tamamlamak için bizi kendisine doğru çekmez, dolayısıyla yeni bir an’ı deneyimlemek üzere özgür oluruz.

Her şey doğası gereği, tamamlanmak, bütünleşmek, bir olmak ister. Ancak konsentre olamadığımız için, tamamlanamayan "an", daha sonra tamamlanmak umuduyla, bellekte kayda geçer. Sonunda bu kayıtlar, öylesine çoğalır ki, zamanla insanın tüm yaşamı, kayıtlar tarafından yönetilir hale gelir, kişi adeta robotlaşır. Robotlaşan kişinin hakikate varma olasılığı minimuma (asgariye) inmiştir.

Her şey zıddıyla kaimdir, böylece varlık ve yokluk birbirlerini üretir, zor ve kolay birbirini tamamlar, uzun ve kısa birbirini biçimlendirir, ön ve arka birbirini izler, yüksek ve alçak zıtlığı doğurur, ancak hakikatin özüne varanlar, herşeyi birleştirebilir. Değişen şey, duyan, gören, bilen ve idrak edenlerin bakış açılarıdır (seviyeleridir).

Bir'lik

Birlik

Maya, birleşik şuuru başka bir deyişle kozmik bilinci farklılaştırdığı için, kişi nesneyi kendisinden ayrı, evrenin içinde sayısız parçalara ayrılmış olarak görür. İşte bundan dolayı, Nirvana ve Samsara her zaman baki olan hakikatin iki yüzüdür. Tao’cu bir deyiş şöyle der:
Bir, ikiyi doğurur. İki, Üçü. Üç, tüm binlerce eşyayı. Bundan boşluk ruha, ruh yaşama, yaşam öze ve öz de şekle dönüşür. Tam tersi olarak, binlerce eşya üçe, üç ikiye, iki bire döner. Dolayısıyla bu enerjilere bol miktarda sahip olmak yararlıdır, çünkü çeşitlilikten birlik doğar.

Bir veda duası şöyle demektedir:
"Hakiki olmayandan hakikate", karanlıktan ışığa, ölümden ölümsüzlüğe götür beni".

Unutulmamalıdır ki, cehalet ve ondan kaynaklanan her şey, tüketilebilir, fakat bilgeliğin ışığında görülebilen bilgi ve gerçekler tükenmez. Yaşamın örümcek ağını ören insanın kendi değildir. O, bu ağda yalnızca bir teldir. Bu tele yaptığı her katkıyı, aslında kendine yapmaktadır. Çünkü gerçek mutluluk, huzurdan gelir. Bu da iyilik tohumlarının ekilmesiyle, şefkatle ve merhametle olur. Cehaleti, bencilliği, açgözlülüğü yok etmekle gerçekleşir.

Şefkat ve merhameti satın alamayız, ya da makinada üretemeyiz. Ancak içsel gelişmeyle, vicdanımızı kullanarak elde edebiliriz. Zaten akıl ve vicdan, tıpkı vücudumuzun kasları gibi çalıştırılmadığında zayıflar. İşte bu çalışmalar, bizi tarafsız hale getirir. Tam bir tarafsızlık durumuna gelmeyi öğrendiğimizde, her şeyi temelden "bir" durumunda görebildiğimizde, huzurlu yaşamaya başlarız.

Görünenin ardına geçebilmek:

Soru olmak, ya da olmamak değildir, soru ne olduğumuzdur. Gerçekten et ve kemikten oluşmuş insanlar mıyız, Dünyamız gerçek şeylerden mi oluşuyor, yoksa bizi çevreleyen bilinç mi?

Aslında, herhangi bir şeyin kendisine dair kesin bilgimiz olamaz. Yalnız o şeyin görünenini bilebiliriz. Buna karşılık insan aklının şeyleri nasıl kavradığını söyleyebiliriz. Nitekim, şimşek, gökgürültüsünden önce geldiği için, gökgürültüsünün nedeni şimşek olduğu sanılır. Halbuki bu ikisinin de nedeni, bir başka üçüncü etmen olan, bulutlardan elektrik deşarjıdır.

Fransız filozof ve matematikçisi Descartes:
“Rüya görürken, gerçek bir şey yaşadığımızı sanırız, gerçek duygularımızı rüyadaki duygularımızdan ayırt edebilir miyiz? Bunu iyice düşündükten sonra, uyanık durumumuzu rüyadan ayırt edebilecek tek bir özellik bile göremiyorum” ..diyerek devam eder; “İnsan, tüm yaşamın bir rüya olmadığından nasıl emin olabilir”.

William Shakespear “As you like it” adlı eserinde, o şiirsel anlatımıyla şöyle der:
“Tüm dünya, yalnız birer oyuncu olan kadınlarla, erkeklerin girip çıktığı ve tek bir insanın ömrü boyunca pek çok rol oynadığı bir sahnedir”.

Aslında sonsuzluk içinde varolan insan, ya şuur boyutunda kendisini tanıyıp, sonsuza ayna olarak huzur ve saadetini yaşayacak, ya da bilgi ve idrak yetersizliği nedeniyle, kemalini şartlanmalara bırakmış bir halde, ben bir maddeyim vehmi ile, et ve kemik batağında mahvolacaktır.

Zaten insanla diğer canlılar arasındaki fark ta, insanların gördüklerinin ardına geçebilmesi kadardır. Unutulmamalıdır ki, bir insan yedi yaşındaki inançları ile, otuzyedi yaşında kendini hala iyi ve mutlu hissediyorsa, ömrünü boşa harcamış demektir. Zaten yaşamın bizzat kendisi, sürekli öğrenmek ve öğrendiklerini yaşayabilmek içindir.

Açıklamalar:

Kaynaklar:

-Sıtkı Aytaç - historicalsense.com
-Bach Richard (1990) Bir, Arkadaş Yayınevi.
-Blofeld John (2001) Hui Hai’ ın Zen Öğretileri, Okyanus Yayıncılık.
-Gaarder Jostein (1997) Sofi’nin Dünyası, Pan yayıncılık.
-Hulusi Ahmet (1993) Dost’tan Dost’a, Kitsan.
-Krishnamurti Jiddhu (1997) Farkındalığın Işığı, Kuraldışı Yayıncılık.
-Lao Tzu (1998): Tao Te Ching, Yol ve Erdemin Kitabı.
-Marlo Morgan (2000) Bir Çift Yürek, Dharma yayınları.
-Schopenhauer, Arthur (1977): Aşkın Metafiziği.