Hastalık, Savunma mekanizmaları, Şifa

Ruhsal açıdan hastalık

Hastalı Şifa ve savunma mekanizmaları

Dünyamızda cereyan eden sayısız durumlarda, kendimizi korumak zorunda olduğumuz inancı ile hareket ederiz, çünkü bizi tehdit eden bir şey olduğuna inanırız. Tehdit olarak algılanan şey ise, öncelikle bir tehlikenin var oluşu ve bu tehlikenin bizi savunmaya teşvik eden bir güce sahip olduğu inancıdır. Peki neyi savunuruz? Bu kendisini koruyamayan ve bizim savunmaya ihtiyaç duyduğumuz zayıf bir şey olmalı. Zayıf olan şey, bedenimizden başka ne olabilir ki? O kısa yaşamını korumak için, sürekli endişe eder, sürekli dikkat ve ilgi ister. Biz onun varlığını savunur, onu güzelleştirmek ister, onu güvenli kılmak için etrafında duvarlar öreriz, ancak bedenimizin ona tayin edilen şeyler haricinde bir fonksiyonu yoktur. Onun karmaşık savunma şekillerine, sağlık getiren ilaçlara, herhangi bir bakıma, ya da endişe duymasına ihtiyacı yoktur. Biz bütün bunları yapmakla, aslında şunu söylemiş oluruz:

"Çürümeye ve yıkılmaya yüz tutmuş kendi evim, o kadar güvensiz hale geldi ki, artık kendi hayatım pahasına onu korumak zorundayım."

Bu tablo ne kadar korkutucu öyle değilmi, böylesi bir düşünce ile huzur içinde olabilmemiz mümkün mü?

İnsan kılığında bir rüya figüranı olarak ayrık bir zihnimiz olduğunu sürekli hatırlamamız çok önemlidir. En yüksek derecede aydınlanan ve artık hiçbir şekilde ben, ya da başka bir deyimle "kişi" olma inancı içermeyen bir zihnin, böylesi bir dikkate ihtiyacı yoktur. Bu "aydınlık ve ben'siz olma" durumunun olumlu deneyimi, kısa bir süreliğine de olsa, yapmak mümkündür ve hatta çalışmalar süreklilik gösterdiğinde kendiliğinden oluşur. Bu esnada, yanlış olan düşüncelerinize karşı savaşmak, yapabileceğiniz en yanlış şey olur. Bu tutum onlara gerçeklik vermekten, kendinizi suçlu hissetmekten başka bir işe yaramaz.

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen bir "hiç" ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan'da, benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.
(Şemsi Tebrizi)

Bu rüyada asıl görev, kendi yarattığınız bu yaşam senaryosunu tamamen yargısız ve saldırısız izlemektir - tanık olmaktır. Kendi egonuzun sorunları ve başka ego davranışları sizi etkilediği an, onlara savunma-saldırı mekanizması doğrultusunda cevap verdiğiniz sürece, zihninizde yanlış düşünme hükmü sürüyor demektir ve bu hedeflediğiniz netice değildir, hedef, doğru düşünmeye ulaşmaktır.

Ama güncel yaşamda bu teorik açıdan kolay gibi görünen şartname, pratikte hiç de kolay değildir. Sürekli kendi yanlışınızı yakalar, zihninizde ya birini yargılamış, ya da davranışınızda boş bulunarak, saldırı-savunma mekanizmalarını uygulamış olursunuz. Ama asıl marifet, bu durumlarda saldırıya, ya da savunmaya geçen içsel köpeğinizi derhal geri çağırmaktır.

Ne kendinizi, ne de başkalarını suçlamamalısınız. O an içinizde barış moduna geçerseniz, hem kendinizi, hem de karşınızdakini bağışlar, zihninizde iki kişiyi birleştirmiş olursunuz, böylece tekamül görevinizin önemli bir kısmı gerçekleşmiş olur.

Dış davranışta sessiz kalma gibi görünse de, karşı taraf bunu yenilgi olarak algılasa da, o an huzurlu olmamanız için hiçbir sebep kalmaz.

"İnsani" diye bahsedilen bir muhabbette, "Ben onu seviyorum ama, o da beni sevsin" diyorsan, ona aşk demezler, sen onun tarafından sevilmeyi seviyorsun. "O bana ne verir?" diye değil, "ben ona ne verebilirim?" diye düşündüğün zaman, aşk olur. (Mevlana)

Bu nedenle kişi'liğinizi o kadar da önemsemeyin, bağışlayarak gülüp geçin!

