Duygu, Düşünceler, Acı Beden, Ego

Kendinizi düşüncelerinizden arındırın

Duygu, Düşünceler Acı Beden

Çoğu insan tüm yaşamını kendi düşüncelerinin sınırları içinde hapsolarak geçirir. Düşünceler, duygular, duyusal algılar ve deneyimlediğiniz her şey, yaşamınızın içeriğini oluşturur. "Yaşamım" dediğiniz şey, benlik duygunuzu ondan aldığınız şeydir ve "yaşamım" içeriktir, ya da siz öyle olduğuna inanırsınız.

Düşünce sistemi büyük ölçüde istek dışı, otomatik ve tekrarlama şeklinde çalışır. Bu olgu, bir tür zihinsel parazitten daha fazlası değildir ve gerçek bir amaca hizmet etmez. Aslında düşünmezsiniz; düşünce kendiliğinden oluşur. "Düşünüyorum" ifadesi, bir kasıt bildirir. Bu kasıt, konu hakkında söz hakkınız olduğunu, kendi adınıza bir seçim yapabileceğiniz anlamına gelir, oysa çoğu insan için durum böyle değildir. "Yediklerimi sindiriyorum," "damarlarımda kan dolaşımını sağlıyorum" gibi sözler ne kadar yanlışsa, "düşünüyorum" demek de o kadar yanlıştır. Sindirim kendiliğinden olur; kan dolaşımı kendiliğinden olur; düşünmek kendiliğinden olur.

Zihinle tanımlama derecesi, kişiden kişiye değişir. Bazı insanlar kendilerini zihinlerinden arındırdıklarında, kısa bir süre için bile olsa, gerçek özgürlüğün tadını çıkarırlar ve o kısa süre içinde hissettikleri huzur, mutluluk ve canlılık, hayatı yaşamaya değer hale getirir.

Yaratıcılık, sevgi ve şefkatin güçlendiği zamanlar da vardır. Ama diğerleri, sürekli egolarına tutsak olarak yaşarlar. Kendilerine, başkalarına ve etraflarını saran dünyaya karşı yabancılaşırlar. Onlara baktığınızda, yüzlerindeki gerginliği, çatık kaşlarını veya gözlerinde'ki dalgın bakışları fark edebilirsiniz. Dikkatlerinin büyük bir bölümü, düşüncelerine yönelmiş durumdadır, bu yüzden sizi gerçek şekilde göremez ve sizi gerçek şekilde dinleyemezler. Dikkatleri yalnız zihinlerindeki düşünce biçimleri olarak var olan geçmişe, veya geleceğe odaklanmıştır. Ya da size oynadıkları role uygun şekilde davranırlar ve yine kendileri olamazlar.

Çoğu insan, "gerçek benliklerine", "gerçek kimliklerine" yabancılaşmıştır. Bazıları öylesine yabancılaşmıştır ki, başkalarıyla paylaşımları herkese sahte görünür; tabii onlar kadar kendilerine yabancılaşarak, sahte davranmayı benimsemiş olanlar hariç. Yabancılaşmak, herhangi bir ortamda, herhangi bir durumda, herhangi biriyle birlikteyken veya kendi başınızayken bile, sürekli huzursuz olmak demektir. Sürekli eve dönmeye çalışırsınız ama, kendinizi asla evinizde hissedemezsiniz.

Kafanızdaki sesin kendine ait bir canı vardır ve çoğu kişi o sesin merhametine kalmış durumdadır. Düşüncenin, diğer bir deyişle "zihnin" tutsağı konumunda olan insan, geçmişteki olaylarla şartlandığından, geçmişi tekrar tekrar canlandırmak durumunda kalır. Doğulular buna "karma" der. İçinizde oluşan düşünceler ve algıladığınız zihin sesi ile, geçmişte olan biten bazı şeyleri tekrar canlandırdığınızda, gerçekte ne yaptığınızın farkında olamazsınız, zaten bilseydiniz, düşüncelerin esiri olmazdınız.

