İnsan Beyni, Nörobilim, Ayna Nöronlar

Sosyal Nörobilim - Ayna Nöronlar ve Bilinç
Ayna nöron, kendi ve diğerleri arasındaki farkı bilmez
Hiç bir şey dışsal değil

Sosyal Nörobilim - Ayna nöronlar ve bilinç

insan beyni

İnsan beyni yaklaşık 100 milyar nöron hücresinden oluşan bir ağdır. Farklı tecrübeler, farklı duyguları oluşturan farklı nöral bağlantılar yaratır. Hangi nöronun uyarıldığına bağlı olarak belirli bağlantılar çok daha güçlü ve etkin olurken, başkaları daha zayıflayabilir. Buna “nöroplastisite” denir.
Müzisyen olmak için eğitim alan bir kişi, yaratıcı olmak için beynin her iki lobunu birbirine bağlayan, daha güçlü nöral bağlantıları yaratacaktır. Aslında herhangi bir yetenek, ya da beceri eğitim ile yaratılabilir.

Temel matematikte başarısız olan ve kendini umutsuz kabul eden öğrenci Ruther Gamm, matematik becerilerini geliştirmek için eğitime devam etti ve inanılmaz derecede karmaşık matematiği çözerek, “insan hesap makinesi” olarak ünlendi.

Rasyonalite-Akıl ve duygusal direnç aynı şekilde çalışır. Bunlar güçlendirilebilecek nöral bağlantılardır. Herhangi bir zamanda, ne yaparsanız yapın, beyninizi fiziksel olarak daha iyi olmaya ayarlıyorsunuz. Bu beyinde kurulu bir mekanizma olduğundan, öz-farkındalığa-bilince sahip olunduğunda hayat tecrübelerinizi zenginleştirebiliyor.

Sosyal nörobilim

Norepinefrin gibi bazı nöronlar ve nörotransmitter’lar, düşüncelerimizi diğer insanların etkisinden korumak zorunda olduğumuzu hissettiğimizde, savunma amaçlı durumu tetiklerler. Farklı fikirlerle karşılaştığımızda, beyinde açığa çıkan kimyasallar, tehlikeli durumlardan kurtulmak için salgılanan kimyasalların aynısıdır. Bu savunma durumunda, beynin daha ilkel kısmı mantıklı düşünce ile çatışır ve limbik sistem çalışan hafızamızın çoğunu devre dışı bırakır, bizi fiziksel "dar kafalı", "sınırlı düşünceli" biri yapar.

Biz bunu korku politikasında, poker oyuncularının stratejisinde, ya da bir kişinin bir tartışmadaki inatçılığında görebiliriz. Böyle bir durumda beyin ne kadar değerli bir fikir olursa olsun, bilgiyi işlemekte zorlanır.

Aslında bu fikir, yararlı bulacağımız ve akla uygun olarak hem fikir olabileceğimiz, zararsız bir fikirden ya da durumdan geliyor olsa da, beynimiz sanki tehdit edilmiş gibi, nöron boyutunda tepki verir. Ancak kendimizi ifade ettiğimizde ve fikirlerimiz beğenildiğinde, bu "savunma kimyasalları" beyinde azalır, dofamin, nöroaktarım ödül nöronlarını harekete geçirir, bizim güçlü hissetmemizi sağlar, kendimize güvenimizi artırır.

İnançlarımız vücud kimyamız üzerinde büyük etkiye sahiptir. Bu yüzden plasebolar (ilaçmış gibi verilen fonksiyonsuz maddeler) bu kadar etkin olabiliyorlar. Özgüven ya da özinanç, seratonin nöroaktarımı ile yakından alakalıdır. Seratonin yokluğu depresyona, kendi kendine zarar veren davranışlara, hatta intihara yol açmaktadır.

Sosyal onay, beyinde dofamin ve seratonin seviyesini yükseltir ve bizi duygusal sabitliklerden sıyrılmaya ve daha kolayca bilinçlenmemize yol açar.