Şifa - Dünya düşüncelerinin karşıtıdır

Şifa ilüzyonları dikkate almaz, hatta onları yok eder. Böylece fani (geçici-ölümlü) olanın yerini almak için, gerçek gibi süslenmiş tabloları, hayal edilmiş durumları ve yalnış düşünceleri geri iade eder.

Hakikatin, kendi Dünyamızın yerini alması gerektiği gibi, şifa da saf gerçeğin önünü kapatan hastalık fantezilerinin yerini alır. O, rüyaların hakikate karşı bir şansı olmadığını ortaya koyar. Hastalığı kaçınılmaz olarak gösteren Dünya davranışlarının aksine, o hastalıklı zıtlardan daha güçlü olduğunu kanıtlar. Çünkü onun hoşgörülü elleri (El-Halim - Yumuşak davranan, hilmi çok olan) zayıflığı yener ve beden duvarı ile çevrilmiş zihni, diğer zihinlerle birleştirmek ister.

Şifa, Dünyanın tüm hastalık ve farklı haller üzerinde uğraş verdiği düşüncelerin karşıtıdır. O, saf gerçeğin ezelden beri ne olduğunu ve olduğu gibi kalacağını, ilüzyonlara alışan gözlere, baktıkları şeylerin yanlış olduğunu gösterir. Bu nedenle şifa, muhalif bir rüya olarak tabir edilebilir, o hastalığı, hakikat adına silip atar. O bize, kendimizi ölüme mahkum ettiğimiz kuralların yerini, Şifanın kurallarına bıraktığımızda, bunun için ne kadar az çalışma yapmamız gerektiğini öğretir.

Geçmişin, geleceğin ve şimdinin hedefi

Zihin, geçmişte vukuu bulan hadiselerden elde ettiği deneyimler sayesinde, gelecekte ne olacağını şekillendirmek ve kontrol altında tutmak ister. Eğer hazırlık yapmazsa, kendisi için bir takım şeylerin yolunda gitmeyeceğinden endişe eder. O, şimdiyi gözardı eder, çünkü zihin gelecekteki yönünü tayin etmesi için, geçmişten yeteri kadar tecrübe kazandığına inanır, bu şekilde değişikliğe izin vermeyi reddeder. Daha önce öğrendiklerini, gelecekteki hedefleri için esas alır. Eski fikirlerin ve eski hasta inançların devamı olmadığı farklı bir gelecek inşa etmek için, ihtiyacı olan herşey "şimdi"de mevcut olduğunu, şimdi ve burada'nın herşeyi içinde barındırdığını göremez.

Olan biten her şey, tüm hadiseler, geçmişin-geleceğin ve şimdinin tek hedefi, tekamülümüzdür. Bu bizim iyiliğimizi ve mutluluğumuzu düşünen "El-Gaffar" tarafından (Kullarının günahını örten, mağfireti çok, günahları bağışlayıcı) kurulmuş bir sistemdir. O bize acı çektirmek istemez, ama bizim savunma mekanizmalarımız bugüne dek attığımız her adımda O'nun bizim için öngördüğü gerçek plânı görmemizi engellemiştir. Biz ölüm plânları yaparken, O bizi sabırla (Es-Sabur - Çok sabırlı olan) sonsuzluğa taşımak ister, bize keder içermeyen bir geleceği vaad eder.

Savunma mekanizmaları

Savunma mekanizmaları, engelleme, veya çatışma yoluyla doyumsuz kalan ihtiyaçların ortaya çıkardığı kaygı durumlarıyla baş edebilmek için, sorunu gündeme getirmeden, bilinçsizce başvurulan mekanizmalar olarak tanımlanır. Kendi gerçekliğimiz hakkında geleneksel inançlarımızla uyumsuz olanları bu şekilde dikkate almaz, kendimizi böylece aldatır ve bir nevi “savunma” tutumu içersine gireriz.

Kendi belirlediğimiz plânları, birer savunma mekanizması olarak algılamamız kolay değildir. Onlar, hakikatten korkmuş zihnin, kendi korumasını sağlamak için kullanmak istediği araçlardır. Gerçekliğin inkârının çok açık olduğu yerlerde, kendimizi kandırmanın aldığı bazı şekilleri farketmek zor değildir, ama yine de gelecek için plân yapmak çoğunlukla bir savunma olarak deşifre edilemez.

