Kolektif önyargıdan saf bilince

Bilinç, bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı
Egonun çalışma prensibi - Yargılamanın dışına çıkmak
Vermek - almaktır
Şükrün enerjisi, bizi saf bilince ulaştırıyor
Kitle zihne en güçlü darbe: Hayal gücü
Sınırsız zekâ - bilinçaltının olağanüstü evreni
Saf bilince giden yolda, duygu ve koşulsuz sevgi
Kendimiz olmanın muhteşemliğini hissetmek

Bilinç, bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı

Kolektif Zihin

Jung, insan psikolojisini incelerken, insanda birbirinden ayrı üç ruh tabakasının varlığına işaret eder. Bilinç, bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı. Bununla birlikte, Jung farklı coğrafyalarda da olsa, toplumların bilinçaltında birbirine benzer semboller olduğunu keşfetmiştir. Ona göre yaşayan ruhun mucizesine dokunmak için, kabul etmemiz gereken bir önerme var: ‘Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında. Yaşamın bilinçdışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir. Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.’

Tehlike insanın ruhundan kopmuş olması ise buradan geri gidersek, kaybettiğimiz kimliğimizi bulmamız olasıdır. En başta sahip olduğumuz özgür ve saf düşünceye nasıl ulaşacağız?

Birçok insan ‘kendini tanımayı’ bilinç düzeyindeki ego kişiliğinin bilgisi ile karıştırır. Biraz ego bilincine sahip herkes, kendisini tanıdığından emindir. Ama ego sadece kendi içeriğini bilir, bilinçdışını ve onun içeriğini bilmez. Ego, aynada kendini seyrederken o aynanın ardını görmesi mümkün değildir. Varlığa ve yaşama egosu ile bakan bir insan kendi varlığının aslında bizatihi bir kâinat varlığı olduğundan habersizdir. Zamandan ve mekândan münezzeh olan öz benlik, yaşamı sonsuz bir şimdiden izlemektedir, varlığında bir kusur olması imkansızdır.

Derler ki, evrendeki tüm bilgi bizim her zerremizde mevcuttur. Peki, her zerremizde mevcut olan bu bilgiye nasıl ulaşacağız? Hakikatin güzelliği ve gerçek ben arasındaki o kopmaz bağın en saf haline nasıl ulaşabiliriz?

Egonun çalışma prensibi - Yargılamanın dışına çıkmak

İnsan, merkezine doğru bir yolculuğa çıkmadan önce, gerek toplumun, gerekse kitle zihninin kendisine uzun yıllar aşılayıp durduğu bir bendi aşması gerekir: "Yargılamak!" Yargılamaktan uzak durmak, saf kalbe giden yolda, damarlardaki zehri temizleyecektir. Bizim adımıza iyi ve kötünün ne olduğuna karar veren kitle zihnine, dev bir dur levhası hükmündedir. Etiketleme, sınıflandırma ve suçlama, düşünce akışını kesintiye uğratır. Etiketlemenin olmadığı bir alan, zekanın gelişmesi için en uygun ortamdır.

Yargılamayı yapan kim? Bu soru yolumuzu aydınlatacaktır. Etiketlemediğinde kendini yasalardan, dogmalardan ve sınırlı inançlardan kurtarmaya başlarsın, böylelikle Tanrı’nın sana bahşettiği özgürlüğe ve sınırsızlığa izin vermiş olursun. Bizi bu sınırsızlığı deneyimlemekten alıkoyan en büyük engel, egomuzdur. Ego her şeyi kişisel algılar, dolayısıyla kendini diğer bireylerden ayrı gören bir yapıya sahiptir. Sürekli dış dünyanın yorumunu yapmakla meşguldür. Kırılmak, kızgınlık,şikayet etme ve tepki vermeye bayılır. Her zaman kıyaslar, diğerleriyle yarışa girer, olduğu halden asla memnuniyet duymaz. Hep bir eksiklik duygusu içinde kıvranır durur. Bu duyguyu kimi zanan bir insanla, kimi zaman bir maddeyle, bazen de farklı bir kimlikle gidermeye çalışır. Yaşama bedensel ihtiyaçlar çerçevesinden bakar, açlık, susuzluk, acı gibi etmenlerden korkar.

Kitle zihnin bize yaptığı en büyük kötülük bu olsa gerek: Bizi düşman bir dünyada yaşadığımıza inandırmıştır. "Modern insan," attığı her adımda başına kötü bir iş gelmesinden endişe eder, çünkü bu dünya tehlikelerle doludur ve zavallı ego bilinç, kendini nasıl koruyacağını şaşırmış haldedir. İllüzyonlar ve yalanlar içinde döner durur.

Oysa öz benliğimiz tam ve mükemmeldir, her şeyle bütünleşmiş, eksiksiz yanımızdır. Böyle olduğu için de hiçbir korku taşımaz, değerli ve özel olduğunu bilir, herhangi dışsal veriye ihtiyaç duymaz, onaylama beklemez. Olduğu haliyle engelsiz ve özgürdür.

