Savunma, Hastalık, Hakikat, Şifa

Ruhsal açıdan hastalık

Ruhsal hastalık

Hayata dair bir konu tartışılırken, bir müddet sonra bu tartışma kişilik çatışmasına dönebilir. Ve sonrasında içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu gibi sayısız hal ve durumlarda, kendimizi savunmak zorunda olduğumuz inancı ile hareket ederiz, çünkü bizi tehdit eden bir şey olduğuna inanırız, bu tehlike bizi savunmaya teşvik eder.

Peki savunduğumuz şey nedir? Savunmaya ihtiyaç duyduğumuz zayıf bir şey olmalı. Zayıf olarak kabul ettiğimiz şey, bedenimizden başka ne olabilir? Onun kısa yaşamını korumak için, sürekli endişe ederiz. Onun varlığını savunur, onu güzelleştirmek ister, onu güvenli kılmak için etrafında duvarlar öreriz. Ancak bedenimizin ona tayin edilen şeyler haricinde bir fonksiyonu yoktur. Biz bu tutumumuz ile, aslında şunu söylemiş oluruz:

"Çürümeye ve yıkılmaya yüz tutmuş kendi evim, o kadar güvensiz hale geldi ki, artık kendi hayatım pahasına onu korumak zorundayım."

Bu tablo ne kadar ürkütücü değil mi, bu tutum ile huzur içinde olabilmemiz mümkün mü? Bu yaşam senaryosunu izlemek ve buna tanık olmak, bu yazımızın amacı.

Kendi egomuzun sorunları ve başka ego davranışları bizi etkilediği an, "savunma ve saldırı" mekanizması doğrultusunda cevap verdiğimiz sürece, zihnimizde yanlış düşünme hükmü sürüyor demektir ve bu hedeflediğimiz netice değildir. Hedef, doğru düşünme şekline ulaşmaktır. Ama teorik açıdan kolay gibi gözüken bu şartname, pratikte hiç de kolay değildir. Zihnimizde ya birini yargılar, ya da davranışımızla saldırı ve savunma mekanizmalarını uygularız.

Savunma mekanizmaları nedir?

Savunma mekanizmaları çatışma yoluyla, doyumsuz kalan ihtiyaçların ortaya çıkardığı kaygı durumlarıyla baş edebilmek için, asıl sorunu gündeme getirmeden, bilinçsizce başvurulan yöntemler olarak tanımlanır.

Geleneksel inançlarımızla uyumlu olmayanları dikkate almak istemeyiz, ve “savunma” tutumu içersine gireriz. Dogmatik inancımız, (doğruluğu sınanmadan benimsenen) apaçık ortada olan realite ile çatışma içersine girdiğinde, savunma ihtiyacı hasıl olur. Ama istisnalar dışında fındık kabuğunu doldurmayan bir sebepten dolayı insan neden öfkelensin, neden sinirlensin, neden kendisini kötü hissetsin?

Kendisini zihinle tanımlama derecesi, kişiden kişiye değişir. Bazı insanlar kendilerini zihinlerinden arındırdıklarında, kısa bir süre için gerçek özgürlüğün tadını çıkarırlar. O süre içersinde hissettikleri huzur, mutluluk ve canlılık, hayatı yaşamaya değer hale getirir. Bu durumda yaratıcılık, sevgi ve şefkat de güç kazanır. 

Sürekli egolarına tutsak olarak yaşayanlar, kendilerine ve başkalarına karşı yabancılaşırlar. Onlara baktığınızda, yüzlerindeki gerginliği, çatık kaşları veya gözlerinde'ki dalgın bakışları fark edebilirsiniz. Dikkatlerinin büyük bir bölümü, kendi düşüncelerine yönelmiştir. Bu nedenle size baktıklarında, sizi gerçek şekilde göremez ve sizi gerçekten dinleyemezler. Dikkatleri yalnız zihinlerindeki şartlanmış düşünce biçimleridir, geçmişe, veya geleceğe odaklanma halinde olurlar. Ya da size oynadıkları role uygun şekilde davranırlar.

Gerçekliğin inkârının açık olduğu yerlerde, kendimizi kandırmanın aldığı bazı şekilleri farketmek zor değildir, ama yine de gelecek için plân yapmak çoğunlukla bir savunma olarak deşifre edilemez.

Günlük yaşamı dolduran bir çok ilişkilerde, kimiyle yüzeysel konularda laflanır, kimileriyle dertler, sevinç, kaygı ve özlemler paylaşılır. Ancak iç dünyamızı açabileceğimiz “dost” dediğimiz kimseler pek azdır. Görüşülen, konuşulan bir çok insana karşı, olduğumuz gibi değil, onların bizi görmek istediği şekile bürünürüz. Sosyal maskeler takarız, çünkü kabul edilmek, beğenilmek isteriz.