Ayna nöronlar ve bilinç

Sosyal psikoloji sıklıkla insanın ihtiyacı olan temel ihtiyaçlarına bakar ve buna "kuralcı sosyal etki" adını verir. Yetişkin olduğumuzda, töresel ve ahlaki yönümüz tamamen çevremiz tarafından biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla davranışlarımız çoğu kez toplum kurallarından kaynaklanmaktadır. Ancak nörobilimdeki yeni gelişmeler, "toplum'u ve kimliği" daha iyi anlamamızı sağlar.

En son yapılan nörolojik bir araştırma, empatik ayna nöronların varlığını teyit etmektedir. Bir duyguyu, ya da bir davranışı tecrübe ettiğimizde, belirli nöronlar ateşlenmektedir. Fakat bu davranışı, bir başkasının yaptığını gözlemlediğimizde, veya hayal ettiğimizde, aynı nöronların pek çoğu, sanki o davranışı kendimiz gerçekleştiriyormuş gibi yeniden ateşlenecektir.

Bu empatik nöronlar, bizi diğer kişilere bağlar, diğerlerinin ne hissettiğini anlamamıza yol açar. Bu nöronlar hayalimize cevap verdiği için, sanki başka birisinden gelmiş gibi, onlardan duygusal geridönüş alabiliriz. Bu sistem, kendimizi yansıtmamıza izin veren şeydir.

Ayna nöronun kendisi ve diğerleri

Sosyal onaylamaya neden bu kadar bağımlı olduğumuzun, neden uyum sağlama istediğimizin olduğunun sebebi budur. Kendimizi nasıl gördüğümüz ve başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında sürekli ikilik halindeyiz. Bu durum, kimlik ve özgüven açısından bir karmaşaya neden olabilir, hatta beyin taramaları, bu negatif deneyimlemeleri bizim farkına varmadan önce tecrübe ettiğimizi göstermektedir. Ama özfarkındalığa sahip olduğumuzda ve kendimizi tanıdığımızda duygularımızı düzeltebiliriz. Çünkü o duyguları oluşturan düşünceleri kontrol edebiliriz.

Bu, hatıraların yeniden ele alındıklarında nasıl değiştiklerinin ve protein senteziyle nasıl geri dönüşüme uğradıklarının nörokimyasal bir sonucudur. Kendini gözlemleme, beynimizin nasıl çalıştığının şeklini derinlemesine değiştirir. Bu durum, duygularımızı inanılmaz ölçüde kontrol edebileceğimiz özdüzenleyici neokortikal bölgeleri aktive eder. Bunu her yaptığımızda, akılcılığımız ve duygusal esnekliğimiz güçlenir.

Özfarkındalıklı-kendimizin farkında olmadığımızda, pek çok düşüncemiz ve davranışlarımız tepkiseldir, dürtüseldir. Bilinçli olarak ortaya koymadığımız tercihler ve gelişigüzel ortaya konan tepkilere sahip olma fikri içgüdüsel olarak moral bozucudur. Beyin bu davranışımız için bir açıklama yaratarak, bunu çözümler, o hatırayı yeniden geri getirme yoluyla, onu hatıralarımıza fiziksel olarak yeniden yazarak, kendi davranışlarımızı kontrol ettiğimize bizi inandırır. Bu, "akla yatkın hale getirme" olarak da adlandırılır, negatif duygularımızın pek çoğunu çözülmemiş olarak bırakabilir, her an tetiklenmeye hazırdır.

Beynimiz mantıksız davranışımıza geçerli bir sebep bulmaya çalışırken, bu bizim karışıklığımızın daimi yakıtı haline gelmektedir. Bu karmaşık ve neredeyse şizofrenik bilinçaltı davranış, beynimizdeki geniş çaplı bozulmuş paralel bir sistemin sonucudur.

Bilincin belirgin bir merkezi yoktur. Aslında bütünün görüntüsü, ortaya çıkışı, her bir ayrı devrenin zaman içerisinde belirli bir anda etkinleştirilip, ifade edilmesidir.” (Joseph E. LeDoux)

Deneyimlerimiz sürekli nöral bağlantılarımızı değişime uğratmakta, fiziksel olarak paralel sistem olan bilincimizi değiştirmektedir. Buna doğrudan müdahale, bilincin gerçekte ne olduğu ve nerede olduğu sorusunu doğuracak gerçeküstü sonuçlara sahip olabilir.