Ego kendini dış dünyaya beğendirmek için kılıktan kılığa giredursun, Öz benlik hiçbir yalana ihtiyaç duymaz, kimseyi yargılamaz, kimse tarafından yargılanmayacağının da bilincindedir. Yaşamaya, var olmaya sınırsız bir veçheden baktığı için, herhangi bir sorunu çözmesi kolaydır. Olan her şeyin bir tekâmül plânı içinde cereyan ettiğini - yüce bir amacın yörüngesinde olduğunu bilir. Ego bilincimiz, her şeyden şekva eden yanımız, şükretmediği gibi, durmaksızın farklılıklar ve ayrılıklarla ilgilenir. Kategorize eder, sınıflandırır, her şeyi kendince iyi ve kötü diye ayırmakta ustadır. Bu yolun en nihayetinde çatışma yaratacağını ve hatta şiddete varacağının farkında bile değildir.

Egonun tedirginliğinin bir diğer sebebi ise, bir şeye ulaşmak için daima bitmek bilmeyen bir zahmetin gerektiği düşüncesidir. Ona göre, hayat zor, oyunun kuralları dayanılmaz derecede çetindir. Rekabete inanan ego, gerekli tüm çabayı gösterse bile, zafere ulaşacağından emin değildir. Kısaca, yaşam kendisinden yana değildir, zaten yalnız bu düşünce bile onun özgürlüğünü elinden almaya yeter.

Öz benlik, her şeyin mükemmel olduğunu ve hiç bir çaba gerekmeden, her şeyin ona sunulmuş olduğunu bilir. Bir şeyi elde etmesi için yalnız kabul bilincinde olmasının yeterli olduğunu bilir. Işık, koşulsuz sevgi ve güzellik olan derin benliğimiz, yaşamaya tatminle ve genişleyen bir hayranlıkla bakar.

Ego, geçmişte veya gelecekte yaşarken, öz benliğimiz şimdi içinde mutludur. Ego kendini kurban addederken, öz benlik yaşamının efendisidir. Ego daima başkalarını suçlama eğiliminde olduğu için, yaşamının kontrolünü eline alamaz. Egonun aksine hayatı coşkuyla ve sevinçle yaşayan öz benlik, her durumun kendisinin hayrına olduğunu bilir.

Yaşama siyah-beyaz gibi ayrımların olduğu dar bir pencereden bakan ego bilinç, evrensel akışın dışında kalır. Kendi kısır düşüncesi içinde, kuyruğunu ısırmaya çalışan bir varlık gibi, bir amaca hizmet etmeyen döngü içindedir.  Katı, sert, akıştan uzak ve tutucudur. Oysa Öz benlik, yenilikten ve değişimden yanadır, berrak bir su gibi evrenle birlikte akar.

Vermek almaktır

Ego, varlığa kıtlık bilincinden bakar. Alma arzusu, bizim aslında birşeylere yeterince sahip olmadığımız şeklindeki çekirdek inancı yansıtır. İçimizde kıtlık olduğuna inandığımız sürece, vermek ve paylaşmak yerine, yığmak ve biriktirmek isteriz. Temel zihniyetimizden dolayı çevremizde kıtlık oluşturmaya devam ederiz, çünkü ne kadar elde edersek edelim, asla yeterli olmaz.

Arzumuz almak yerine vermek olduğunda, çekirdek inancımız, bizim başkalarına da verecek kadar alabildiğine bolluk ve berekete sahip olduğumuz zihniyetine sahip olur. Vermeye istekli oluşumuz, evreni de bize vermeye yöneltir.

Vermek eylemi, karşı tarafı da bu eyleme yöneltir. Yönelttiği ölçüde de güçlüdür. Sevginiz, karşılığında sevgiyi yaratmıyorsa, güçsüzdür. Sevgide sürekli bir devinim (hareket) ve etkileşim olmalıdır, bu anlamda iki taraflı paylaşım önem taşır. Öğrencilerin öğretmene bir şeyler öğretmesi, seyircilerin oyuncuyu motive etmesi, hastaların psikanalisti iyi etmesi vs. gibi örnekler, bu iki yönlü sevgiye işaret eder.

"Vermek" kimi zaman büyük bir yanılgı sonucu, vazgeçmek veya feda etmek gibi tanımlanır. Bu, sömürücülük, alıcılık ve istifçilikten öteye geçememiş kişinin yorumudur. Ancak tüccar anlayışlı kişi, bir şey almak şartıyla vermeye hazırdır. O’na göre, almadan vermek, kandırılmaktır. Bazıları ise fedailik yaklaşımıyla vermeyi erdem sayar, vermek, acı verici bir şey olduğundan yapılır. Sizin özünüz olan kişilik ise, vermeyi, güç ve kudret ile dolu olmanın en iyi anlatımı olarak görür.

Verme eylemi olarak sevme yeteneği, kişisel gelişime bağlıdır. Kişinin tam anlamıyla kendisini verebilmesi ve sevebilmesi için yaratıcılığının baskın duruma gelmesi ve başkalarını kullanma ve daima alıcı olma gibi özellikler aşılmış olması gerekir.