Binlerce yıldır, insanlık gitgide zihnin esiri olmuş ve kendisine hakim olan sahte kimliğin "asıl benlik" olmadığının farkına varamamıştır. Kendini sürekli zihniyle tanımladığından, sahte benlik duygusu "Ego" ortaya çıkmıştır. Egonun yoğunluğu, kendinizi ne derecede zihninizle ve düşüncelerinizle tanımladığınıza bağlıdır. Düşünmek, bilincin, ya da gerçek kimliğinizin toplamının minicik bir parçasından başka bir şey değildir.

Yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından Franz Kafka, Albert Camus, T. S. Eliot, James Joyce gibi yabancılaşmanın insan varlığının evrensel ikilemi olduğunu fark etmiş, muhtemelen kendi içlerinde de bunu derinden hissetmiş ve çalışmalarında muhteşem şekilde ifade etmişlerdir. Her ne kadar bir çözüm sunamamış olsalar da, bize insanlığın bu sorunuyla ilgili derin bakış açısı sunmuşlardır. Kişinin kendi sorununu açıkça tanımlayabilmesi, onu aşmak için atabileceği ilk adımdır.

"Ego", insan psikolojisinde kimliğin, kendini ikiye ayırdığı noktadaki çatlaktan içeri girer. Bu ayrımı "ben" ve "kendim" şeklinde isimlendirebiliriz. Dolayısıyla, kelimeyi "kişilik bölünmesi" şeklindeki anlamıyla kullanırsak, her ego, aslında bir şizofrendir.

Kendinize ait bir zihinsel imajla yaşarsınız ve bu kavramsal benlikle bir ilişki içine girersiniz. Hayatın kendisi kavramsallaşır ve "hayatım"dan söz ettiğinizde, konuştuğunuz kişilerin hayat'larından ayrı bir hayatınızın var olduğunu kabul edersiniz. "Hayatım" diye düşündüğünüz, yada konuştuğunuz ve buna inandığınız her seferinde, aldatıcı bir aleme sürüklenirsiniz. Eğer "hayatım" diye bir şey varsa, "hayat" ve "ben" ayrı şeyler olması gerekir ki, bu aynı zamanda hayatımı kaybedebileceğim anlamına da gelir. Ölüm, gerçek bir tehdit olarak görünmeye başlar. Kelimeler ve kavramlar, hayatı kendi içinde, gerçek dışı ayrı parçalara böler. "Hayatım" kavramının, ayrılık duygusunun kökeni, yani egonun kaynağı olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer "ben" ve "hayat" farklı şeyler ise, yani "ben" hayattan başka bir şey isem, o zaman, var olan her şeyden ayrı konumda olmalıyım, ama onlardan nasıl ayrı olabilirim ki? "Ben" nasıl hayattan, Varlık'tan ayrı olabilir ki?, bu imkansızdır. Dolayısıyla, "hayatım" diye bir şey yoktur ve "ben" ayrı bir hayata sahip olamaz. "Benlik" hayatın kendisidir, ben ve hayat tek'tir, bunun aksi olamaz. O halde, hayatımı nasıl kaybedebilirim ki? Zaten sahip olmadığım bir şeyi nasıl kaybedebilirim?

Duygunun Doğuşu

Tüm fiziksel organizmalar gibi, vücudunuzun da kendine ait bir zekâsı vardır. Bu zekâ, zihninizin söylediği şeylere, ya da düşüncelerinize tepki verir. Yani duygu, aslında vücudunuzun zihninize verdiği tepkidir. Vücudun zekâsı elbette evrensel zekânın ayrılmaz bir parçası, onun sayısız ifadelerinden biridir. Atomlara ve moleküllere geçici bir kohezyon (Aynı cins moleküllerin arasındaki çekim kuvveti) sağlayarak, onları bütün bir fiziksel organizma haline getirir. Vücudun bütün organlarının çalışmasının, oksijen ve yiyeceklerin enerjiye dönüşmesinin, kalp atışlarının ve kan dolaşımının vücudu istilacılardan koruyan bağışıklık sisteminin, sinir uçlarından giren duyusal verilerin beyne gönderilerek, orada tercüme edilmesinin ve etrafınızı saran harici gerçekliğin içsel resmi haline dönüşmesinin ardında yatan organizasyon prensibi budur.