Eğer beyninizin sol yarımküresi sağ yarımküreden ayrılırsa, bağlantısı kopmuşsa; ki bu "ayrık beyin" hastalarında bu şekildedir, sağ yarım kürenizde sınırlı bilişsel kapasiyeteye sahip olurken, sol yarım küre yoluyla normal olarak konuşmaya ve düşünmeye devam edersiniz.

Bu, algılamanızı çok değiştirse bile; sol beyniniz sağ bölümün eksikliğini farketmez. Sonuçlardan bir tanesi, bir kişinin sağ tarafını tarif edemezsiniz artık. Fakat ondan hiç bahsetmeyeceksiniz, onu bir problem olarak hiç görmeyeceksiniz veya birşeyin değiştiğinin dahi hiç farkına varmayacaksınız (Joseph E. LeDoux).

Bu sizin gerçek dünyayı algılamanızı etkilediğinden ve zihni görüntülere uygulandığından, sadece bir duyuşsal problem olmakla kalmayıp, temel bilincinizdeki değişimdir. (Ramachandran)

Tanrı nöronlarda

Her bir nöron ve iyonlar, hücrenin içine veya dışına aktıklarında, değişebilen bir voltaja sahiptir. Bir nöronun voltajı, belirli bir seviye ulaştığında, diğer hücrelere işlemi tekrar edecek olan elektrik sinyalini yollar. Pek çok nöron, aynı anda ateşlendiklerinde, bu değişiklikleri bir dalga formunda ölçebiliriz.

Beyin dalgaları; hafıza, dikkat ve hatta zekâ dâhil, zihnimizden geçen hemen hemen her şeyin temelini oluştururlar. Değişik frekanslarda dalgalandıkları için alfa, teta, gama olarak sınıflandırılır. Her biri farklı görevlerle bağlantılıdır. Beyin dalgaları, beyin hücrelerini gereksiz sinyalleri gözardı ederek, belirli işlere yönelik frekanslara ayarlamaya olanak sağlar, tıpkı evdeki radyonunun değişik frekanslardaki radyo istasyonlarını bulması gibi.

Nöronlar arasındaki bilgi transferi, senkronize olduklarında en uygun hale gelirler (Karl Deisseroth).

Bu durum aynı anda iki karşıt fikirden oluşan zihinsel uyumsuzluk, hayal kırıklığı-gerilim deneyimlediğimizde de aynı şekilde olur. İrade, her bir aktif nöral devrelerimiz arasındaki uyumsuzluğu azaltmasını sağlar. Evrimde de aynı süreç gözlenir; doğanın uyum çalışması ya da çevresi ile rezonans üretmeye çalışması ve böyle yaparak, bilinçli hale geldiği bir gelişme noktasına ulaştı ve kendi varlığını düşünmeye başladı.

Bir kişi, insan varlığının anlamsızlığını düşünürek, bir paradoks ile yüzyüze geldiğinde, bilişsel ahenksizlik ortaya çıkar. Tarih boyunca bu, "Neden ve ben kimim?" gibi varoluşla ilgili sorulara yanıtlar vermede başarısızlığa uğradıkça, bilime meydan okuyarak; pek çoklarını ruhani ve dini kılavuzluğa erişmek için yönlendirmiştir.

Hiçbir şey dışsal değil

Beynin sol yarım küresi, geniş anlamda hayatlarımızın bir bakımdan devamını sağlamak için tutarlı bir inanç sistemini yaratmadan sorumludur. Yeni tecrübeler, önceden varolan inanç sistemi içine konur ve eğer bu sisteme uymazlarsa basitçe reddedilirler. Bunu, karşıt eğilime sahip olan sağ serebral yarıküre dengeler. Sol yarıküre, örneği korumaya çalışırken; sağ yarıküre ise sürekli mevcut durumu değiştirir.

Bu farklı aykırılıklar çok büyük olduğunda, sağ yarım küre, bizi dünya görüşümüzde bir yenilenmeye zorlar. Ancak inançlarımız eğer çok güçlü olursa, sağ yarım küre, inkarlarımızın üstesinden gelmeyi başaramayabilir. Bu da başkalarını aynalarken büyük karışıklık yaratabilir.