Şükrün enerjisi, bizi saf bilince ulaştırıyor

hayal gücü

Egonun perdelerini kaldırıp, merkeze, kalbe, ruha doğru ilerlemeye devam edelim. Sahte benlik olan egodan Tanrı’nın bir parçası olan Öz Benliğe giden yolda, karşımıza çıkan ikinci durak: "Şükürde kalmak". Yunus’un; "Görenedir görene, köre nedir, köre ne." ..dediği gibi, görmeyi dilersek, hakikat yolunda en kalın perdelerden biri daha çekilmiş olur.

Derler ki, evrende yalnız iki enerji vardır: koşulsuz sevgi ve korku. Yani, koşulsuz sevgi olmayan her şey korku. Yukarıda egonun çalışma prensibini anımsayacak olursak, takdir etmenin ve onurlandırmanın egonun değil, Öz benliğin tavrı olduğunu kolaylıkla anlarız. Şükür, bizi şimdide tutarken, egoyu fark etmemizi sağlar. Einstein evrende her şeyin enerji olduğunu söylemişti. Öyleyse her şeyin bir titreşimi var ve titreşimi arttırmanın en kestirme yolu da, en yüksek titreşime uyumlanmak.

"İyi Hayat" adlı kitabın yazarı şöyle diyor: "Şükür duygusu, belleğin anma sevinci ve yaşanmış olana duyulan aşkıdır." Şükür duygusu, belleği sevinç ve neşeyle dolduruyorsa, bu aktif bir zihinsel duruştur. Bu duruşun en belirgin özelliği, hayatınızın sorumluluğunu ilk elden size geri vermesidir. Şükreden insan, ego bilincin prangalarını gevşetir, hayatın kontrolünün kendi elinde olduğunun bilincine varır. Burada bizi kitle zihninden ayıran şükür, bir şey yapmadan, beklemek ve bizi hırpalayan şartlara sorgusuzca teslim olmak anlamına gelmez. Duygular bilinçaltı için mihenk taşıdır. Bilinçaltımız ana duygu tonundan aldığı emirle, zihninden geçen düşünceleri gerçekleştirmektedir. Eğer ana duygu tonumuzu şükür ve minnettarlıkta sabit tutarsak, bilinçaltımız en basit ifadeyle şükrettiklerimizin gerçek olduğuna inanacak, onları hızla hayatımıza katmaya çalışacaktır.

Şükür var olmanın yükseltilmiş hali, bilinçli esriklik. Eğer Dünyanın bir bilinci var ise, her şeyin bir bilinci olduğundan hareketle, doğrulanabilir bir şey bu artık, dünya daimi bir takdir, şükür ve bundan doğan zikir hali içinde dönmekte. Ve bir atomu düşünün; bir çekirdek ve onun etrafında dönen elektronlar da şükür ve minnettarlık içindedir. Var olan her şey, zerredeki her hayat prensibi, aynı şükür halkasına kopmaz şekilde bağlıdır. Minnettarlık Tanrısal duyguların zirvesine çıkaran görünmez bir merdiven gibidir. İbrahim Suresi 7. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

"Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım".

Egonun çalışma prensibini hatırlayacak olursak, ego daima soruna odaklanıyor ve bunu en çok dikkatini, kendisinde olmayan şeylere vererek yapıyor. Yani kıtlığa - yokluğa vb. şeyler odaklanarak. Ego bilincinden çıkmanın ilk kuralı, yokluğa değil, varlığa odaklanmaktır. Yani soruna değil, çözüme. Varlığa odaklanıp, onu yüceltmeye başladığınız zaman, yaşama Öz benliğin dingin farkındalığından bakmaya başlarsınız. İnsan, zamanla asıl varlığının tam ve kusursuz olduğu gerçeğine buradan yaklaşabilir.

Kitle zihne en güçlü darbe: Hayal gücü

Kolektif bilinç, en yalın ifadeyle, bize kendi dışımızda kontrol edemeyeceğimiz muazzam güçlerin olduğunu ve bunların karşısında çaresiz, hatta yetersiz olduğumuzu söyler. Bu, bizi, varoluşa düşman olmayı gerektirir konuma sürükler. Dahası bu düşünceye göre, onaylanmak ve sevilmek için sürekli gergin ve bitmek bilmez bir çaba içinde olmamız gerekir. Peki, durum bu kadar vahim midir? Evet ama bizi yokluk, kıtlık bilincinde tutan kitle zihnine vuracağımız şükür dışındaki diğer darbe "hayal gücümüz"dür.

Alfa modu, beynin dışarıdan gelen bilgileri en hızlı şekilde almaya açık olduğu moddur. Alfa, dünya frekansı ve Alfa hali, insanın hayal kurma yeteneğinin kendiliğinden olduğu dalga boyudur. Alfa, Sufizm’de "yakaza hali" olarak bilinen uykuya ilk dalma anıdır. Ve bu frekans hayal gücünün devreye girdiğinde aktiftir. Hayal kurduğunuz zaman, her şeyi kendisinden yarattığı (neşet ettiği) kaynakla uyumlanırsınız ve insanlığın ortak pozitif enerjisinden çekmeye başlarsınız. Bütün büyük buluşlar, fikirler ve başyapıtlar imajinasyondan, sonsuz olanın enerjisine kanallık etmekten ortaya çıkmıştır.