Mutsuzluk, egonun yarattığı, salgın bir zihinsel ve duygusal hastalıktır. Gezegenimizin çevre kirliliğine eşit bir miktara sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öfke, endişe, nefret, kırgınlık, hoşnutsuzluk, kıskançlık gibi davranışlar, olumsuz olarak algılanmaz, tamamen yanlış değerlendirilir. Bütün olumsuzlukların, başka biri, ya da bir dış etkenden kaynaklandığı iddia edilerek, kendisini haklı çıkarır.

Kendisini haklı göstermek, savunma mekanizmaları içinde çok kullanılır. Her gün olmadık hesapsız hatalar işlenir, ama bu gibi sorunlar üzerinde düşünme gereği hissedilmez, buna gurur izin vermez.

Savunma sürecinde hastalık

Sihirli Değnek

Savunma mekanizmaları, inançlarımızı tehdit edermiş gibi gözüken hakikate karşı kullandığımız sihirli bir deynektir. Ne yapılması gerektiği hakkında hiç düşünmeden eyleme geçer, bilinçsiz hareket ederiz. Geliştirdiğimiz bu tutumu, genelde dışımızda gelişen bir eylemmiş gibi gözükmesi için çabucak unuturuz. Bu unutma, durgunluk, dalgınlık, kaygı ve yakınmalar ile el ele gezer. Bu yüzden savunma mekanizmaları kendi kontrolümüzün dışında işlermiş gibi gözüksede, bu eylemin sonuçları üzerimizde ciddi bir etkiye sahiptir.

Savunma mekanizmaları, bazı belirtileri yok eden ilaçlar gibi avutucu tedbirler olarak değerlendirilebilir. Onlar, çatışmaların meydana getirdiği kaygıları, geçici olarak dindirebilir. Ancak gerçekçi çözümlerin gecikmesi durumunda, durum tersine döner. Çünkü savunmalar, insanı doygunluğa ve mutluluğa ulaştıramaz. Aşırı durumlarda kaygı nöbetleri ve ciddi uyumsuzluklar meydana gelir.

Kendi bedenimizi savunarak, kendi zihnimize de saldırmış oluruz. Çünkü çarptırılmış inancımız, onun içinde kurtarılması gereken hataları, zayıflıkları ve eksiklikleri görmemize sebep olur. Böylece zihnimizin sınırlı, kırılgan, diğer zihinlerden ve asıl kaynağından ayrı olduğu inancı, tüm acılarımızı bedene yüklememize neden olur. İyileşmediğimiz gibi, şifa umutlarımız da yok olur. Yaptığımız şeylerin anlamlı olduğunu düşünürüz, ama asıl bize umut veren şeyleri göremeyiz.

Kendimizi bu şekilde aldatmak için inşa ettiğimiz bu sistemin amacı, gerçeği saptırmak, gizlemek, değiştirmek, ya da küçük parçalara bölerek demonte ettiği bir yığın haline getirmektir. Nihai hedefi, hakikatın bütün kalmasını engelleyerek, tanınmaz hale getirilmesidir.

Çoğunluk tarafından başvurulan bu yöntem, psikolojik açıdan “normal bir davranış biçimi” olarak kabul edilir. Zira bu bir tür tampon işlevi görerek, geçici de olsa insanı içine düştüğü zor durumlardan korumayı amaçlar. Ancak bedenimizin, veya zihnimizin korunmaya ihtiyacı yoktur, her hangi bir şeyi savunmamıza da gerek yoktur. Bedenimiz, yerine getiremeyeceği roller, kendi dışında kalan amaçlar, ulaşamayacağı azametli hedeflerle suistimal edilmezse, sağlıklı kalır ve bize hizmet eder, yararı bitene kadar etkili bir enstrüman olur.

Ruhsal kalıplar içimizde gerçeklik oluşturur

Mutlu olabilmek için, her fırsatta kişiliğimiz üzerinde çalışma yapmalıyız. İçimize bakıp, bazı şeyleri düzene sokmalıyız. Sonuçta, 24 saat boyunca kendi evimizle birlikteyiz öyle değilmi? O halde niye onu düzenli ve temiz tutmuyoruz?

Temizlik fobisi olan insanları biliyoruz, onlar evlerinin hiç bir yerinde toz bırakmaz. 24 saat yaşadığınız kendi evinizi temizlemeye ne dersiniz? 24 saat onunla birliktesiniz, her düşünce ve eyleminiz onunla direkt bağlantılıdır.

Üzüntüler ve olumsuz düşünceler, evimizdeki odaları kirletir, odamız negatif düşünceler ile dolar, birikimler oluşur. Her sabah uykudan uyandığımızda - evimize adım attığımızda, bu birikim bize yansır ve olumsuzluğun yıkıcı döngüsüne tanık oluruz.

