Bayrak Bayrak
Free counters!

İnsan Beyni, Nörobilim, Ayna Nöronlar

Karakterimizin ve bilgimizin gelişmesi
Sosyal Nörobilim
Ayna nöronlar ve bilinç
Beynimizin sol ve sağ yarımküresi
Nöronlarda Tanrısal Enerji
Hiç bir şey dışsal değil
Değişgen bütünün bir anlık ifadesi
Realiteyi olasılıklar olarak görmek
Mandala

Karakterimizin ve bilgimizin gelişmesi

insan beyni

Bundan yaklaşık on yıl öncesine kadar belli bir yaştan sonra beynimizin değişmeyeceği, zekâmızın sabit kalacağı düşünülüyordu. Bir insan yedisinde neyse, yetmişinde de odur, huylu huyundan vazgeçmez gibi birçok atasözleri de vardır. Fakat yapılan çalışmalar sonucu bunun böyle olmadığı, değişen çevreye uyum sağlamak için hücre içindeki genetik materyalin sürekli değişim gösterdiği ortaya çıktı. Beyinde var olan nöral bağlantılar gevşetildiğinde, yeni bağlantıların oluşturulduğu tespit edildi.

İnsan beyni yaklaşık 100 milyar nöron (sinir) hücresinden oluşan bir ağa sahip ve sürekli farklı tecrübeler, farklı duygular, farklı nöral bağlantılar yaratmakta. Hangi nöronun uyarıldığına bağlı olarak, bazı bağlantılar daha güçlü ve etkin olurken, başkaları daha zayıf kalabilmekte. Buna “nöroplastisite” ismi verilmiş. Nöroplastisite sayesinde istersek, çok daha farklı bir insan olabiliriz.

Bir alışkanlığınız var diyelim, örneğin yemekten sonra mutlaka bir sigara yakıyorsunuz. Siz bunu zamanla tekrarladıkça ve bundan keyif aldıkça, bu davranışınızı tetikleyen nöronlar arasındaki bağlantı güçleniyor. Bu nöral bağlantıların güçlenmesi ve gevşetilmesi işlemlerine nöroplastisite deniyor.

Rasyonalite akıl ve duygusal direnç aynı şekilde çalışmakta. Bunlar güçlendirilebilecek nöral bağlantılar. Herhangi bir zamanda, ne yaparsanız yapın, beyninizi fiziksel olarak daha iyi olmaya ayarlarsınız. Bu beyinde kurulu bir mekanizmadır, öz farkındalığa ve bilince sahip olunduğunda, hayat tecrübeleri zenginleşebiliyor. Örneğin temel matematikte başarısız olan ve kendisini umutsuz olarak kabul eden öğrenci "Ruther Gamm", matematik becerilerini geliştirmek için eğitime devam ederek, inanılmaz derecede karmaşık matematik denklemleri çözen “insan hesap makinesi” olarak ün sahibi olmuştur.

Sosyal nörobilim

Nörobilim

Sosyal ve kültürel nörobilim, beynin biyolojik evrimi ve aklın kültürel evrimi arasında köprü kurmayı amaçlayan, alışılmamış yeni bir çalışma alanıdır. Bu alt yapıdan yola çıkılarak oluşturulan hipotezlerin beyinle ilgili araştırmalarda sınanmasıyla, örneğin grup davranışlarının, empatinin, felsefi, ekonomik, politik ve etik davranışların beyin araştırmalarına konu olmasıyla, sosyal ve kültürel nörobilim doğmuştur.

Norepinefrin (noradrenalin) gibi bazı nöronlar ve *nörotransmitter’lar, düşüncelerimizi diğer insanların etkisinden korumak zorunda olduğumuzu hissettiğimizde, savunma amaçlı durumu tetiklerler. Farklı fikirlerle karşılaştığımızda, beyinde açığa çıkan kimyasallar, tehlikeli durumlardan kurtulmak için salgılanan kimyasalların aynısıdır. Bu savunma durumunda, beynin daha ilkel kısmı mantıklı düşünce ile çatışır ve limbik sistem çalışan hafızamızın çoğunu devre dışı bırakır, bizi fiziksel "dar kafalı", "sınırlı düşünceli" biri yapar.