Yine ruhsal gelişimcilere göre, hayal gücü, Tanrı’nın çalışma alanıdır. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: "Fortis imaginato generat causum": güçlü bir hayal gücü, olayın kendisini doğurur. James Mapes’in konuyla ilgili sözleri altı çizilecek türdendir.

"Bir düşünceniz olduğu zaman, beyindeki nöronlar ateşlenir ve küçük elektrik yükleri yaratır. Bu yükler, merkez sinir sistemine çarptığı zaman, karşılık olarak hareketi yaratan, iç ve dış tepkiler oluşur. Beyindeki bir düşünce, vücuttaki bir hareketi yaratır."

(Burada bilinç ve bilinçaltının hayal ve gerçek arasındaki farkı ayırt edememesi ve bilinçaltı-alfa ilişkisi işlenir.)

Sınırsız zekâ - bilinçaltının olağanüstü evreni

Bedenin bütünlüğünü koruyan güç nedir? Bizimle her an etkileşim halinde olan, 7 gün 24 saat çalışan, hiç yorulmayan ve uyumayan gücün ne olduğunu düşünüyorsunuz? Siz uyurken nefes alan, tırnaklarınızı, saçlarınızı uzatan, kalbinizi daima muntazam ve hiç durmadan çalıştıran gücün ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu güç asla uyumaz, dinlenmez ve çalışmayı bırakmaz. Aynı anda pek çok işlem yapabilir. Kollektif bilince bağlı olduğu için, herhangi bir şeyi başarmak, onun için çok kolaydır.

"Sizce nedir çağların en müthiş sırrı? Atom enerjisinin sırrı mı? Termonükleer enerji mi? Nötron bombası mı? Gezegenler arası yolculuk mu? Hayır hiçbiri değil. O halde nedir bu müthiş sır? Nerede bulunabilir ve nasıl temas kurulur ve eyleme geçirilir? Bunun cevabı olağanüstü basittir. Bu sır, insanları arayacağı en son yer olan kendi bilinçaltınızın içinde, mucizeler yaratan o harika güçtür" Joseph Murphy-Bilinçaltının Gücü-sf.12

Bu harika güç bilinçaltıdır. Her an bizimle etkileşim halinde olan bu gücün farkına varmak için izleyeceğimiz yol, düşüncelerimiz ve bu düşüncelerden oluşan duygularımızdır. Çünkü duygularımız yukarıda belirttiğimiz gibi bilinçaltı için mihenk taşıdır. Her hangi bir şeyi bilinçaltına aşılamak için ona duygu katmak yeterlidir.

Bilinçaltına yakından bakalım:

• Bilinçaltı duygularımızın olduğu yerdir.
• Bilinçaltı organlarını kullanmadan görür.
• Bilinçaltı mantık yürütmez, telkinlere karşı hassastır.
• Bütün sorunların çözümünü bilir.
• Bilinçaltı tüm beden faaliyetlerini kontrol eder.
• Bilinçaltı için bir resim, bin sözcüğe bedeldir. Zihinde tutulan ve inançla beslenen her resmi hayata geçirir.
• Bilinçaltı, hayalle, gerçeği ayırt edemez.
• Bilinçaltı, bilinçli zihinden emir alır.
• Bilinçaltı için yalnız an vardır. Geçmiş ve geleceği dikkate almaz.
• Bilinçaltı aynı anda birçok işlem yapabilir - 24 saat hiç durmadan çalışıp, birçok veriyi işler.
• Bilinçaltı kolektif bilinçaltı ile bağlantılıdır.
• Bilinçaltı tersten duyabilir ve anlayabilir.
• Bilinçaltı asla dinlenmez, uyumaz ve çalışmayı bırakmaz.
• Bilinçaltı sade ve açık anlatımlardan anlar.
• Bilinçaltının sınırsız zekâsı her şeyi bilir ve görür.

Tüm bu özelliklere baktığımızda, aklın sınırlarını zorlayan, muazzam bir zekâ ile karşı karşıya olduğumuz açıktır. Böyle bir gücün farkında olan ve onu lehine çevirebilen insanın başaramayacağı hiç bir şey yoktur. Zihin neye inanırsa, bilinçaltı onu sorgusuz sualsiz kabul eder. Lakin çok fazla detaya girmeden burada bizi en çok ilgilendiren maddenin ‘Bilinçaltı, hayalle, gerçeği ayırt edemez.’ gerçeğidir. Bilinçaltının kolektif bilince ve kolektif bilinçaltına bağlı olduğu bilgisi de, konuyla derinden bağlantılıdır.

