Bütün anne babalar elbette öz güvenli çocuklar yetiştirmek ister, onları kötülüklerden, olumsuz duygulardan korumak isterler. Hiç üzülmesin, kızmasın, kıskanmasın isteriz. “Çocuklarımız kıskançlık nedir bilmezler, birbirlerini hiç kıskanmazlar” deriz. Sanki kıskançlık tamamen insani bir duygu değilmiş de, kimse hissetmezmiş, veya “hiç kıskanmaz” dersek, çocuğumuz böyle bir duyguya sahip olmazmış gibi. Bu şekilde davranmak, aslında tehlikeli bir durum. Çocuğumuz bir süre sonra bütün olumsuz duyguları reddetmeye başlayabilir. Olumsuz duyguların sorumluluğunu hissetmez, hep başkalarının sorumlu olduğunu düşünebilir.
Duygularımızı bastırmak, veya inkar etmek, iç çatışmalara ve ilişkilerimizde problem yaşamamıza neden olur. Biz yetişkinler duygularımızın farkında olup, onları kabul edip, uygun şekilde ilişkilerimize yansıtabilirsek, çocuklarımıza da daha iyi örnek oluruz. Duyguların rahatlıkla konuşulabildiği bir aile ortamında yetişen çocuk, olaylar karşısında hissettiği şeylerin, hoşuna giden ve gitmeyen şeylerin, yapabileceklerinin ve yapamayacaklarının farkında olur ve öz güveni gelişir.
Örneğin arkadaşını kıskanan bir çocuk kıskançlığını dile getirip, bunu annesiyle paylaşamazsa, sürekli birşeyler bulup, suçlamaya başlar. Böylece arkadaşıyla arası bozulur. Oysa bu duygunun farkında olan bir çocuk, bunu annesiyle paylaşıp rahatlayabilir. Daha sonra içinde hissettiği şeyin nedenini anlayıp, arkadaşını olur olmaz sebeplerle suçlamayı bırakır. Başka bir örnekte, arkadaşının tiyatroda başrol almasını kıskanan bir çocuk, eğer bu duygusunun farkında olamazsa, bu güçlü duyguyla bir şekilde başa çıkabilmek için “zaten ben o rolde hiç olmak istemezdim” diyerek rasyonalize edebilir.
Olumsuz duygularını sahiplenmeyen bir çocuk, yetişkinlik çağında olduğunda da, buna devam eder, sadece “iyi ben”in var olduğunu düşünür. Kötü ve olumsuz duyguların kendine ait olmadığını düşünmeye devam eder. Dolayısıyla hem kendini, hem başkalarını iyi ve kötü yönleriyle “sadece insan oldukları” gerçeğiyle kabul etmekte zorlanır. Böylece iç çatışmalar yaşayabilir, sağlıklı ilişkiler sürdürmekte zorlanır.
Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:
Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan, gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını. İçinden "neden ben değil de o" demeden, ona arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı öğret. Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmenin de hayatta olabileceğini öğret. Çünkü bir adım sonra hayat ona görünüşte galip olanları gösterecek. Her şeyin bir sonu olduğunu, sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu. Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.
Ona kitaplardan keyif almasını, ders çalışmak istemiyorsa, zorlanmamasını, ama okumayı sevmesini öğret. Elbet, er ya da geç alacaksın biliyorum ama, ona bilgisayarı mümkün olduğunca geç al . Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ki, sıkılıp da kendini yönlendirmeyi keşfetsin.
Onu doğaya götür, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla. Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar, binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar.
Şartlar zor olsa da, yalan söylememesi gerektiğini öğret. Kazandığı paranın, piyangodan çıkan çok fazla paradan daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret. Aşk acısı çekmenin, hiç aşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret. Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı. Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat. Hayatı sorgulamayı öğret. Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse, bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini ve haklıyken dik durmasını. Günün birinde yaptıkları değil, yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.
• Ona basit yaşaması gerektiğini öğret,
• Ona "hayır" demeyi öğret, istediğinde ise "istiyorum" demeyi.
• Sevdiğinde "seni seviyorum" diyebilmeyi öğret.
• Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi,
• Temiz kokmasını,
• Sorgusuz sevmeyi,
• El yazısı ile notlar yazmayı,
• Lafı dolandırmamayı,
• Dostluğa yatırım yapması gerektiğini, sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını,
• Kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını,
• Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını,
• İşlerin hiçbir zaman bitmediğini, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini, ama en çok da kendini sevmesini öğret.
• Kendini sevmezse, kimsenin onu sevmeyeceğini, kendine çiçek almazsa, kimseden çiçek beklememesini, kendine özenli yemekler yapıp, sofralar kurmazsa, kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını,
• Hayatta her şeyden çok, kendisinin önemli olduğunu öğret.
Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip olup “yatınca geçer”di, başın ağrıyorsa “çocukların başı ağrımaz” denirdi, uykun kaçıyorsa, “oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün” şeklinde konu halledilirdi. Okuma yazmayı öğrenemiyorsan, ya “tembel”din, ya “yavaştan sağlam sağlam öğreniyor”dun. Hüzünlü bir çocuksan, “yazar olacak herhalde” derlerdi, yerinde duramıyor, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı susup otururdun. Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar. Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra, öksüren çocuk "astım başlangıcı", okuma yazmayı zor söküyorsa "disleksik", hüzünlüyse "depresif", aşırı hareketliyse "hiperaktif" diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler. O kadar ilgi alâka sonrası ola ola ne oldular? Emo!
Hani altı-yedi yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse’li, siyah ojeli ergenler var ya… Taksim’de kaldırımlarda filan oturuyorlar. İşte onlar "Emo"!
Emo kelimesinin emotional’dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Hani bizim zamanımızda punk vardı ya,.. onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayan cinsinden.
Ay kıyamaam,.. zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken, 10 gün emo takılmışlığım vardır. Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp, herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem; “ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa…” şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
“Sıkılıyorum,… hayat çok anlamsız” cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu ‘mıncırma’ hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir! Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle, yüzünü yüzüme yaklaştırarak “alırım ayağımın altına” diye başladı ve “karnın tok sırtın pek, aklını başına topla. Sıkılıyorsan git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah…” şeklinde bitirdi.
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır ve aynen öyle oldu. Mıncırma sonrası ne derdim kaldı, ne de tasam. Emo’luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Günümüzde sokaklarda bira içen, gelen geçenden, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp, bunalım takılıp, bir işin ucundan tutmayan, emo’larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo… Muma dönerdi hepsi. Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri kesin bir eşek tıraşına götürürlerdi.
• Çocuklarınız, sizin yaşamınızı tamamlamak için doğmadılar. Onlar, kendi yaşamlarını tamamlamak için doğdular.
• Bilge anne ve babalar, çocuklarının derinliklerinde bir yerde, baskı uygulanması değil, sulanması ve teşvik edilmesi gereken özgür bir ruh olduğunu bilirler.
• Ağır ve farkındalıklı bir yürüyüşe çıkın, sadece fark edin. Ders kendiliğinden gelecektir.
• Onlara başarmayı öğretirseniz, asla tatmin olmazlar. Onlara memnuniyeti öğretirseniz, her şeyi başarırlar. Sizin mutluluğunuz bulaşıcıdır. O sanatı sizden öğrenirler.
• Çocuklar olasılıklarla doğar. Sizin işiniz, yaşamın harikulâde gizemlerine kucak açmayı öğretmektir.
• Kendinize sormak ilginç olabilir, “Farkında olmadan kendime koyduğum sınırlar neler?” diye.
• Onu, sonu gelmeyen konuşma ve azarlarla değiştirmeye çalışmayın. Çocuğunuzun yüreğini görün, iyiliği orada bulacaksınız, ne yapmanız gerektiğini bileceksiniz, ne söylüyor, ona bakın.
• Sizin yaşamınız, onların üzerine kurulu değildir. Bu yüzden onlar da kendi mutluluklarını bulmakta özgürdür.
• Onları sürekli zorlarsanız, bir noktada kırılırlar. Sürekli mutlu etmeye çalışırsanız, esirleri olursunuz. Ne çok baskı yapın, ne çok uğraşın. İşinizi yapın ve çekilin. Çocuklar sükûneti öğrenecektir .