*nörotransmitter, nöronun ucundan salgılanan ve bir sonraki nöronun özgün bir reseptörüne bağlanarak sinir impulslarının iletimine yardımcı olan düşük molekül ağırlıklı genellikle nitrojen içeren bir bileşik.

Biz bunu korku politikasında, poker oyuncularının stratejisinde, ya da bir kişinin bir tartışmadaki inatçılığında görebiliriz. Böyle bir durumda beyin ne kadar değerli bir fikir olursa olsun, bilgiyi işlemekte zorlanır.

Aslında bu fikir, yararlı bulacağımız ve akla uygun olarak hem fikir olabileceğimiz, zararsız bir fikirden, ya da durumdan geliyor olsa da, beynimiz sanki tehdit edilmiş gibi, nöron boyutunda tepki verir. Ancak kendimizi ifade ettiğimizde ve fikirlerimiz beğenildiğinde, bu "savunma kimyasalları" beyinde azalır, dofamin (kendinize güvenmenizi sağlayan hormon), nöroaktarım ödül nöronlarını harekete geçirir, bizim güçlü hissetmemizi sağlar, kendimize güvenimizi artırır.

İnançlarımız vücud kimyamız üzerinde büyük etkiye sahiptir. Bu yüzden plasebolar (ilaç süsü verilmiş, etkin maddesi olmayan) bu kadar etkin olabiliyorlar. Özgüven, ya da özinanç, seratonin nöroaktarımı ile yakından alâkalıdır. Seratonin yokluğu, depresyona, kendi kendine zarar veren davranışlara, hatta intihara dahi yol açmaktadır.

Sosyal onay, beyinde dofamin ve seratonin seviyesini yükseltir ve bizi duygusal sabitliklerden sıyrılmaya ve daha kolay bilinçlenmemize yol açar.

Ayna nöronlar ve bilinç

Sosyal psikoloji, sıklıkla insanın ihtiyacı olan temel ihtiyaçlarına bakar, buna "kuralcı sosyal etki" adı verilmiştir. Yetişkin olduğumuzda, töresel ve ahlaki yönümüz çevremiz tarafından biçimlendirilmiş, davranışlarımız çoğu kez toplum kurallarına odaklıdır. Ancak nörobilimdeki yeni gelişmeler, "toplum'u ve kimliği" daha iyi deşifre edebilmemize olanak sağlar.

En son yapılan nörolojik bir araştırma, empatik ayna nöronların varlığını teyit etmektedir. Bir duyguyu, ya da bir davranışı tecrübe ettiğimizde, belirli nöronlar ateşlenmektedir. Fakat bu davranışı, bir başkasının yaptığını gözlemlediğimizde, veya hayal ettiğimizde, aynı nöronların pek çoğu, sanki o davranışı kendimiz gerçekleştiriyormuş gibi yeniden ateşlenecektir.

Bu empatik nöronlar, bizi diğer kişilere bağlar, diğerlerinin ne hissettiğini anlamamıza yol açar. Bu nöronlar hayalimize cevap verdiği için, sanki başka birisinden gelmiş gibi, onlardan duygusal geridönüş alabiliriz. Bu sistem, kendimizi yansıtmamıza izin veren şeydir. Sosyal onaylamaya neden bu kadar bağımlı olduğumuzun ve neden uyum sağlama isteğimizin olduğunun sebebi budur.