Bütün bunlar, aynı anda gerçekleşen diğer binlerce fonksiyonla birlikte, bu zekâ tarafından mükemmel şekilde koordine edilir. Vücudunuzu siz yönetmezsiniz; o zekâ yönetir. Aynı zamanda, organizmanın çevreye verdiği tepkilerden de o sorumludur.

Bu, tüm canlı türleri için geçerlidir. Bitkinin fiziksel biçimini almasını ve çiçek açmasını, çiçeğin her sabah yapraklarını güneşe çevirmesini, geceleri kapamasını sağlayan zekâ aynıdır. Adına Dünya gezegeni denen kompleks canlıyı "Gaia" olarak ifade eden zekâ da aynıdır.

Bu zekâ, bir canlının herhangi bir tehdit karşısında güdüsel olarak tepki vermesini sağlar. Hayvanlarda öfke, korku, zevk gibi, insanlarınkine benzer duygular oluşmasına neden olur. Bu güdüsel tepkiler, duygunun ilkel biçimleri olarak düşünülebilir. Belli durumlarda, insanlar da hayvanlarınkine benzer güdüsel tepkiler verirler. Bir tehlike karşısında, canlının hayatı tehdit edildiğinde, kalp daha hızlı atmaya başlar, kaslar gerilir, solunum hızlanır; bu, kaçmaya ya da savaşmaya hazırlıktır. Yarattığı duygu korkudur.

Köşeye sıkıştırıldığında, ani bir enerji yoğunluğu, vücuda daha önce sahip olmadığı bir güç kazandırır. Yarattığı duygu öfkedir. Bu güdüsel tepkiler, duygulara yakın gibi görünür ama, kelimenin gerçek anlamıyla duygu değildir. Güdüsel bir tepkiyle bir duygu arasındaki temel fark şudur: Güdüsel bir tepki, vücudun herhangi harici bir durum karşısında gösterdiği doğrudan tepkidir. Diğer yandan bir duygu, vücudun bir düşünceye gösterdiği tepkidir.

Dolaylı olarak, bir duygu aynı zamanda gerçek bir durum, ya da olaya verilen bir tepki de olabilir ama, aslında bu tepki olayın, ya da durumun zihinsel yorumuna karşı verilir. Yani diğer bir deyişle bu, zihnin herhangi bir durum, ya da olayla ilgili olarak iyi ve kötü, hoş ve sevimsiz, ben ve benim kavramlarıyla oluşturduğu bir düşünceye verilen tepkidir.

Örneğin, birinin arabasının çalındığını duyduğunuzda, muhtemelen herhangi bir duygu hissetmezsiniz, ama sizin arabanız çalındığında, muhtemelen çok öfkelenirsiniz. “Benim” zihinsel kavramının bu kadar güçlü duygular yaratabilmesi inanılmazdır. Vücut çok zeki olmasına rağmen, gerçek bir durumla bir düşünce arasındaki farkı söyleyemez. Her düşünceye gerçekliğin bir parçasıymış gibi tepki verir, çünkü sadece bir düşünce olduğunun farkında değildir. Vücuda göre endişe, ya da korku verici bir düşünce, “tehlikedeyim” mesajıdır ve dolayısıyla, gece sıcak ve rahat yatağınıza yatıyor olsanız bile, vücudunuz bu mesaja uygun olarak tepki verir. Kalp daha hızlı atar, kaslar gerilir ve solunum hızlanır. Bir enerji yoğunluğu olur ama tehlike sadece zihinsel bir kurgudan ibaret olduğundan, enerji boşalacak bir yer bulamaz. Sonuç olarak, enerjinin bir kısmı zihne geri döner ve vücudun uyumunu bozar.

Duygular ve Ego

Ego sadece gözlenmeyen zihin, kafanızın içinde sizmiş gibi konuşan ses değil, aynı zamanda, vücudunuzun o sesin söylediklerine karşı verdiği tepkiler sonucunda oluşan gözlemlenemeyen duygulardır.

Çoğu zaman ego sesin ne tür düşüncelerle uğraştığını ve düşünce sürecinde yarattığı yapısal bozuklukları gördük. Bu bozuk düşünceler karşısında vücudun verdiği tepki, olumsuz duygulardır.