Görüldüğü üzere bedendeki sonsuz zekâ müthiştir, ancak buna rağmen gerçek bir durumla hayal arasındaki farkı bilmez. Bunu şöyle anlatalım: Diyelim ki geçmişte yaşadığınız bir olayı sürekli düşünüyorsunuz. Bu durumda zihniniz gerçekle, hayal arasındaki farkı bilmediğinden, bu olayı tıpkı bedeniniz de aynen yaşıyormuş gibi kimyasallar salgılar. Bu yüzden geçmişte yaşamak, fiziksel olarak da oldukça yıpratıcıdır. Eski olayda yaşadığınız duyguları tekrar tekrar hissetmeye başlarsınız ve bedenin duygusal tepkileri de olayı aynen yaşıyormuşçasına gerçek olur.

Bilinçaltı zihnimizdeki resimleri gerçek addediyor ise, o zaman kurduğumuz tüm hayalleri de gerçek olarak işleme alıyor. Aşık olduğumuzda, öfkelendiğimizde, veya başka bir duygu hissettiğimizde, beynimiz değişik kimyasallar üretiyor. Her duygunun bedende kimyasal bir karşılığı var. Bu kimyasallara "nöropeptid" deniyor. Bunlar vücudun her tarafına gönderilerek, vücuda nasıl tepki vermesi gerektiğini söylüyor.

Çoğumuzun düşünceleri, kitle zihninin veya nam-ı diğer kolektif bilincin merhametine kalmış durumdadır: istek dışı, otomatik ve tekrarlayıcı. Düşüncelerin kontrolsüz şekilde, gelişigüzel aktığı bir süreçtir bu. İnsan bu durumda düşüncenin, yani kendi zihninin tutsağı olmuş durumdadır. Eğer zihin geçmişte olan bir olaya takıldıysa, sürekli kafada bu olay tekrarlanır durur.

Aslında Oscar Wilde’ın dediği gibi "Bilmeye değer bir şey zaten öğretilemez." Öğretilebilir olmasından çok hissedilebilir olmalıdır. Tüm hücrelerde yaşanılan duru bir bilişle. Yukarıdaki son üç paragrafta anlatmak istediğimizi şöyle toparlayabiliriz; "Düşünmek, gerçek kimliğimizin yalnız minik bir parçası, bedenin zekası, düşüncelere belli tepkiler verir." Bilinçaltı, zihindeki düşünceyi baz alır. Şimdi şunu düşünün; zihin duygudan bir an bile çıkamaz, bir duygudan diğerine geçer. Ve dedik ki, bilinçaltı bilinçli zihinden emir alıyor. Şimdi bizi en çok ilgilendiren kısma geldik. Burada bilinçli veya bilinçsiz olarak hayal kurduğunuzda, bilinçaltına emir verirsiniz ve o bunu hiç sorgusuzca doğru kabul edip, itaat eder - bunu gerçek kılmaya çalışır. Anlaşıldığı üzere bilinçaltınız hayal ettiğiniz şeyi gerçek addetmektedir. Ne kadar güçlü hayal eder, olaya ne kadar duygu katarsanız, durum bilinçaltında o denli güçlü kodlanacaktır.

Beynin alfa frekansı 7.8 herz, aynı zamanda dünyanın manyetik alanı olarak bilinen Shumann Rezonansı’ ile aynı frekanstadır. Alfa, sakinlik, huzur, uykudan önceki o ince eşik, gevşeme anıdır. Yaratıcılığın ve düş dünyasının en yüksek olduğu mod. Alfa, bizzat dünyanın kendi frekansına eşitse, neden orada kendimizi bu kadar iyi hissettiğimiz de açıklığa kavuşuyor. Var olan her şeyle, bütün olma hali. Yani aslında dünyanın kendi frekansı da Alfa; ‘huzur, çabasız dinginlik, sakinlik.’ Hayal kurduğumuzda, olan şey de Alfa’ya geçiş ve dünyanın o tatlı ve sakin kalp atışlarına uyumlanma.

Saf bilince giden yolda, duygu ve koşulsuz sevgi

Duygular ve koşulsuz sevgi

Yalnız gözlemleyen bir zihne giden yolda, bilinç ayrışması işte tam da yargılamanın kesildiği, minnettarlığın ve hayal gücünün var olduğu yerde devreye girer. İnsanın merkezine giden yolda, ana caddeye "kendini sevmek" tali yolundan çıkabiliriz.  Kendini sevmek, aynı zamanda kendisinin dışında duran insanın ‘yuvaya’ dönmesi için, kendini ve diğerlerini affetmesini içerir. İnsanın kendisine erişme imkânına ulaştığı bu yerde, merkeze olan yolculuğunun bir bütün olduğunu idrak etmeye başlarız.

Kolektif bilinçaltının etkilerinden sıyrılabilmek için gereken diğer bir adım: Koşulsuz sevmektir. Jung’a dönecek olursak, "Örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini, o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür." Birey tek başına değişmedikçe, hiç bir şey değişmez. Bilincimizi kimsesiz bırakan ve içgüdülerimizi adeta felç eden kolektif önyargı'dan, saf bilince dönmek suretiyle arınabiliriz.