Kişiler arası doyurucu ilişkilerin, ya da kişisel gelişmenin yolunu kesen en etken şey savunuculuktur. Günlük yaşamı dolduran birçok ilişkilerde, kimiyle ticari ilişkiler kurulur, kimiyle yüzeysel konularda laflanır, kimileriyle dertler, sevinç, kaygı ve özlemler paylaşılır. Ancak iç dünyamızı açabileceğimiz “dost” dediğimiz kimseler azdır. Görüşülen, konuşulan birçok insana, olduğumuz gibi değil, onların bizi görmek istediği şekilde görünmek isteriz. Sosyal maskeler takarız, çünkü onlar tarafından kabul edilmek, beğenilmek isteriz.

Kendi benliğini değerli gören, kendisine güveni olan kimselerin, başkaları tarafından beğenilmeye ihtiyacı yoktur, kendi benliğini değersiz gören, kendine güveni olmayan kişiler, beğenilmeye daha çok ihtiyaç duyar.

Kendisini haklı göstermek, dolayısıyla kendisini aldatmak, savunma mekanizmaları içinde çok kullanılır. Her gün olmadık hesapsız hatalar işlenir, fakat bunlarla karşılaşmak ve olduğu gibi kabul edebilmek için gururumuzun zedelenmesi söz konusudur. Buna tahammül edemediğimizden, hareketlerimizi “hatasız kul olmaz” diyerek mazur gösteririz. Kendisini olduğu gibi kabullenemeyen bir insanın yaşamında “hoşgörü”ye de yer olmaz. Eleştiriye katlanma gücü olmayan insan, yaptığı her davranışı haklı göstermek gereğini duyar. Böylece varoluş sorumluluklarından ve kendi gözünde değersizleşmekten kaçmış olur.

Savunmakla tasarladığımız plân

Sihirli Değnek

Savunma mekanizmaları ne kasıtsız, ne de farkında olmadan işler. Onlar kabullendiğimiz inançlarımızı tehdit edermiş gibi gözüken hakikate karşı kullandığımız sihirli bir değnektir. Ne yapılması gerektiği hakkında anında karar alıp, eyleme geçer, bu nedenle bilinçsiz hareket ederiz. Akabinde icraatın tamamlandığını düşünür, böylelikle inançlarımızı tehdit edermiş gibi gözüken şeyin ortadan kalktığına inanırız.

Kendi gereksinimlerimizi içeren plân icraata geçirildiğinde, kendimizin dışında gelişen bir eylemmiş gibi gözükmesi için bunu hemen unuturuz. Bu unutma, durgunluk, dalgınlık ve çoğu kez kaygı oluştururken, bundan kurtulmak için oluşan yakınmalardır. Bu yüzden savunma mekanizmaları kendi kontrolümüzün dışında işlermiş gibi gözükür, zira bu eylemin sonucu, kendi üzerimizde ciddi bir etkiye sahiptir.

Kendimizi adeta kandırmak için inşa ettiğimiz bu sistemin amacı, gerçeği saptırmak, gizlemek, değiştirmek, ya da küçük parçalara bölerek demonte ettiği bir yığın haline getirmektir. Nihai hedefi, hakikatın bütün kalmasını engelleyerek, tanınmaz hale getirmektir.

Yanıltılmış zihnimizde bir an için Tanrısal hakikat belirdiğinde, tüm dünyamız bocalamaya başlar, işte o zaman bu plân uygulamaya konulur. Şimdi hastalanma süreci devreye girmiştir, kurduklarımızı daha fazla tehdit etmemesi için hakikati kendimizden uzaklaştırmak isteriz. Çünkü hastalık, bedenimizin bizden ayrı olmadığını kanıtlar. Acı çekeriz, çünkü bu acının kaynağı bedensel olduğu kanısı hakimdir ve bu acılarla vücudumuz ile bir oluruz. Böylece vücudumuz, sanki Tanrısal hakikat'ten daha güçlü konuma girmiştir. Bizden yaşamamızı ister, ama ölümün üstesinden gelemez.

Savunmakla saldırmış oluruz

Kendi bedenimizi savunarak, kendi zihnimize saldırmış oluruz. Çünkü çarptırılmış inancımız, onun içinde kurtarılması gereken hataları, zayıflıkları ve eksiklikleri görmemize sebep olur. Böylece zihnimizin sınırlı, kırılgan, diğer zihinlerden ve asıl kaynağından ayrı olduğu inancı, tüm acılarımızı bedene yüklememize neden olur.