• Çocuklarınızla birlikteyken, onlardan biri olun. Bedeninizin her bir parçası rahat ve çocuğunuz kadar kıvrak olsun. Tüm beklenti ve kaygılarınız yok olsun ki, onları net şekilde görebilesiniz.
• Onları sahiplenmeden besleyin, kontrol etmeden rehberlik yapın, endişelenmeden yardım edin.
• Programınızı boşaltın, çocuklarınıza zaman ayırın. İyi bir evin sağlam duvarları vardır, ama duvarların içindeki alandır onu ‘ev’ yapan. Yüreğinizde yer açın ve içinde çocuklarınız güvenle yaşasın.
Kızlarınızı;
• Kendi kendilerine yetmeyi öğretin.
• Namuslu olmanın yürekten geçtiğini öğretin.
• Evden çıkar çıkmaz, ilk köşede eteğinin boyunu kısaltmasına gerek olmadığını öğretin.
• İnsanın ahlâkının yalnız kendi beyninde olduğunu öğretin.
• Kıskanılmanın, sevilmeyle aynı şey olmadığını öğretin.
• Kıskanılmanın güzel, saygısız'lığın kötü olduğunu öğretin.
• Arayıp neredesin; kiminlesin vs. diyen adama, "seni tanımadan önce nasıl davranacağımı bilmiyor muydum, haddini bil" demeyi öğretin.
• Eşlerini aldatan erkeklerin yanındaki ikinci kadın olma'mayı öğretin.
Oğullarınızı;
• Karşı cinse saygı duymayı öğretin.
• Sevmenin değer verme olduğunu öğretin.
• Sahip çıkmayla, sahip olmanın farklı olduğunu öğretin.
• Bulunmaz hint kumaşı olmadıklarını; olsalar bile, burun silinen mendillerin'de kumaştan yapıldığını, hiç kimseyi küçük görmemeyi öğretin.
• Ama bunları önce kendi içinizdeki çocuğa öğretin.
• Eğer bir çocuk kavga ve gürültü içinde yaşarsa, kavgacılık öğrenir.
• Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.
• Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa, kendini zavallı hissetmeyi öğrenir.
• Eğer bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir.
• Eğer bir çocuk cesaret ve heyecana değer verilen bir çevrede yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
• Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşarsa, sevmeyi öğrenir.
• Eğer bir çocuk kendisini adam yerine koyan bir çevrede yaşarsa, hayatta erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğrenir.
• Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde yaşarsa, adaletin ne olduğunu öğrenir.
• Eğer bir çocuk sözlerine güvenilir insanların içinde yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.
• Eğer bir çocuk, açık kalpli, güler yüzlü ve anlayışlı insanların arasında yaşarsa, dünyanın gerçekten yaşamaya değer güzel bir yer olduğunu öğrenir.
• Daha küçükken, çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın, bu şekilde bütün dünyanın onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
• Kötü sözler söylediği zaman, gülün. Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
• Ona manevi ahlaki hiçbir eğitim vermeyin, 21 yaşına gelince, kendisi karar versin diye bekleyin.
• Yerde bıraktığı her şeyi; kitapları, ayakkabılarını, elbiselerini kaldırın.
• Onun için her şeyi siz yapın ki, o bütün sorumlulukları başkalarına yüklemeyi öğrensin.
• Onun önünde sık sık kavga edin, bu sayede bir gün aile parçalanırsa, o da o kadar şaşırmayacaktır.
• Çocuğa istediği kadar harçlık verin, hiçbir zaman kendi parasını kendi kazanmasın. Hayatta karşılaştığınız güçlüklerle onun da karşılaşmasına ne lüzum var?
• Yiyecek, içecek, konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin. Çünkü istediklerini yapmamak, tehlikeli soğukluklara sebep olabillir.
• Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun. Onların hepsinin çocuğa karşı peşin hükümleri vardır.
• Günün birinde başına gerçekten bir bela gelirse, ona bir şey yapmadınız diye kendinizden özür dileyin. Onu felaket dolu bir hayat için hazırlayın. Kesinlikle onu bulacaksınız. (Houston Polis Müdürlüğü)
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler. Sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri var. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil, çünkü ruhları yarındadır. Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama, onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geri dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin, çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar, başını dimdik tutarak, kalan yayı da sever.