Beynimizin sağ ve sol yarımküresi

Kendimizi nasıl gördüğümüzün ve başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında sürekli ikilik vardır. Bu durum, kimlik ve özgüven açısından bir karmaşaya neden olabilir. Hatta beyin taramaları, bu negatif deneyimlemeleri bizim farkına varmadan önce tecrübe ettiğimizi göstermektedir. Ama özfarkındalığa sahip olduğumuzda ve kendimizi tanıdığımızda duygularımızı düzeltebiliriz. Çünkü o duyguları oluşturan düşünceleri kontrol edebiliriz. Bu, hatıraların yeniden ele alındıklarında, nasıl değiştiklerinin ve protein senteziyle nasıl geri dönüşüme uğradıklarının nörokimyasal bir sonucudur. Kendini gözlemleme, beynimizin nasıl çalıştığının şeklini derinlemesine değiştirmekte. Bu durum, duygularımızı inanılmaz ölçüde kontrol edebileceğimiz özdüzenleyici neokortikal bölgeleri aktive eder. Bunu her yaptığımızda, akılcılığımız ve duygusal esnekliğimiz güçlenir.

Özfarkındalıklı kendimizin farkında olmadığımızda, pek çok düşüncemiz ve davranışlarımız tepkiseldir, dürtüseldir. Bilinçli olarak ortaya koymadığımız tercihler ve gelişigüzel ortaya konan tepkilere sahip olma fikri, içgüdüsel olarak moral bozucudur. Beyin bu davranışımız için bir çözüm bulur, o hatırayı tekrar geri getirir ve hatıralarımıza fiziksel olarak yeniden yazarak, bizi kendi davranışlarımızı kontrol ettiğimize inandırır. Bu, "akla yatkın hale getirme" hadisesi, negatif duygularımızın pek çoğunu çözülmemiş olarak öylece bırakmış olur ve her an tetiklenmeye hazır durumdadır.

Beynimiz mantıksız davranışımıza geçerli bir sebep bulmaya çalışırken, bu bizim karışıklığımızın daimi yakıtı haline gelmesi demektir. Bu karmaşık ve neredeyse şizofrenik bilinçaltı davranış, beynimizde geniş çaplı bozulmuş paralel bir sistemin sonucudur.

Bilincin belirgin bir merkezi yoktur. Aslında bütünün görüntüsü, ortaya çıkışı, her bir ayrı devrenin zaman içerisinde belirli bir anda etkinleştirilip, ifade edilmesidir.” (Joseph E. LeDoux)

Deneyimlerimiz sürekli nöral bağlantılarımızı değişime uğratmakta, fiziksel olarak paralel sistem olan bilincimizi değiştirmektedir. Buna doğrudan müdahale, bilincin gerçekte ne olduğu ve nerede olduğu sorusunu doğuracak gerçeküstü sonuçlara sahip olabilir.

Eğer beynimizin sol yarımküresi, sağ yarımküreden ayrılırsa - bağlantısı kopmuşsa ki, bu "ayrık beyin" hastalarında böyledir, sağ yarım küremiz sınırlı bilişsel kapasiteye sahip olurken, sol yarım küre üzerinden normal olarak konuşmaya ve düşünmeye devam ederiz.

Bu, algılamamızı çok değiştirse de, sol beynimiz sağ bölümün eksikliğini farketmez. Sonuç olarak bir kişinin sağ tarafını tarif edemeyiz. Bu durumda zaten ondan artık hiç bahsetmeyecek, onu bir problem olarak görmeyecek, veya her hangi bir şeyin değiştiğinin farkına dahi varmayacağız. (Joseph E. LeDoux)

Bu durum dünyayı algılamamızı etkiler, çünkü direkt zihni görüntülere uygulanır. Bu yüzden yalnız bir duyuşsal problem olmakla kalmaz, aynı zamanda temel bilincin değişimi demektir. (Ramachandran)

Nöronlarda Tanrısal Enerji

Tanrısal Enerji - Nörobilim

Her bir nöron ve iyon, hücrenin içine veya dışına aktıklarında, değişebilen bir voltaja sahiptir. Nöron voltajı belirli bir seviyeye ulaştığında, diğer hücrelere de işlemi tekrar edecek olan elektrik sinyalini yollar. Pek çok nöron, aynı anda ateşlendiklerinde, bu değişiklikler bir dalga formunda ölçülebilir.