Bedenimize faydası olmayan bu "koruma" sistemi, yalnız zihinsel acımızı yoğunlaştırır. Aslında iyileşmediğimiz gibi, şifa umutlarımız da yok olur. Yaptığımız şeylerin anlamlı olduğunu düşünürüz, ama asıl bize umut veren şeyleri göremeyiz.

Savunma mekanizmaları, belirtileri yok eden, ama hastalığı iyileştiremeyen ilaçlar gibi avutucu tedbirler olarak değerlendirilebilir. Zira onlar, çatışmaların meydana getirdiği kaygıları, geçici olarak dindirebilir. Ancak gerçekçi çözümlerin gecikmesi durumunda, durum tersine döner. Çünkü savunmalar insanı tam bir doygunluğa ve mutluluğa ulaştıramaz. Aşırı durumlarda kaygı nöbetleri ve ciddi uyumsuzluklar meydana gelir.

Hemen hemen herkes tarafından başvurulan bu gibi yöntemler, psikolojik açıdan “normal bir davranış biçimi” olarak kabul edilir. Zira bu, bir tür tampon işlevi görerek, geçici de olsa insanı içine düştüğü zor durumdan korumayı amaçlar. Ama bedenimizin, veya zihnimizin korunmaya ihtiyacı yoktur, her hangi bir şeyi savunmamıza da gerek yoktur. Bedenimiz, yerine getiremeyeceği roller, kendi dışında kalan amaçlar, ulaşamayacağı azametli hedeflerle suistimal edilmezse, o zaten sağlığına kavuşacaktır. Onu kendimizden bağımsız algıladığımızda, bize hizmet eder ve yararı bitene kadar zihnimiz için etkili bir enstrüman olur.

Saf olan, Tanrısal gerçektir

Savunma mekanizmalarımız, saldırılamaz olanı alt etmek için yaptığımız plânlardır. Ama değiştirilemez olan değişmez, bu saf olan gerçektir. O, ne zafere, ne de hakimiyete başvurur, itaat etmeyi de emretmez. Savunma plânlarımızın ne kadar sefil ve boş olduğunu kanıtlamayı da gözetmez. Hakikat yalnız huzur ve mutluluk vermeyi ister, bu onun tek hedefidir. Onun armağanlarını kaldırıp attığımızda, belki biraz hayıflanır, ama yine de sonunda bizim için öngördüğü her şeyi kabul etmek zorunda kalacağımızı bilir. Zamanın bir ilüzyon olduğunu gösteren şey de, işte bu olgudur. Çünkü zaman, Tanrısal hakikatin bize sunduğu şeylerin gerçek olmadığı fikrini empoze eder.

Şu dumanlarla dolmuş evde bir pencere açtılar da, duman çıktı gitti, eve, güneşin nuru doldu. O ev nedir, neyin sembolüdür? O ev, gönül evidir, içeri dolan duman da, üzüntülerimizi, kederlerimizi göstermektedir. Aslında, boş düşüncelerimiz, endişelerimiz, bizim manevî zevkimizin, ruhanî neşemizin boynunu kırmaktadır.
Ey Hakk yoluna düşen kişi, aklını başına al, gaflet uykusundan uyan da, düşünceden de kurtul, hayalden de. Ya Rabbi, şu bizim uykuya dalanlarımıza bir davulcu gönder. Uykuya dalan kimse, bir hiç için binlerce gam yer, kederlere kapılır. Rüyasında ya kurt görür, ya da yolunu kesen eşkiya. İnsan, rüyasında yüzbinlerce kılıç, yüzbinlerce mızrak görür, fakat uyanınca, kılıçlar, mızraklar şöyle dursun, bakar ki, bir iğne bile yok.
Ölüp gidenler (bu dünyaya gözlerini kapayıp da manen öteki alemi görmeye başlayınca) derler ki: "Boş yere ne olmayacak gamlar yemişiz, üzülüp durmuşuz! Ömrümüz, çeşitli vesveselerle geçti gitti. Bir hayal için düğünler yapmışız, evler kurmuşuz, yine hayal için zırhlar giyinmişiz, savaşa girmişiz. O düğün de, o savaş da, o yas da, hep boş şeylermiş, bütün bunlar, bu nefsin işleri imiş. Bugün ne ondan bir oyun kaldı, ne bundan bir ağıt, bir feryad."
Dünya aleminde başlarına gelenlerden ötürü yüzlerine vururlar, yüzlerini yırtarlar, dövünürler dururlar. Fakat, gaflet uykusu sona erince, görürler ki yüzlerinde bir tırmık beresi bile yok. Nerede o bizimle sütle bal gibi kaynaşan, nerede o bizimle su ile yağ gibi bir türlü uzlaşamayan?
Şimdi, gerçekler belirdi, uyku da geçti, hayal de. Şimdi, huzur var, rahat var, emniyet, istirahat var, ne bizlik kaldı, ne benlik. Şimdi, ne ihtiyar var, ne genç, ne esir var, ne de eşkiya, ne yumuşak var, ne sert kaldı. Artık ne mum var, ne demir. Bir renklilik, bir sıfata bürünmüş birlik (vahdet) var, bedenden uçup gitmiş bedenden kurtulmuş bir can var.
(Mevlana - Divani Kebir 1309)