Zihindeki ses, vücudun inanıp ona göre tepki vereceği bir hikâye anlatır. Bu tepkiler, duygulardır. Buna karşılık duygular, enerjiyi ilk başta duyguların oluşmasına neden olan düşüncelere geri gönderir. İncelenmeyen, kontrol edilmeyen düşünceler ve duygular arasındaki kötücül döngü budur ve duygusal düşüncelere, duygusal hikâye kurgulamalarına yol açar.

Egonun duygusal içeriği kişiden kişiye değişir. Bazı egolarda, duygular diğerlerine oranla daha güçlüdür. Vücutta duygusal tepkilere yol açan düşünceler, zihnin onları bazen tanımlamaya fırsat bulamayacağı kadar hızlı gerçekleşebilir; dolayısıyla, vücut zaten bir duyguyla tepki vermiştir ve duygu da bir tepkiye dönüşmüştür. Bu tür düşünceler, genellikle söze dökülemeyen ve bilinçaltında kalan varsayımlardır. Kişinin geçmiş şartlanmalarından, genellikle de çocukluğundan kaynaklanırlar.

“İnsanlara güvenilmez” varsayımı, kişinin ilişkilerle ilgili takıntılı varsayımlarına bir örnek verilebilir; belki de böyle bir varsayımı benimsemesi için, çocukluğunda yeterince destekleyici olmayan veya güven vermeyen ebeveynleri, ya da kardeşleri olmuş olabilir.

İşte bu tür bilinçaltı varsayımlarına başka örnekler: “Kimse bana saygı duymuyor. Kimse beni takdir etmiyor. Hayatta kalmak için savaşmak gerekir. Asla yeterince param olmaz. Yaşam seni hep hayal kırıklığına uğratır. Bolluğu hak etmiyorum. Sevgiyi hak etmiyorum.” Bilinçaltı varsayımları, vücutta belli duygular yaratır ve bu duygular da zihinsel faaliyetlere ya da ani tepkilere yol açar. Bu şekilde, kişisel gerçekliğinizi yaratırlar.

Egonun sesi sürekli olarak vücudun normal durumunu bozar. Neredeyse herkesin vücudu büyük bir gerilim altındadır; sadece bazı harici etkenler tarafından tehdit edildiği için değil, aynı zamanda da zihin tarafından tehdit edildiği için. Vücuda bağlı bir ego vardır ve egoyu oluşturan bozuk düşünce kalıplarına tepki vermemek elde değildir. Dolayısıyla, sürekli ve takıntılı düşüncelerle birlikte bir olumsuz duygu akışı gelir.

Olumsuz duygu nedir?

Vücut için zehirli olan, vücudun dengesini ve uyumunu bozan duygudur. Korku, endişe, öfke, kin, üzüntü, nefret, kıskançlık, gıpta; bütün bu duygular, vücuttaki enerji akışını bozar ve kalbi, bağışıklık sistemini, sindirim sistemini, hormon üretimini ve vücuttaki diğer birçok şeyi etkiler. Henüz egonun nasıl çalıştığı hakkında çok az bilgiye sahip olmasına rağmen, tıp bilimi bile olumsuz duygusal durumla, fiziksel hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu görmeye başlamıştır. Vücudu etkileyen bir duygu, aynı zamanda bağlantıda olduğunuz, ya da etrafınızda bulunan insanları da etkiler ve bir zincirleme reaksiyon başlatarak görmediğiniz, tanımadığınız insanlara kadar uzanır. Bütün olumsuz duygular için genel bir terim vardır: Mutsuzluk.

Olumlu duyguların vücut üzerinde olumlu etkisi var mıdır?

Bağışıklık sistemini güçlendirir, vücudu gençleştirip iyileştirirler mi? Gerçekten de bunu yaparlar ama egodan kaynaklanan olumlu duygularla, kişinin kendi varlığıyla doğal bağlantısından kaynaklanan daha derin duyguları ayırmayı öğrenmemiz gerekir. Ego tarafından üretilen olumlu duygular, çabucak dönüşebilecekleri zıt duyguları da kendi içersinde barındırırlar.