Beyin dalgaları, hafıza, dikkat, hatta zekâ dâhil, zihnimizden geçen hemen hemen her şeyin temelini oluşturur. Değişik frekanslarda dalgalandıkları için alfa, teta, gama olarak sınıflandırılır. Her biri farklı görevlerle bağlantılıdır. Beyin dalgaları, beyin hücrelerini, belirli işlere yönelik frekanslara ayarlamaya olanak sağlar, tıpkı evdeki radyonunun değişik frekanslardaki radyo istasyonlarını bulması gibi.

Nöronlar arasındaki bilgi transferi, tam senkronize halindeyken, en verimli durumdadır. (Karl Deisseroth) Bu durum aynı anda iki karşıt fikirden oluşan zihinsel uyumsuzluk, hayal kırıklığı ve gerilim deneyimlediğimizde de aynı şekilde kendisini gösterir. İrade, her bir aktif nöral devrelerimiz arasındaki uyumsuzluğu azaltmasını sağlar. Evrimde de aynı süreç gözlenmiştir; doğanın uyum çalışması, ya da çevresi ile rezonans üretmeye çalışması'nın sebebi, böyle yaparak bilinçli hale gelmesi, bir gelişme noktasına ulaşması ve kendi varlığını düşünmeye başlamasıdır.

İnsanlar kendi varlığının anlamsızlığını düşünüp, kökleşmiş inanışlarına aykırı düşen düşünceleri ile yüzyüze geldikçe, bilişsel ahenksizlik ortaya çıkmıştır. Bu durum tarih boyunca bir çok insanı "ben neden varım, ben kimim?" gibi varoluşla ilgili sorulara yanıtlar bulmakta başarısızlığa uğratmıştır. Sonuçta bir çok insan bilime meydan okumuş, ruhani ve dini kılavuzluğa yönlenmiştir.

Hiçbir şey dışsal değil

Beynin sol yarım küresi, geniş anlamda hayatımızın devamını sağlamak için tutarlı bir inanç sistemini yaratmadan sorumludur. Yeni tecrübeler, önceden varolan koşullu inanç sistemi içine konur ve bu sisteme uymadıklarında basitçe reddedilir. Bunu, karşıt eğilime sahip olan sağ serebral yarıküre dengeler. Sol yarıküre, örneği korumaya çalışırken, sağ yarıküre mevcut durumu sürekli değiştirir.

Bu farklı aykırılıklar büyüdüğünde, sağ yarım küre, bizi dünya görüşümüzde yenilenmeye zorlar. Ancak inançlarımız eğer çok güçlü olursa, sağ yarım küre, inkârlarımızın üstesinden gelmeyi başaramayabilir. Bu da başkalarını aynalarken, büyük karışıklık yaratabilir.

İnanç sistemimizi fiziksel olarak belirleyen nöral bağlantılar, kuvvetli gelişmediklerinde - aktif olmadıklarında, o anda tüm ayrı aktif devrelerin birliği olan bilincimiz, çoğunlukla ayna nöronlarımızla bağlantılı olan aktiviteden oluşabilir. Tıpkı açlığı deneyimlediğimizde, bilincimizin yiyecek tüketimi için çoğunlukla diğer nöral ilişkileri içerdiği gibi. Bu öz “ben”in değişik serebral (beyne ait olan) alanlara verdiği komutların sonucu değildir. Beynin farklı kısımları bir merkezle etkileşmeden aktif ve inaktif hale gelebilirler.

Ekrandaki pikseller birlik halindeyken ortaya çıkabilir, bir imaj olarak kendilerini ifade edebilirlerken, nöral etkileşimin bir noktada birleşmesi, kendini ‘bilinç’ olarak ifade eder. Aslında, her an, farklı bir görüntüyüzdür, her saniye değişik durumlarda olmamız sebebiyle değişik kişiler olabiliriz. Ayna nöronlarımızı kendimize bakmak için kullandığımızda, kişilik düşüncesini inşa edebiliriz. Ancak bunu bilimsel anlayışımız ile yaparsak, tamamen değişik bir şey görürüz.