Evren bizim hükmetmek için oluşturduğumuz kuralları umursamaz. Cennet, cehenneme boyun eğmediği gibi, hayat da ölüme boyun eğmez. Biz öleceğimizi düşünür, hastalıktan acı çekeceğimizi ve Tanrısal hakikati çarpıtabileceğimizi zannederiz, ama Tanrı bunları umursamaz. Mamafih zaman, bizim gerçeğe karşı yarattığımız anlamsız bir savunmadır.

Hakikat, savunmaların çok ötesinde bir güce sahiptir, onun kabul edildiği yerlerde, ilüzyonlar var olamaz. O, çağrıldığında, Tanrısal hakikati benimsemiş (silahlarını bırakmış) zihinlere gelir ve her daim, her yerde var olandır. Zaman içersine oturtulmuş Hayat, kutsal bir an'a dönüştürülür, sürekli çoğaltılan bir mutluluk ile ölümsüzlüğe doğru yol alır. Eğer bizim tarafımızdan yapılacak plânlar varsa, onlar zamanı geldiğinde bize bildirilir. Bildirilenler, ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz türden plânlar olmayabilir, ya da karşı karşıya kaldığımızı sorunlara uygun cevaplar da olmayabilir. Ama onlar, başka tür sorulara olan cevaplar içerir. Onlar cevapsız kalan, ama bir cevaba gereksinim duyulan ve nihayetinde bize gelen cevaplar olacaktır.

Savunmalarımızın geleceğimizi yönlendirmesine meyil vermediğimizde, şimdiye dek kendi tutumumuzla gizlediğimiz asıl gerçekle karşılaşırız, çünkü bu plânlanmış olanın bir parçasıdır. Bunu başarmamız için gereken her şeyin bize verildiğinden emin olabiliriz.

Basit bir güvenin ışığı ve neşesi içinde özgür kalmak varken, neden herşeye karşı bir savunma tutumu içersinde kaldığımızı sorgulamıyoruz? Cennet hiç bir şey talep etmez, haddini bilmeyen ve bizi kurban durumuna sokan cehennemdir. Asıl fonksiyonumuzu öğrendikten sonra, ufak plânlar ve büyülü iknaların, bizim için ne değeri olabilir ki?

Hakikatı bulma çalışması

Bir Ruh hep düşünceleri ile var olur. Ancak çoğumuz bu gerçeği göz ardı ederek, yalnız vücuttan ibaret olduğumuzu zannederiz, bu yüzden düşüncelerimizin bizim için ne kadar önemli olduğunu anlayamayız. Biz genelde diğer kişilere, koşullara, durumlara, maddesel bir takım şeylere odaklanarak, bizde bunların etkileşimi ile tetiklenen spesifik duygularla yaşamımızı sürdürmeye çalışırız.

Ama eğer özümüzün gerçekte Ruh olduğunu hatırlamak istersek, yapmamız gereken tek şey düşüncelerimizi düzene sokmaktır. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, bir takım işler, durumlar ve koşullar düşünceler olduğu gibi, hissetiğimiz duygular ve fikirler de düşüncelerdir. Yani tüm algıladıklarımız düşüncelerden ibarettir.