Ebeveynler çocuklarına otoriteyi sorgulamayı asla öğretmezler, çünkü ebeveynlerin kendileri zaten otorite figürleridir. Ev içinde kendi zırvalarının kuyusunu kazmak istemezler. Böylece aileler çocukları, çocuklar aileleri boğar. Bütün nesiller böyle yetişerek, günümüzdeki toplumu oluştururlar. (George Carlin)
Eğer küçük çocuklarınız varsa, onlara elinizden geldiğince yardım edin, yol gösterin ve koruyun ama daha da önemlisi, onlara kendileri olma fırsatı tanıyın. Onların bu dünyaya sizin aracılığınızla gelmiş olmaları, size ait oldukları anlamına gelmez.
"Senin için neyin en iyisi olduğunu ben biliyorum," inancı, çok küçük oldukları dönemlerde doğru olabilir ama onlar büyüdükce, bu doğruluk azalır. Hayatlarının gidişatıyla ilgili onlardan ne kadar beklentiniz olursa, onlarla birlikte olmaktan ziyade, kendi zihninizin içinde olursunuz. Zaman içinde hatalar yapacaklardır ve bu yüzden bazı acılara katlanmak zorunda kalacaklardır; bu herkes için geçerlidir. Aslında yaptıkları hata, sadece size göre bir hata olabilir. Size göre hata olan bir şey, çocuklarınızın yapmaya, ya da deneyimlemeye ihtiyaç duydukları herhangi bir şey olabilir. Onlara yardımcı olun, yol gösterin, ama özellikle yetişkinliğe ulaşmaya başladıkları dönemlerde, zaman zaman hata yapmalarına izin verin, acı çekmelerine izin verin.
Ego'nun en aldatıcı düşüncelerinden biri, "Acı çekmemeliyim" şeklindedir. Çoğu zaman bu düşünce, sevdiğiniz birine sıçrayabilir: "Çocuğum acı çekmemeli."
Acı çekmeye karşı ne kadar fazla direnirseniz, acı, o kadar daha uzun sürecektir, çünkü direnmek, daha fazla ego yaratacaktır. Ama acıyı kabullendiğinizde, bilinçli şekilde acı çektiğiniz için, süreç belirgin şekilde hızlanır. Bilinçli acı çekmenin içinde değişim vardır, acının ateşi, bilincin ışığı haline gelir.
Birçok çocuğun içinde ebeveynlerine karşı gizledikleri kırgınlık ve öfke vardır. Bu duygu, ebeveyn ve çocuk ilişkilerinde genellikle samimiyetsizlik yaratır. Çocuk, ebeveyninin bir insan olarak yanında olmasını ister, rol yapmasını istemez.
Çocuğunuz için bütün doğru şeyleri ve elinizden gelen her şeyi yapıyor olabilirsiniz, ama elinizden geleni yapmak yeterli değildir. Aslında, "Varlığı" ihmal ettiğiniz süre içersinde, yapılan şey, her ne ise, asla yeterli olmayacaktır.
İnsan egosu, Varlık hakkında hiçbir şey bilmez, bir şeylerle meşgul olarak zaman içersinde kendisini kurtarabileceğini zanneder. Sürekli fazla çaba içersinde olmakla, zaman içersinde kendinizi "yeterli ve tam" hissedeceğiniz bir noktaya ulaşacağınızı sanırsınız, ama bu doğru değildir, yalnız kendinizi bir şeyler yapmaya kaptırmış olursunuz. Bütün uygarlığımız, kendini Varlığa dayanmayan ve bu yüzden hiçbir amaca hizmet etmeyen bir koşuşturmanın içinde kaybediyor.
Meşgul olduğunuz aile hayatına ve çocuğunuzla olan ilişkinize, Varlığı (Tanrıyı) nasıl getirebilirsiniz? Bütün dikkatinizi çocuğunuza yöneltmekle.