Bir adama geçmişiyle bu günün arasındaki farkı sormuşlar: Adam cevap vermiş; Eskiden bir kilimin üstüne bağdaş kurup yerde yemek yerdim, şimdi bir masa başında, sandalye üzerinde oturup yemek yiyiyorum. Gördüğünüz gibi adamın geçmişe nazaran yediklerinde bir değişiklik olmamamış.

Çoğu zaman değişmemiz gerektiğini biliriz, ama her seferinde alışagelmiş bilinçsiz düşünce kalıplarımıza geri döneriz. Değişim için bir çok fırsat çıksa da, şu anki halimizle kalmak bize daha cazip gelir. Böylece fırsatlar kaçırılır ve ruhsal kalıplar, içimizde sağlam bir gerçeklik oluşturur.

Bu gerçekliğin nasıl oluştuğuna dair bir örnek verelim:

Yağmur yağdığında, anne çocuklarını hemen eve çağırır, aksi halde çocukların soğuk algınlığına yakalanacaklarını düşünür. Bu gibi davranma alışkanlıkları devam ettiği sürece, çocuklar bu düşünceye bilinçsizce iştirak etmeye başlarlar, artık kendileri de ufak tefek yağmurlu günlerde ya önlemler alır, ya da hapşırılar. Çocukların büyüklerinden aldıkları bu gibi inançlar, onları yetişkin dönemde de olumsuz etkileyecektir.

Şu dumanlarla dolmuş evde bir pencere açtılar da, duman çıktı gitti, eve, güneşin nuru doldu. O ev nedir, neyin sembolüdür? O ev, gönül evidir, içeri dolan duman da, üzüntülerimizi, kederlerimizi göstermektedir. Aslında, boş düşüncelerimiz, endişelerimiz, bizim manevî zevkimizin, ruhanî neşemizin boynunu kırmaktadır.
Ey Hakk yoluna düşen kişi, aklını başına al, gaflet uykusundan uyan da, düşünceden de kurtul, hayalden de. Ya Rabbi, şu bizim uykuya dalanlarımıza bir davulcu gönder. Uykuya dalan kimse, bir hiç için binlerce gam ve kedere kapılır. Rüyasında ya kurt görür, ya da yolunu kesen eşkiya. İnsan, rüyasında yüzbinlerce kılıç, yüzbinlerce mızrak görür, fakat uyanınca, kılıçlar, mızraklar şöyle dursun, bakar ki ortada bir iğne bile yok.
Ölüp gidenler (bu dünyaya gözlerini kapayıp da manen öteki alemi görmeye başlayınca) derler ki: "Boş yere ne olmayacak gamlar yemişiz, üzülüp durmuşuz. Ömrümüz, çeşitli vesveselerle geçti gitti. Bir hayal için düğünler yapmış, evler kurmuş, yine bir hayal için zırhlar giyinmişiz, savaşa girmişiz. O düğün de, o savaş da, o yas da, hep boş şeylermiş. Bunlar, bu nefsin işleriymiş. Bugün ondan ne bir oyun kaldı, ne de bir ağıt, bir feryad."
Dünya aleminde başlarına gelenlerden dolayı yüzlerine vururlar, yüzlerini yırtarlar, dövünür dururlar. Fakat, gaflet uykusu sona erince, yüzlerinde bir tırmık beresi bile olmadığını görürler. Nerede o bizimle sütle bal gibi kaynaşan, nerede o bizimle su ile yağ gibi uzlaşamayan?
Şimdi, gerçekler belirdi, uyku da geçti, hayal de. Şimdi, huzur var, rahat var, emniyet, istirahat var, ne bizlik kaldı, ne benlik. Şimdi, ne ihtiyar var, ne genç, ne esir var, ne de eşkiya, ne yumuşak var, ne sert. Artık ne mum var, ne demir. Bir renklilik, bir sıfata bürünmüş birlik (vahdet) var, bedenden uçup gitmiş bedenden kurtulmuş bir can var.
(Mevlana - Divani Kebir 1309)

Bedenlerin kendine ait zekâsı

Tüm yaratıkların vücutları mükemmel inşa edilmiştir. Bedenlerin kendine ait bir zekâsı vardır. Vücudun zekâsı, atomlara ve moleküllere geçici bir kohezyon (aynı cins moleküllerin arasındaki çekim kuvveti) sağlayarak, onları fiziksel organizma haline getirir. Organların düzenli çalışması, oksijen ve yiyeceklerin enerjiye dönüşmesi, kalp atışları, kan dolaşımı, bağışıklık sistemi, duyusal verilerin beyne gönderilmesi ve orada tercüme edilmesi, harici gerçekliğin içsel resim haline dönüşmesi bu zeka tarafından koordine edilir.