Zihnimiz, öz benliğimiz üzerine çekilmiş bir perde gibidir. Kitle zihninden arınarak, öz benliğe giden yolda atılacak önemli adımlardan biri: Zihnimizle özdeşleşmeyi bırakmaktır. Farkındalığın yükselmesi ve aydınlanma dediğimiz, ruhumuzun şarkısını işitmeye de burada başlarız.

Tatmin edici bir yaşamın ve kendini gerçekleştirmiş bir birey olmanın ilk şartı "kendini tanımaktır." Kendini tanımak" en çok da duyguları fark edebilmekle mümkündür. Duyguları tanımanın yolu nedir? Bana kalırsa duygular ruhsal tekâmül sürecinde birer sinyaldir. O yüzden duyguların bastırılması insanın psikolojik dengesini bozmaktadır. Çoğunlukla psikolojik dengenin bozulması, bazı fiziksel belirtilere yol açar. Ortaya çıkan bu belirtiler, bizdeki asıl problemi temsil etmektedir. Düşünce biçimindeki katılık, kol ve bacaklarda sertleşmeye; öfkeyi içe atmak, depresyona sebep olabilir. Hisleri bastırmak yerine, onları serbest bırakmak gereklidir.

Denilebilir ki, fiziksel hastalıklardan muzdarip olanların önemli bir kısmı, aslında duygusal sorunların sebep olduğu bir durumu yaşamaktadır. Duygusal sorunlarla baş etmeyi bilmek, kişinin bütünlüğünü koruması açısından önemlidir. Örneğin her duygunun kendine has bir solunumu olduğunu fark ettiniz mi? Örneğin öfkede yüksek ve kesik bir solunum vardır. Korkuda solunum kesilir. Aşk duygusunun solunumu rahat ve geniştir, üzüntüde ise soluk uzar.

Duygu Nefes alma Kalp atışı Kaslar Sıcaklık Konum
Korku yükselir yükselir gergin soğuk karın
Öfke sığlaşır yükselir çene kasları gergin sıcak tüm vücut
Üzüntü derinleşir yavaşlar rahat soğuk göğüs
Mutluluk yavaşlar yavaş yükselir rahat ılık göğüs

Şimdi gelelim duyguların neye bağlı olduğuna. En açık ifadeyle duygularımızın ne olduğu yalnız kendimize bağlıdır. Çünkü kendi zihnimizdeki tek düşünür yine biziz. İşte bu yüzden duygu durumumuz, yalnızn düşüncelerimizden etkilenir. Dış dünya bazı zor durumlar dışında nötr’dür. Biz dünyaya çoğunlukla kendi algı filtrelerimizden baktığımız için, bunu pek fark edemeyiz. Peki duygularımızın kumandasını nasıl ele alacağız?

Dedik ki, duygusal durumumuzu yalnız düşüncelerimiz belirler. Aslında duygularımız sahip olduğumuz en değerli hazinedir. Bu hazineye sahip olduğumuzu bilmek ve onu kendi tasarrufumuz altında tutabilmek için ne yapmamız gerekir?

Tıpkı kasların hafızası olduğu (şaşırtıcı) bilgisi gibi, zihnimiz de kaslarımız gibi çalıştıkça, güçlenmektedir. O yüzden düşünce biçimimizi tutarlı şekilde değiştirerek, enerji düzeyimizi ve gerçekliğimizi değiştirebiliriz. Hissettiğimiz karmaşık duygular, insanlar veya olaylar yüzünden ortaya çıkmıyor, duygular, insanlara, veya olaylara olan tepkilerimizdir.

Emerson’un dediği gibi, "Büyük insanlar, dünyayı düşüncelerin yönettiğini görenlerdir. İyi veya kötü bir şey yoktur, sadece düşünce onu öyle yapar."

Duygularıın kumandasını ele alan insan, yaşamının hakimi olmuş demektir. Duygularımızı kendimiz etkiliyoruz. Nötr olan dış dünyayı, onunla ilişki kurarak renklendiriyoruz. Burada konumuzla ilgili olan soru şudur: Duygularım kendi seçtiklerim mi, yoksa toplum tarafından bana telkin edilenler mi? Hangi duygusal aşamalar özerkliğimi tekrar ele geçirmemi sağlıyor? Ayrıca reklamlar için harcanan milyon dolarlar, pazarlama çalışmaları, hepsi insanların duygularına hitap etmek için.

Çok sık hissettiğimiz duygular, bizi bu hislere iten başka bir etmenin olduğunu gösterebilir. Çünkü inanç, bizim gerçekliği yorumlayış tarzımızdır. Duyguların değişimi için düşünce biçiminin tutarlı bir çabayla, olumluya dönüştürülmesi mümkündür. Burada bilinmesi gereken en önemli husus şudur: hissettiğimiz duygular insanlar, veya olaylar yüzünden ortaya çıkmamaktadır, duygular, bedenin düşünceye verdiği tepkidir.