Birkaç örnek:

Egonun adına aşk, ya da sevgi dediği duygu, aslında sahiplenmek ve bağımlı hale gelmekle ilgilidir ve bir saniye içinde nefrete dönüşebilir. Önemli bir olayın beklentisi, yani egonun geleceğe aşırı değer yüklemesi, olay bittiğinde, ya da egonun beklentilerini karşılamadığında, kolayca hayal kırıklığına dönüşebilir. Övgüler ve takdirler bir gün sizi canlı ve mutlu hissettirirken, ertesi gün eleştirildiğinizde, ya da dikkate alınmadığınızda, kendinizi dışlanmış ve mutsuz hissedebilirsiniz. Çılgın bir partinin zevki, ertesi sabah yerini baş ağrısına ve kasvete bırakır.

Kötü olmadan iyi, çirkin olmadan güzel yoktur. Egodan kaynaklanan duygular, zihnin sürekli değişebilen ve istikrarsız olan harici etkenlerle kendini tanımlamasına dayalıdır. Diğer yandan, daha derin duygular gerçekte duygu değil, Varlık durumlarıdır. Duygular, zıtlıklar alemi içinde var olur. Varlık durumları ise belirsiz gibi görünse de, zıtlıkları yoktur. Gerçek doğanızın parçaları olan sevgi, mutluluk ve barış gibi, onlar da içinizden yükselirler.

İki ördek kavga ettiğinde, her iki ördek kanatlarını birkaç kez güçlü bir şekilde çırpar ve böylece kavga sırasında topladıkları aşırı enerjiyi atarlar. Kanatlarını çırptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi huzurlu şekilde süzülürler. Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncelerinde canlı tutar, hikâyeler kurarlardı. Bir ördeğin hikâyesi muhtemelen şöyle olurdu: “Az önce yaptığı şeye inanamıyorum, on santim yanıma yaklaştı, sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Ona bir daha asla güvenmeyeceğim. Bir daha sefere beni kızdırmak için başka bir şey yapacak. Şimdiden komplo planlamaya başladığından eminim. Ama buna daha fazla izin vermeyeceğim. Bir dahki seferde ona unutamayacağı bir ders vereceğim.”

Böylelikle, zihin bir sürü hikâyeler kurup durur ve aradan günler, aylar ve hatta yıllar geçmesine rağmen, öfke ilk günkü gibi devam eder. Vücuda gelince; düşüncelerde kavga halâ devam ettiği ve vücut da gerçekle, düşünceler arasındaki farkı bilemediği için, bütün düşüncelerin yarattığı bütün duygulara karşılık enerji üreterek tepki verir ve bu daha fazla düşünceye yol açarak, egonun duygusal düşünce süreci haline gelir.

Bir insan zihni olsaydı, ördeğin hayatının ne kadar karmaşık bir hal alabileceğini görüyor musunuz? Ama ne yazık ki çoğu insan sürekli bu şekilde yaşıyor. Hiçbir durum, ya da olay gerçekten bitmiyor. Zihin ve zihin ürünü “ben ve hikâyem” sürekli devam ediyor.

Bizler, yolunu kaybetmiş bir canlı türüyüz. Her doğal şeyin, her çiçeğin ya da ağacın, her hayvanın, bize öğretecek önemli dersleri var. Tek yapmamız gereken durup bakmak ve dinlemek. Ördeğin bize verdiği ders şudur:

Kanatlarını çırp, hikâyeyi bırak, yerine geri dön, yani şimdi'ye!

Geçmişi beraberinde taşıma

İnsan zihninin geçmişi bırakmak konusundaki beceriksizliği, ya da isteksizliği, Tanzan ve Ekido adında, şiddetli yağmurlardan sonra oldukça çamurlu bir hale gelmiş olan toprak kır yolunda yürüyen iki Zen rahibinin hikâyesinde güzel bir şekilde örneklenmektedir.

Bir köyün yakınından geçerlerken, yolun karşı tarafına geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derin olduğu için, kadın üzerindeki ipek kimono'yu berbat etmeden karşı tarafa geçemeyecektir. Tanzan hiç tereddüt etmeden kadını kucağına alıp, yolun karşı tarafına geçirir. Sonrasında rahipler sessizce yollarına devam ederler.

Beş saat sonra, yaşadıkları tapınağa yaklaşırlarken, Ekido daha fazla kendini tutamayarak Tanzan’a döner. “Neden kızı yolun karşı tarafına geçirdin?” diye sorar. “Biz rahiplerin bu tür şeyler yapmaması gerekir.”

