Madde nasıl oluşuyor?

Madde, birbirini sıkıca tutan moleküllerden oluşuyor. Atomlara gelince, onlar aynen birer güneş sistemi gibi. Ortalarında artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşan birer çekirdek var, onun etrafında ise eksi yüklü elektronlar kendi yörüngelerinde dönüp duruyorlar. Yani her atom aslında bir miktarcık “katı” parçacıktan oluşuyor ve epeyce de boşluktan. Ki çekirdeği incelediğimizde, benzer şeyin onu oluşturan parçacıklar için de geçerli olduğunu görüyoruz.

Dikkat! Tüm bu karmaşık yapı, milimetrenin milyonda biri (1/1.000.000) kadar çapta bir hacmin içinde yer alıyor. Peki atomun aktif varlığı olan çekirdek, atomun hacmi içinde ne kadar yer kaplıyor? Çekirdeğin yarı çapı, atomun yarı çapının on binde biri (1/10.000) kadar. Bu hesaba göre çekirdeğin hacmi, atomun hacminin on milyarda biri. (1/10.000.000. 000) Geri kalan kısım boşluk.

 

Hacim olarak yalnızca on milyarda bir yer kaplayan çekirdeğin kütlesi, atomun kütlesinin % 99,95’idir. Her çekirdek, o atomun bir nevi kara deliğidir. Yani madde aslında yok. Tuttuğumuz, okşadığımız, kırdığımız her şey ve kendimiz, aslında büyük ölçüde, belki de tamamen boşluk. Onu bizim için somut hale getiren mucize ise yoğunlaşan enerji. Yalnızca ve yalnızca bu enerji alanları, mikroskobik ötesi derinliklere indikçe karşımıza çıkıp bizi şaşkına döndüren daha da küçük parçacıkları ve daha da büyük boşluklar toplamını bizim için anlamlı olan, tanıdık maddenin kılığına sokuyor. Bu aslında kulaktan dolma bildiğimiz bir gerçek. Bir kez daha duymak bizi şaşırtmıyor. Bunun ne dehşetli bir esrar olduğunu ancak üstünde kafa yorunca anlıyoruz:

 

İşte bu sebeple dışarıdan olumsuz enerji alınca dengemiz bozuluyor, tufan gecelerinin okyanusları gibi çırpınıyoruz. İşte bu sebeple olumlu enerji aldığımızda, bize bir güzel söz söylendiğinde, şefkatle saçımıza dokunulduğunda ruhumuz duruluyor. İşte bu sebeple bitkiler, Mozart’ın su akışlı konçertolarını dinlerken daha hızlı serpiliyorlar da Wagner’in öfkeli bir senfonisi çalınınca güdük kalıyorlar.

 

Enerjiyi, yalnızca dokunarak (iterek, vurarak, çekerek, öperek vs) iletmiyoruz. Bütün evren aslında saf enerji olduğundan her şey iletken malzeme görevi görüyor. Sese yüklenince, titreştirdiği hava moleküllerinin çarpması sayesinde kulak zarımızca yakalanıp elektrik sinyalleri olarak beynimize kodlanan, ekrana yazılınca ışık molekülleri ile gözümüzün arkasındaki sarı noktaya transfer edilip yine elektrik sinyalleri olarak beynimizde izdüşümü alınan kelimeler en belli başlı iletken araç.

 

Bir tek kelime ile bir insanın dengesini alt üst etme gücü var bizde. Bir tek kelime ile bir insanın gününü aydınlatmak ya da karartmak elimizde. Bu kudrete karşılık biz de dokunulmaz değiliz. Yolladığımız kelimenin ekosu bize de mutlaka geri geliyor. Bir kısır döngü (ya da olumlu döngü) başlıyor. Üstelik bazen o kelimeye bizim yüklediğimiz anlam değil de, o kelimeyi yolladığımız insanın ona yüklediği anlam da yaratabiliyor tüm bu karmaşayı. (Ya da aşk, güven, dostluk gibi güzellikleri. )

 

Kelimelerimizi çok dikkatli seçmemiz gerekiyor. Özellikle karşımızdakini bilerek ya da bilmeyerek incittiğimizi fark ettiğimizde.

 

Hayatı daha güzel, daha az stresli bir hale sokmak çok da büyük bir çaba gerektirmiyor. Geç kalmadan ağızdan çıkan basit bir “özür dilerim” ya da kırıldığımız zaman karşıdakini kazanmayı hedefleyen yalın bir “bu hareketinle beni ne kadar kırdığının farkında mısın” uyarısı dünyayı çok daha yaşanılır bir yer haline sokar.

düşündürücü yazılar

anasayfa