İnanç sistemimizi fiziksel olarak belirleyen nöral bağlantılar kuvvetli bir gelişmediklerinde - aktif olmadıklarında; o zaman, o andaki tüm ayrı aktif devrelerin birliği olan bilincimiz, çoğunlukla ayna nöronlarımızla bağlantılı olan aktiviteden oluşabilir. Tıpkı açlığı deneyimlediğimizde bilincimizin yiyecek tüketimi için çoğunlukla diğer nöral ilişkileri içerdiği gibi. Bu öz “ben”in değişik serebral alanlara verdiği komutların sonucu değildir. Beynin tüm farklı kısımları bir merkezle etkileşmeden aktif ve aktif olmayan hale gelirler.

Ekrandaki pikseller birlik halindeyken fark edilebilir, bir imaj olarak kendilerini ifade edebilirlerken, nöral etkileşimin bir noktada birleşmesi; kendini ‘bilinç’ olarak ifade eder. Aslında, her an, farklı bir görüntüyüz. Aynalama yaparken, aç olduğumuzda, bu videouyu seyrederken değişik bir varlığız. Her bir saniyede değişik durumlarda olmamız sebebiyle değişik kişiler oluyoruz. Ayna nöronlarımızı kendimize bakmak için kullandığımızda, kişilik düşüncesini inşa edebiliriz. Ancak bunu bilimsel anlayışımız ile yaparsak, tamamen değişik bir şey görürüz.

Titreşen bilincimizi oluşturan nöral birliktelikler, bizi kendi nöronlarımızın çok daha ötesine götürür. Bizler, çevremizde nöronlarımızın diğer nöronlarla bağlantılarının bilincinde olduğumuzdan, selebral yarımkürelerinin eşit derecede birbiri ile elektrokimyasal olarak etkileşiminin sonuçlarıyız.

Bu varsayımsal bir felsefe değil, bu kendimizi diğerleri yolu ile anlamamıza yol açan ayna nöronların temel özelliği. Bu nöral aktiviteyi çevreyi hesaba katmadan, kendinizin olarak görmek, yanlış bir kavrama olur. Bizim süperorganizmal özelliklerimiz evrimde yansıtılmıştır ki; öncelikle hayatta kalmamız kollektif becerilerimize dayanmaktaydı. Zaman içinde neokortikal bölgeler, ilkel içgüdülerin değişimine izin verecek şekilde, grubun yararı için hedonistik (kişisel çıkar) tepkileri bastırılarak evrimleşti. Bencil genlerimiz, etkin şekilde "güçlü olanın hayatta kalması" anlayışını gözardı edip, süperorganizma yapılar içinde karşılıklı sosyal davranışları geliştirmektedir.

Beynin nöral aktivitesi en fazla ahenkli bir biçimde rezonansı, gelişmiş yeni serebral bölgeler ile daha eski daha ilkel bölgeler arasındaki uyumsuzluk olmadığında üretir. Geleneksel olarak "bencil eğilimler" olarak adlandırdıklarımız, insan özellikleri içinde, kusurlu kişilik paradigmasıyla algılanan, kendi kendine hizmet eden bir davranışın, neden olduğu sınırlı tabirlerdir. Ne olduğumuz konusunda bilimsel bir görüş yerine: “merkezi olmayan daimi değişen bütünün bir anlık ifadesiyiz!”

Objektif bir inanç sisteminin psikolojik sonuçları, hayali benliğe bağlanmadan bilinçli olmaya-özfarkındalığa olanak sağlıyor ve bu “anda olmak” olarak sık sık tarif edilen zihinsel açıklık-duruluk, sosyal bilinç ve özdüzenlemede dramatik bir artışa sebep oluyor.

Ortak toplumsal kültürel inanışımız, ahlaki değerleri oluşturmak için çoğunlukla yaşamlarımızda hikâye tarzında tarihi bir görüşe ihtiyaç duymuştur. Fakat beynin empatik ve sosyal doğasının şu anki anlayışlarıyla, kimliğimize veya hikâyemize bağlantılı olmadan, tamamen yalın bir bilimsel görüş ile öğrendik ki, o sistematik olmayan değerlerimizden çok daha doğru, manalı ve ahlaki bir model sunmaktadır. Bu mantıklı. Çünkü geleneksel eğilimimiz, kendimizi beklentileri empoze etmek için, mecburi etiketleme ve psikolojik ihtiyaç gibi disfonksiyonel bilişsel işleyişe karşı, nöral olarak bağlayan ve tasarlayan hayali bireyci değişmezler olarak tanımlamaktır.