Ego bilinci hatırlayacak olursak, ego her zaman bir başkasını suçlama eğilimi taşıyor. Ego, çektiği acı dolayısıyla diğerine, "acımın sorumlusu sensin." demekten vazgeçmez. Açıkçası ego durumla, o durum hakkındaki yorum arasındaki farkı göremez. Gerçekte, durum nötr’dür - iyi veya kötü değildir. Kötü olan içsel direncimiz ve o direncin yarattığı duygudur.

Duygusal sağlığımız yalnız düşüncelere, onların niteliği veya niceliğine bağlıdır. Dışarıda herhangi bir "uyaran" kendi başına, sizin üzerinizde bir güce sahip değildir. Davranışlar, duyguların göstergeleridir. Duyguları doğrudan denetleyemesek bile, bize duyguları denetlemek için bir açık kapı bırakılmıştır: davranışları denetlemek. Nasıl davranırsanız, öyle hissedeceksiniz. Hissetmek istediğiniz biçimde davranın. Hatırlanacak olursa, yüksek benlik saygısı, özgüven, özdenetim gibi kavramlar, çoğunlukla duygularını büyük ölçüde analiz etmiş ve onları kontrol edebilen kişilere hastır.

Konunun uzmanları, düşündüğünüz her şeyin belli duygular yarattığını bilin, diyorlar. Düşünce ve duygu arasındaki bağlantıyı iyi bildiklerinden olsa gerek. Ancak kendinizi bunlarla tanımlamayın, onun arkasındaki saf farkındalık ve bilinç olun. Duygular gerçektir. Duygular sadece soyut düşünceler değildir, aslında tamamen gerçektirler. Düşünme tarzını değiştirirsen, beyin kimyanı da değiştirirsin. Burada en başta sözünü ettiğimiz yargılama devreye girmektedir. Ego bilincin yargıladığı ve sınır koyduğu, böldüğü, ayrıştırdığı yerde düşünce ve duyguların kontrolü zorlaşmaktadır.

Derin benliğimiz hayatın asla yargılamadığını ve sadece insanla aynı dili konuştuğunu iyi bildiğinden, neşe ve sevinç içindedir. Ancak yaşama genelde ego bilincinden bakıldığı için bunu fark edemeyiz. Aslında zihnimizin alışkanlıklarını değiştirip, düşünme süreçlerini kontrol etmeye başladığımızda, bilinçaltıyla olumlu bir işbirliğine gireriz. 

Kişi koşulsuz seven Öz benliğe yaklaştıkça, kaygılarından arınır. Çünkü bilir ki, yaşamda hata yapmak diye bir şey yoktur, yaşananlar yalnızca tecrübe ve deneyimlerdir. Sorunumuz fazla hata yapmak değil, yeterince hata yapmamamızdır:-) Yaşamı düşünün: İnsan kendini ne kadar sakınsa da, mutlaka engelle karşılaşıp, hata yapacaktır. Hata yapma korkusu, insanı hedefe odaklanmaktan alıkoyan en büyük etmendir.

Kolektif bilinç, yaşamımız boyunca bizi onaylanmama tehdidiyle korkutmuştur. Yanlış yaptığımızda, toplumun bizi dışlayacağı düşüncesi hemen hepimiz için dayanılmazdır. Hep koşullu sevgi gören insanlar, hep başkalarının ne düşündüğüne odaklanır, onay almak için çabalar. İhtiyacımız olan şeyin, her durumda koşulsuz sevilmek olduğu açıktır. Kitle zihni sevgi ve saygının hak edilmesi gereken bir şey olduğunu söyler, sizi buna inandırır. Bu düşünce, insanın kendisiyle, arasında aşılması imkânsız bariyerler oluşturur. Oysa gerek kendimiz, gerek başkalarına duyacağımız sevgi ve saygı, hiçbir yolla hak edilemez, diğer insanlar da bizi yargılayamazlar.

Kitle zihni bu şekilde bizi olmak’tan, mümkün olduğunca uzağa atar. Olmak, ilişkide olmaktır ve olmaktan uzaklaştıkça, kendi gerçekliğimizle, özümüzle ilişki kurmaktan uzaklaşırız.

Bilinmelidir ki, insanları memnun etme çabası anlamsız zihinsel aktivitedir. Diğerlerinin onayını kazanmak için uğraşmak, bilinçaltına lehimize olmayan mesajlar yollayacaktır. Bilinçaltı bunu bireyin kendisine inancı olmadığı yönünde okur. Bu titreşim de başarıyı zorlayan bir engeldir. Yapılması gereken, geçmişi veya geleceği analiz etmeyi bırakıp, an’a ve güven duygusuna odaklanmaktır.

Kendini sevmenin gücü öyle muazzamdır ki, neredeyse diğerlerini sevmek için ilk elden yapılması gerekendir. Dahası kendinizi yargılar ve suçlarken, diğerlerini sevmek ve onurlandırmak nasıl mümkün olabilir? Bu, halâ ayrılık bilincini deneyimlemeye devam etmektir. Kendini diğerlerinden kesin çizgilerle ayırmak demektir. Oysa kendimizi kurban ederek, uyumu yakalayamayız.