“Ben kızı saatler önce bırakmıştım,” der Tanzan. “Sen hâlâ taşıyor musun?”

Şimdi birinin sürekli Ekido gibi hoşuna gitmeyen olay veya durumları zihninde taşıyarak, düşünce üstüne düşünce biriktirerek yaşadığını düşünürseniz, gezegendeki insanların çoğunun nasıl yaşadığıyla ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. Zihinlerinde taşıdıkları yükün ağırlığına bakar mısınız? Geçmiş, anılar olarak içinizde yaşar ama anıların kendileri sorun değildir.

Aslını söylemek gerekirse, geçmişten ve geçmiş hatalarımızdan ancak anılarımızı hatırlayarak ders alabiliriz. Ancak anılar, yani geçmişle ilgili düşünceler sizi tamamen ele geçirdikleri, benlik duygunuzun bir parçası haline geldikleri zaman bir sorun, bir yük oluştururlar. Bu olduğunda, geçmişle şartlanmış olan kişiliğiniz, hapishaneniz haline gelir. Anılarınızda bir benlik duygusu vardır ve hikâyeniz kendinizi algılama biçiminiz haline gelir. Bu “küçük ben” aslında zamana ve biçime bağlı olmayan varlığınız olarak gerçek kimliğinizi gölgeler.

Geçmişinizde sadece zihinsel değil, aynı zamanda duygusal anılar da vardır; eski duygular, sürekli yeniden yaşanır. Hoşnutsuzluğunu beş saat boyunca düşünceleriyle besleyerek taşıyan rahip gibi, çoğu insan büyük miktarda fazladan bagaj taşırlar. Kendilerini kırgınlıklar, pişmanlıklar, düşmanlıklar ve suçluluk duygusuyla sınırlarlar. Duygusal düşünce sistemleri, benliklerinin bir parçası haline gelir ve böylece, kimliklerini güçlendirmek için eski duygulara tutunmayı öğrenirler. İnsan eski duyguları sürdürme eğiliminde olduğundan, neredeyse herkes, eski duygusal açılarıyla kendi etrafında bir enerji alanı örer ki, ben buna “acı beden” diyorum.

Öte yandan, zaten sahip olduğumuz acı bedeni daha da büyütmekten vazgeçebiliriz. Mecazi anlamda kanatlarımızı çırparak, zihinsel olarak geçmişte yaşamaktan vazgeçerek, eski duyguları biriktirmekten, beraberimizde sürüklemekten kendimizi kurtarabiliriz. Olayları veya durumları zihnimizde canlı tutmamayı, zihinsel film yönetmenliğini sürdürmek yerine, dikkatimizi şu ana çevirmeyi öğrenebiliriz. O zaman düşüncelerimiz ve duygularımız yerine Varlığımız, kimliğimiz haline gelir.

Geçmişte, sizi şimdide yaşamaktan alıkoyabilecek hiçbir şey olmadı. Eğer geçmişin, sizi şimdide yaşamaktan alıkoyacak gücü yoksa, geçmişi zihninizde tutmanın ne anlamı olabilir ki?

Bireysel ve Kolektif

Şimdide tam olarak yüzleşilmeyen ve içeriği görünmeyen herhangi bir olumsuz duygu, tamamen çözülemez, arkasında ille ki acı bir kalıntı bırakır.

Özellikle çocuklar, olumsuz duyguları ezici buldukları için, onları hissetmemeye çalışmak eğilimindedir. Yanlarında bu duyguyla doğrudan yüzleşmelerini sağlayacak sevgi dolu, şefkatli ve bilinçli bir yetişkin olmadığından, çocuğun o duyguyu hissetmemeye çalışmaktan başka yapabileceği bir şey yok gibidir. Ne yazık ki bu erken uyanan savunma mekanizması, genellikle yetişkinlik döneminde de varlığını sürdürür. Duygu halâ bireyin içinde tanımlanmadan, doğal şekilde kendini ifade ederek yaşamaya devam eder; örneğin endişe, öfke, şiddet patlamaları ya da fiziksel bir rahatsızlık şeklinde. Bazı durumlarda, tüm yakın ilişkileri etkileyip sabote edebilir.