Pratik etiketleme günlük yaşamlarımızda tüm etkileşim şekillerinin temelini oluşturur. Fakat psikolojik olarak kendini içeriden ve çevreyi de dışarıdan etiketleyerek, kendi nörokimyasal işleyişlerimize baskı yapar ve saptırılmış bir bağlantıyı deneyimleriz. Büyüme, mutluluk ve tatmin gibi evrimsel yan etkileri, etkileşimlerimizde etiketlenmediğimizde uyarılır.

Pratik anlamda farklı fikirlere sahip olabilir, birbirimiz ile aynı fikirde olmayabiliriz ama yine de kim olduğumuzu yargılamadan kabul eden etkileşimler, diğerlerini onaylamak için insan beynini hatlarla çevreleyen ve uyumsuzluk göstermeden onaylanmış inanç sistemini rasyonel bir biçimde kabul eden nöropsikolojik katalizörlerdir. Bu şekildeki nöral aktiviteyi ve etkileşimi harekete geçirmek, zihni dağıtan, oyalayan şeylere ya da eğlenceye isteği azaltır ve çevremizde yapıcı hareketlerin oluşmasını sağlar.

Sosyologlar, obezite ve sigara içme, duygular gibi fenomenin aktivitelerinin senkronize olduğunda; elektrik sinyalleri transfer edilen nöronlar gibi hemen hemen aynı şekilde topluma yayıldığını ve dalgalandığını kanıtladılar.

Bizler, nörokimyasal reaksiyonlardan oluşan bir global ağız, kabul eden ve onaylayan kendi-tamamalayıcı döngümüzü etkileşimlerimizdeki günlük seçeneklerimizle devam ettirdiğimiz, nihai olarak kollektif becerilerimizin hayali farklılıkların üstesinden geldiğimiz ve hayata büyük resimde baktığımız zincirleme reaksiyonsunuz.

Sonuç

Kuantum Mekanik’te realiteye farklı şekilde yaklaşmayı ve herşeyi, kesin olan şeyler yerine "olasılıklar" olarak görmeyi öğrendik. Matematiksel anlamda, herşey mümkündür. Bilimde olduğu gibi günlük hayatlarımızda da, olasılıkları hesaplayabilme ya da anlayabilme miktarı; örnekleri hatırlamak için olan zihinsel kabiliyetimiz tarafından belirlenmektedir.

Ne kadar az önyargılı olursak, o kadar çok bu örnekleri belirlemede netleşiriz ve davranışlarımızı mantıklı olasılıklar üzerine dayandırabiliriz. Şu andaki paradigmaya uymayan fikirleri inkâr etme, doğası gereği beynin sol yarıküresinde olduğuna göre; inanç sistemine ne kadar çok bağlanırsak, kendimiz için o kadar az bilinçli seçimler yapabiliriz. Ama işleyişi gözlemlersek, farkındalığımızı genişletebilir ve özgür irademizi arttırırız.

Bilgeliğin yaşlanarak geldiği söylenir, fakat o bilimsel metodun anahtar prensipleri, açıklık ve şüphecilikle gelir; hangi inançlarımızın olasılık dışı olabileceğini aydınlatmak için onlarca yıl deneme ve hata yapmaya ihtiyacımız yok.

Soru, inanç sisteminin doğru veya yanlış olması değil; ona duygusal olarak bağlanıp bağlanmamanın bize az veya çok fayda sağlayıp sağlamadığının muhtemel olmasıdır. Bir inanç sistemine duygusal olarak bağlıyken, seçme hakkına sahip olma gibi bir şey yoktur. Bunun farkına varmak için yeterince bilinçlendiğimiz an; bize en çok yarar sağlayacak doğru olasılıkların üzerinde gerçekten düşünmek için çalışabiliriz.

Kaynak:

www.okyanusum.com