Kendimiz olmanın muhteşemliğini hissetmek

Gerçek şu cümle etrafında döner: "Sen neye hazırsan, o da senin için hazırdır." Yaşamınızdaki tek sınır kafanızın içinde; Hayal gücüyle ve biraz da kendini sevmekle ilgili şu sözler altı çizilesidir: Yaşamınızdaki imgeleri değiştirmeyi öğrendiğinizde, geri kalan her şey, sizi takip edecektir.

Zihninizi oyuncak bir tren gibi düşünün. Tren (düşünceleriniz) aynı raylara (olumsuz görüntüler) siz yeni bir ray (taze görüntüler ve yeni potansiyeller) ekleyene kadar, döndükçe döner ve siz bu yolları düzenlemek için bazı makasları çıkarırsınız. (gelişmiş düşünce sistemi) eski raylar hala oradadır ama siz kendinize yolculuk için yeni yollar verdiniz artık. İşte canlandırmanın yaptığı budur. Sizin rotanızı değiştirir. Enerjinizin gitmesini istediğiniz yeni haritalar sağlayarak, kafa yapınızı geliştirir. Yani size yeni bir düşünme tarzı sunar. Yani böylelikle beyin kimyanı, veya diğer deyişle salgılanan nöropeptitleri değiştirir.’ (Kuantum iyileşme)

Doğrudur çünkü her görüntü kendisine ait bir duygu oluşturur. Herhangi bir konuda arzu varsa, çözüm de vardır. Çünkü arzulu bir zihin yeni raylar oluşturacaktır. Bu yüzden başarıya ulaşmada imkândan daha önemli bir şey vardır: insanın zihinsel tutumu.

Şimdi, tüm bu bilgilerin ışığında, şu paragrafa yeniden bakmak ve cevapları tefekkür etmek mümkündür: Evren benimle aynı dili konuşuyorsa, ondan duymak istediklerimi neden söylemiyor? Bugün bilimin de iddia ettiği gibi, biz ve gezegen aynı şekilde frekans değiştiriyorsak, soruyu şu şekilde sorabiliriz: Ben evrenle aynı dili konuştuğum bu yerde, kelimelerimi onunla nasıl bütün kılmalıyım ki, sözlerim bana büyülü bir yankıyla geri dönsün?

Seyreden bir göz kesildiğimiz yerde, düşüncelerin nereden geldiğini ve nereye vardığını ‘görebildiğimiz’ zaman ‘yargısız, yorumsuz, gözlemleyen’ bir bilince ulaşırız. Tabiri caizse, sürü içinde kaybolan bilincimizi geri almak ve merkeze, ‘yuvaya’ yaklaşmak, ancak bu şekilde mümkündür. Kendi ruhumuza, ölümsüz olana yaklaştığımız ve bilinçaltımız ve Öz benliğimizle iletişim kurmaya başladığımız yer de burası olsa gerek. Kendi merkezimize, derin benliğimize ulaşabilsek, orada sonsuz bir huzur, muhteşem bir zekâ ve muazzam bir merhametten neşet eden, eşsiz bir barış durumuyla karşılaşırız. Bir şey olmak için hiçbir şekilde zor bir çabanın gerekmediğini, tüm güzelliğin ve imkânların içimize derç edilmişliğini idrak edebileceğimiz yer yalnızca orasıdır. Kendi merkezimizde, buna isterseniz Öz benlik de diyebiliriz, anne kucağındaki bir bebek kadar mutlu ve rahatızdır.

Kaynak:

Leyla Karaca
Şair, Yazar, Felsefeci, Ferfir Yayınları Editörü
ISCAT2015 Sakarya

Kaynaklar:

• Tolle Eckhart, Hayatla Bütünleşmek, 2012.
• Kahili King Serge, Hayal Mühendisliği, 2006.
• Tolle Eckhart, Var Olmanın Gücü, 2006.
• Murphy Joseph, Bilinçaltının Gücü, 2007.
• Peck M. Scott, Az Seçilen Yol, 2011.
• Murphy Joseph, Manevi Bir Yaşam, 2011.
• Rovira Alex, İyi Hayat, 2009.
• Mapes James, Kuantum Düşünce Yöntemi, 2009.
• Jung Carl Gustav, Keşfedilmemiş Benlik, 1999.
• Jung Carl Gustav, Dört Arketip, 2005.
• Kürklü Bahtiyar, BeyinSİZ, 2013.
• Coleman Daniel, Duygusal Zekâ, 1996.
• Mountrose Phillip-Mountrose Jane, EFT Duygusal Özgürleşme Teknikleriyle Gizli Potansiyelinize Dokunun, 2001.
• Öztekin Ayşe, Ahmet Yesevi Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uzmanı, İbn Arabî’nin “Âyân-ı Sâbite”si ile Jung’un “Arketipler”i Üzerine Bir Değerlendirme Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 52:1(2011), ss. 293-303.
• Şanal R, Kuantum İyileşme, 2009.