Çoğu psikoterapist, başlangıçta son derece mutlu bir çocukluk geçirdiğini iddia eden ve daha sonraları bunun tam tersi olduğu ortaya çıkan hastalarla sık sık karşılaşır. Gerçek şu ki, hiç kimsenin duygusal acı duymadan çocukluk yıllarını geride bırakması mümkün değildir. Ebeveynlerinizin her ikisi de aydın insanlar olduklarını varsayalım, yine de kendinizi büyük ölçüde bilinçsiz bir dünyada bulurdunuz.

Tamamen yüzleşilmemiş, tanımlanmamış, kabullenilmemiş ve serbest bırakılmamış güçlü olumsuz duygular tarafından geride bırakılan tüm acı kalıntıları, zaman içinde bir araya gelerek, fiziksel bedeninizin hücrelerinde yaşayan bir enerji alanı oluştururlar. Bu enerji alanı sadece çocukluğunuza ait acılardan değil, ergenlik ve yetişkinlik yıllarınızda yaşadığınız olaylarla biriken acı duygularından da oluşur; ve çoğu egonun sesi tarafından yaratılır. Sahte bir benlik duygusu hayatınızın temeli olduğunda, duygusal acı kaçınılmaz refakatçiniz olacaktır. Neredeyse her insanın içinde yaşayan bu eski, ama halâ çok canlı duygulardan oluşan enerji alanı, acı beden olarak tanımlanabilir.

Acı beden, doğasında kesinlikle bireysel değildir. İnsanlık tarihi boyunca sayısız insan tarafından hissedilmiş acılar da bunun bir parçasıdır; ardı arkası kesilmeyen kabile savaşları, kölecilik, yağmacılık, tecavüz, işkence ve akla gelebilecek her türlü şiddet eylemleri, bu duyguların nedeni olabilir. Bu acı, insanlığın ortak bilinçaltında yaşamaya devam etmektedir ve akşamları haberleri seyrettiğinizde, veya insanların hayatlarındaki dramlara baktığınızda, halâ yenileri eklenmektedir. Kolektif acı beden, muhtemelen her insanın DNA’sına işlenmiş durumdadır, ama henüz onu görme yolunu bulamadık.

Bu dünyada yeni doğan her bebek, daha şimdiden bir duygusal acı bedene sahiptir. Bazılarında bu diğerlerine oranla daha yoğun ve daha güçlüdür. Bazı bebekler çoğunlukla mutludur. Diğerleri ise inanılmaz ve açıklanamaz bir mutsuzluk içindedir. Bazı bebeklerin yeterince sevgi ve ilgi görmedikleri için ağladıkları doğrudur ama bazıları, hiçbir açıklanabilir neden olmadan ağlar ve sanki etraflarındaki herkesi kendileri gibi mutsuz etmeye çalışırlar; ne yazık ki genellikle bunu başarırlar da. Bu dünyaya geldikleri andan itibaren, insanlığın acısını ağır bir şekilde paylaşırlar.

Yine bazı bebekler, anne ve babalarının olumsuz duygularını algıladıkları ve bu onlara acı verdiği için sürekli ağlayabilirler; aynı zamanda, acı bedenleri anne ve babalarının acı bedenlerinden beslenmeye devam eder. Durum her ne olursa olsun, bebeğin fiziksel bedeni büyüdükçe, acı bedeni de büyür.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Acı bedeni hafif olan bir bebeğin, yoğun bir acı bedene sahip bir başkasına oranla yetişkinliğe ulaştığında ruhsal açıdan “daha ileri seviyede” olacağı düşünülmemelidir. Hatta, genellikle bunun tersi doğrudur. Ağır acı bedenlere sahip insanlar, genellikle hafif acı bedenlere sahip insanlara oranla ruhsal açıdan daha çabuk uyanırlar. Bazıları kendi ağır acı bedenlerine kapalı kalsalar da, birçokları artık mutsuzluklarıyla yaşamayı sürdüremeyecekleri bir noktaya ulaşırlar ve dolayısıyla uyanma dürtüleri güçlenir.

Kaynak:

Eckhart Tolle - Var olmanın gücü