Kendimiz olarak varsaydığımız "ben", yani bir başka deyimle egomuz, düşünceyi güçsüz, ya da önemsiz zanneder, ancak bu zan, düşüncelerin aslında ne kadar etkili bir araç olduğunun farkında olmadığımızı ortaya koyar. Düşünceler nötr değildir, çünkü düşündüğümüz her şey, bizim için son derece etkilidir. Biz yalnız bunun böyle olduğunun farkında olmayız, biz yalnız mantıksal düşüncelerin, düşünce olduğunu zannederiz. Ama gördüğümüz, yaşadığımız ve hissettiğimiz her şey, düşüncelerden ibarettir, bunda istisnalar yoktur. Düşüncelerde tek farklılık, onların doğru, ya da yanlış olmalarıdır.

Bir düşüncenin, ya da fikrin ne derece doğru, veya yanlış olduğunun cevabı, gerçek düşüncelerin huzur, sevgi ve şifa getirdiğidir. Yanlış düşünceler savunma mekanizmalarını aktive eder, korkak ve saldırgan oluruz. Yani düşüncelerimize bağlı olarak sevgi veya korku, savaş veya barış yaşarız, nötr bir sonuç mümkün değildir.

Düşüncelerimiz, Tanrısal plânın dayandığı merkez düşünce üzerine olmalıdır. Çünkü biz hayatın yüksek makamında etten ve kemikten bir varlık değiliz. Özümüz, düşünce, duygu ve davranış birikimi ile emsalsizdir. Biz her an duygu ve düşüncelerimizin toplamıyız, biz Ruh ve Can'ız, Nur ve Duygu varlığıyız.

Hakikat, huzur ve şifa, savaşın önemsiz ve boş kuruntularının yerini almak için bizim yüksek bilinç seviyesine yükselmemizi bekler. Bu nedenle yanlış düşüncelerden vazgeçmeyi öğrenmeliyiz. Aslında öğreneceğimiz şey, yalnış düşüncelerin var olmadığıdır. Çünkü yalnış düşünceler ile uğraştığımızda, düşünür sayılmayız. Bu gibi düşünceler, zihnimizin boş olduğuna dair bir ipucudur. Yalnış düşüncelerle meşgul olduğumuz sürece, gerçek düşünceler bilincimizde tutunacak bir yer bulamaz.

Konu ile ilgili burada ve burada etraflıca bilgi bulabilirsiniz!

Şifalanmış zihin plân yapmaz, o her daim kendi içindeki hakikat ile hareket ederek, herkesin iyiliği için düzenlenmiş Tanrısal plâna hizmet eder. Bu şekilde zihnimize iyileşme yayılır, artık hastalık, hakikat ışığını gizleyemeyeği gibi, savunduğu karanlık köşeler de yok olur. Zihnimizde hayal gibi loş figürler kalmaz, çılgınca aranan çifte amaçlar, karanlık ve anlamsız takipler biter. Vücudu itaat etmek için yetkilendirmeye çalıştığımız tüm hastalıklı istekler yok olup, şifa davet edilmiş olur.

Eğer zihnimizin saldırı düşüncelerine karışmasına, yargılamasına, ya da gelecek ile ilgili belirsizlikler kurmasına dair plânlar yapılırsa, kendimizi düzensizliğe terketmiş oluruz. Vücuda saldıracak bedensel bir kimlik yaratırız, çünkü zihnimiz yeniden hastalanır. Eğer bu olursa, savunma duruşumuzun bizi incitmesine izin vermemeliyiz, bir an evvel bunu düzeltmeliyiz. İyileşmek için aşağıdaki cümleyi (kalbimizde) tekrarlayarak bu telkine odaklanalım:

Ben gerçekte ne olduğumu unuttum, çünkü vücudumu kendi kişiliğim zannettim. Hastalık gerçeğe karşı bir savunmadır. Ama ben vücudum değilim ve zihnim saldıramaz. Demek ki ben hasta olamam.

Çalışma başarılı olursa, beden, hava şartları, yorgunluk, ya da ona hizmet etmesi için yarattığımız kurallar ile sınırlandırılamaz. Onu iyi yapmak için hiçbir şey yapmamıza gerek kalmaz, hastalık imkansız olmuştur, artık bedenimiz bize Dünyada iletişim kurmakta ihtiyaç duyduğumuz bir araç olarak hizmet eder.

Kaynaklar:


Dr. Helen Schucman
Psk. Dan. Rukiye Karaköse
kendikendinetedavi.blogspot.com.tr

Mevlana ve Şems sözleri.