Titreşen bilincimizi oluşturan nöral birliktelikler, bizi kendi nöronlarımızın çok daha ötesine götürür. Çevremizde nöronlarımızın diğer nöronlarla bağlantılarının bilincinde olduğumuzdan, selebral yarımkürelerinin eşit derecede birbiri ile elektrokimyasal olarak etkileşiminin sonuçlar oluruz.

Değişgen bütünün bir anlık ifadesi

Bu varsayımsal bir felsefe değil, bu kendimizi diğerleri yolu ile anlamamıza yol açan ayna nöronların temel özelliğidir. Bu nöral aktiviteyi çevreyi hesaba katmadan, kendimiz olarak görmek, yanıltıcı olur. Süperorganizmal özelliklerimiz evrimde yansıtılmıştır ki, öncelikle hayatta kalmamız kollektif becerilerimize dayanmaktaydı. Zaman içinde neokortikal bölge olan beynin üst tabakası, ilkel içgüdülerin değişimine izin verecek şekilde, grubun yararı için hedonistik (kişisel çıkar) tepkileri bastırarak evrimleşmiştir. Bencil genlerimiz, etkin şekilde "güçlü olanın hayatta kalması" anlayışını gözardı edip, süperorganizma yapılar içinde karşılıklı sosyal davranışları geliştirmektedir.

Beynin nöral aktivitesi, rezonansı en fazla ahenkli şekilde gelişmiş yeni serebral bölgeler ile, daha eski, daha ilkel bölgeler arasındaki uyumsuzluk olmadığında daha üretkendir. Geleneksel olarak "bencil eğilimler" olarak adlandırdıklarımız insan özellikleri içinde, kusurlu kişilik paradigmasıyla algılanan, kendi kendine hizmet eden bir davranışın neden olduğu sınırlı tabirlerdir. Ne olduğumuz konusunda bilimsel bir görüş yerine: “merkezi olmayan daimi değişen bütünün bir anlık ifadesiyiz!”

Objektif bir inanç sisteminin psikolojik sonuçları, hayali benliğe bağlanmadan bilinçli olmaya - özfarkındalığa olanak sağlıyor ve bu “anda olmak” olarak sık sık tarif edilen zihinsel açıklık - duruluk, sosyal bilinç ve özdüzenlemede dramatik bir artışa sebep oluyor.

Ortak toplumsal kültürel inanışımız, ahlaki değerleri oluşturmak için çoğunlukla yaşamlarımızda hikâye tarzında tarihi bir görüşe ihtiyaç duymuştur. Fakat beynin empatik ve sosyal doğasının şu anki anlayışlarıyla, kimliğimize veya hikâyemize bağlantılı olmadan, yalın bir bilimsel görüş ile öğrendik ki, o sistematik olmayan değerlerimizden çok daha doğru, manâlı ve ahlâki bir model sunmaktadır. Bu mantıklı, çünkü geleneksel eğilimimiz, kendimizi beklentileri empoze etmek için, mecburi etiketleme ve psikolojik ihtiyaç gibi disfonksiyonel bilişsel işleyişe karşı, nöral olarak bağlayan ve tasarlayan hayali bireyci değişmezler olarak tanımlamaktır.

Pratik etiketleme günlük yaşamlarımızda tüm etkileşim şekillerinin temelini oluşturur. Fakat psikolojik olarak kendini içeriden ve çevreyi de dışarıdan etiketleyerek, kendi nörokimyasal işleyişlerimize baskı yapar ve saptırılmış bir bağlantıyı deneyimleriz. Büyüme, mutluluk ve tatmin gibi evrimsel yan etkileri, etkileşimlerimizde etiketlenmediğimizde uyarılır.