Hayatta ustalaşmak bir kontrol sorunu değil, insan ile Varlık arasında bir denge kurmaktır. Anne, baba, eş, genç, yaşlı, oynadığınız roller, yerine getirdiğiniz fonksiyonlar, yaptığınız her şey; bütün bunlar, insan boyutuna aittir. Onun da yeri vardır ve onurlandırılması gerekir ama gerçekten anlamlı, tatmin edici bir ilişki ya da hayat için tek başına yeterli değildir. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ne kadar çabalarsanız çabalayın, insan tek başına asla yeterli olamaz. Ancak var olan herşey ile, yani Tanrı ile bir olduğunuzda, dingin, farkında, uyanık, bilinçli olursunuz.
İki tür dikkat vardır; birisi biçim (görsel) temelli dikkat, diğeri ise biçimsiz görsel olmayan dikkattir. Biçim temelli dikkat, elbette ki gereklidir, ama çocuğunuzla aranızda olan ilişkilerde sadece bu varsa, o zaman en önemli boyut eksik demektir, Varlık boyutu, yani biçimi olmayan dikkat.
İnsan boyutunda, tartışmasız çocuğunuzdan üstünsünüzdür. Daha büyük, daha güçlü, daha bilgili, daha deneyimli, daha beceriklisinizdir. Bütün bildiğiniz bu boyutsa, bilinçaltı da olsa, kendinizi çocuğunuzdan üstün hissedersiniz. Çocuğunuzun da kendisini aşağı hissetmesini isterseniz.
İlişkinizde sadece "biçim" olduğundan, çocuğunuzla kendiniz arasında bir eşitlik yoktur, elbette ki biçimsel olarak eşit değilsinizdir. Çocuğunuzu seversiniz ama, sevginiz sadece İnsan boyutundadır; yani koşullu seversiniz ve sahiplenirsiniz. Sadece Varlık boyutundayken eşit olursunuz ve ancak kendi içinizdeki biçimi olmayan boyuta ulaştığınız zaman, ilişkinizde gerçek sevgiden söz edebilirsiniz. İçinizdeki Varlık, bir diğerinin içindeki kendini tanır ve çocuk sevildiğini, saygı gördüğünü, kabullenildiğini hisseder.
Varlık boyutu demek, çocuğunuza bakarken, dinlerken, dokunurken, bir konuda yardım ederken, o andan başka bir şeyle ilgilen'memeniz, uyanık olmanız, farkında olmanız demektir. O anda, gerçek anne, gerçek baba olursunuz. Çocuğunuz ile ilşkilerde "farkında" olursanız, dingin, dinleyen, bakan, dokunan ve hatta konuşan Varlık olursunuz.
"Sevgi" demek, kendinizi başka birinde görmek demektir. O zaman, karşınızdaki kişinin "başkalığı" sadece İnsan boyutundaki bir illüzyon olarak kendini gösterir. Her çocuğun içindeki sevilme özlemi, aslında bu tanınma özlemidir; biçim seviyesinde değil, Varlık seviyesindedir. Eğer ebeveynler çocuğun sadece İnsan boyutunu onurlandırır ve Varlığı ihmal ederse, çocuk ilişkinin tatmin edici olmadığını, önemli bir şeyin eksik olduğunu hisseder, dolayısıyla, çocuğun içinde ebeveynlerine karşı bir öfke ve acı oluşur. Acı veya öfkenin söylediği şey; "Neden beni tanımıyorsunuz?" şeklindedir.
Bir başkası sizi varlık boyuntunda tanıdığında, bu durum, her iki insan için mutluluk ve sevgi'ye vesile olur. Dünyayı kurtaracak olan sevgi budur. Bunu özellikle çocuğunuzla ilişkiniz bağlamında anlatıyorum ama aynı prensip, elbette ki bütün ilişkiler için geçerlidir. "Tanrı sevgidir" denir ama bu tam olarak doğru değildir. Tanrı, sayısız yaşam biçiminin içinde ve ötesindeki Tek Yaşam'dır. Sevgi ikicilliği vurgular: Seven ve sevilen, kaynak ve hedef. Dolayısıyla sevgi, ikiciliğin dünyasında, tekliği tanımaktır. Sevgi, dünyayı daha az dünyevi, ilahi boyuta karşı daha duyarlı ve şeffaf kılar; böylece, bilincin ışığı dünyaya girer.
Kaynak:
Ebru Avcı
Aylin Kotil
Gülse Birsel
William Martin
Prof. Albert Einstein
Ann Lander
indnihan.blogspot.com.tr
Halil Cibran