Pratik anlamda farklı fikirlere sahip olabilir, birbirimiz ile aynı fikirde olmayabiliriz ama, yine de kim olduğumuzu yargılamadan kabul eden etkileşimler, diğerlerini onaylamak için insan beynini hatlarla çevreleyen ve uyumsuzluk göstermeden onaylanmış inanç sistemini rasyonel bir biçimde kabul eden nöropsikolojik katalizörlerdir. Bu şekildeki nöral aktiviteyi ve etkileşimi harekete geçirmek, zihni dağıtan, oyalayan şeylere, ya da eğlenceye isteği azaltır ve çevremizde yapıcı hareketlerin oluşmasını sağlar.

Sosyologlar, obezitelik, sigara içme, duygular gibi aktivitelerin senkronize olduğunda, elektrik sinyalleri transfer eden nöronlar gibi, yaklaşık aynı şekilde topluma yayıldığını ve dalgalandığını kanıtladılar.

Bizler, nörokimyasal reaksiyonlardan oluşan bir global ağız, kabul eden ve onaylayan kendi - tamamalayıcı döngümüzü etkileşimlerimizdeki günlük seçeneklerimizle devam ettirdiğimiz, nihai olarak kollektif becerilerimizin hayali farklılıkların üstesinden geldiğimiz ve hayata büyük resimde baktığımız zincirleme reaksiyonuyuz.

Realiteyi olasılıklar olarak görmek

Kuantum Mekanik’te realiteye farklı şekilde yaklaşmayı ve herşeyi, kesin olan şeyler yerine, "olasılıklar" olarak görmeyi öğrendik. Matematiksel anlamda herşey mümkündür. Bilimde olduğu gibi, günlük hayatlarımızda da olasılıkları hesaplayabilme, ya da anlayabilme miktarı, örnekleri hatırlamak için zihinsel kabiliyetimiz tarafından belirlenmektedir.

Ne kadar az önyargılı olursak, o kadar çok bu örnekleri belirlemede netleşir ve davranışlarımızı mantıklı olasılıklar üzerine dayandırabiliriz. Şu andaki paradigmaya uymayan fikirleri inkâr etme, doğası gereği beynin sol yarıküresinde olduğuna göre, inanç sistemine ne kadar çok bağlanırsak, kendimiz için o kadar az bilinçli seçimler yapabiliriz. Ama işleyişi gözlemlersek, farkındalığımızı genişletebilir ve özgür irademizi artırırız.

Bilgeliğin yaşlanarak geldiği söylenir, fakat o bilimsel metodun anahtar prensipleri, açıklık ve şüphecilikle gelir, hangi inançlarımızın olasılık dışı olabileceğini aydınlatmak için onlarca yıl deneme ve hata yapmaya ihtiyacımız yok.

Soru, inanç sisteminin doğru veya yanlış olması değil, ona duygusal olarak bağlanıp bağlanmamanın bize az veya çok fayda sağlayıp sağlamadığının muhtemel olmasıdır. Bir inanç sistemine duygusal olarak bağlıyken, seçme hakkına sahip olma gibi bir şey yoktur. Bunun farkına varmak için yeterince bilinçlendiğimiz an, bize en çok yarar sağlayacak doğru olasılıkların üzerinde düşünmek için çalışabiliriz.

Mandala

Hayal dünyasını harekete geçiren

Mantığı ve matematiği temsil eden sol beynin aksine, sezgileri ve hayal dünyasını harekete geçiren sağ beyin aktivitelerinden biri mandala. Herhangi bir mandala'ya konsantre olduğunuzda, beyin dalgalarınız yavaşlıyor, meditasyon yaparken elde edilen türde bir sakinliğe kavuşuyorsunuz. Bu da sakinleşmek, içsel meselelerimizle yüzleşmek, kendimizi keşfetmek için harika bir süreç.

Kaynak:

okyanusum.com
sinirbilim.org
norobilim.com
noropsikoloji.org