Olumsuzluk ise daima egodur, akıllıdır ama zeki değildir, çünkü küçük hedefler peşindedir, kişisel çıkarlara hizmet eder. Birleştirici Zeka, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu bilir, akıllılık ise bölücüdür. Örneğin, öfke veya kırgınlık, egoyu güçlendirmek için ayrılık duygusunu vurgular ve sürekli haklı çıkmak peşindedir. Bu tür olumsuz düşüncelerin, vücudumuz içinde yarattığı fizyolojik değişimleri gözleyebilseydik, kalbin çalışmasını nasıl zorladığını, sindirim ve bağışıklık sistemlerini nasıl zayıflattığını görebilirdik.

Eğer olumsuzluğun ortasında "şu anda kendi acımı, kendim yaratıyorum" diyerek, farkına varırsanız, şartlanmış egosal durumların ve tepkilerin ötesine geçmeye başlar, bu farkındalık sayesinde sonsuz olasılık kapısını aralamış olur, herhangi bir durumla başa çıkmak için daha zekice yollar bulabilirsiniz. Kısaca mutsuzluğunuzu aptallık olarak tanımladığınız anda, kendinizi ondan özgür kılarsınız.

Tüm algıladıklarımız düşüncelerden ibarettir

Çoğumuz yalnız vücuttan ibaret olduğumuza inanır, bu yüzden düşüncelerimizin öncelikli rolünün farkında olmayız. Genelde diğer kişilere, koşullara, durumlara, maddesel bir takım şeylere odaklanarak, bunların etkileşimi ile tetiklenen spesifik duygularla yaşamımızı sürdürmeye çalışırız.

Ruh daima düşünceleri ile var olur. Özümüzün gerçekte Ruh olduğunu hatırlamak istersek, yapmamız gereken tek şey düşüncelerimizi düzene sokmaktır. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, bir takım işler, durumlar, koşullar düşünceler olduğu gibi, hissetiğimiz duygular, fikirler ve tüm algıladıklarımız düşüncelerden ibarettir.

Düşünceler nötr değildir, çünkü düşündüğümüz her şey, son derece etkilidir. Yalnız mantıksal düşüncelerin, düşünce olduğunu zannederiz, fakat gördüğümüz, yaşadığımız ve hissettiğimiz her şey düşüncelerden ibarettir, bunda istisnalar yoktur. Düşüncelerde tek farklılık, onların doğru, ya da yanlış olmasıdır.

Bir düşüncenin, ya da fikrin hakikatle bağdaştığı nasıl anlaşılır?

Eğer düşünce olumlu ise, huzur, sevgi ve şifayı kendisine çeker. Yanlış düşünceler savunma mekanizmalarını aktive eder, korkak ve saldırgan oluruz. Düşüncelerimize bağlı olarak sevgi ya da korku, savaş ya da barış vardır, nötr bir sonuç mümkün değildir.

Düşüncelerimiz, Tanrısal plânın dayandığı merkez düşünce üzerine odaklanmalıdır. Çünkü hayatın yüksek makamında etten ve kemikten bir varlık değiliz. İnsan zahirde maddi, özünde manevi bir varlıktır, akıl ve ruh, insanın özünü oluşturur. Öz kimliğimiz, düşünce, duygu ve davranış birikimi ile emsalsizdir.

Hakikat, huzur ve şifa, bizim yüksek bilinç seviyesine yükselmemizi bekler. Bu nedenle yanlış düşüncelerden vazgeçmeyi öğrenmeliyiz.

Şifalanmış zihin egosal plânlar peşinde değildir, o herkesin iyiliği için düzenlenmiş Tanrısal plâna hizmet eder. Bu şekilde zihnimize iyileşme yayılır. Zihnimizde hayal gibi loş figürler kalmaz, çılgınca aranan çifte amaçlar, karanlık ve anlamsız takipler biter. Vücudu itaat etmek için yetkilendirmeye çalıştığımız tüm hastalıklı istekler yok olur. Bedenimiz rahatlar ve şifa moduna geçer.

Saf olan, Tanrısal gerçektir

Değiştirilemez olan değişemez. Hakikat, yalnız huzur ve mutluluk vermeyi ister, bu onun tek hedefidir. Zamanın bir illüzyon olduğunu gösteren şey de, işte bu olgudur. Çünkü "zaman", Tanrısal hakikatin bize sunduğu şeylerin gerçek olmadığı fikrini empoze eder.

Evren bizim hükmetmek için oluşturduğumuz kuralları umursamaz. Cennet, cehenneme boyun eğmediği gibi, hayat da ölüme boyun eğmez. Öleceğimizi düşünür, hastalıktan acı çekeceğimizi ve Tanrısal hakikati çarpıtabileceğimizi kuruntularız, ama Tanrı bunları umursamaz. Mamafih zaman, bizim gerçeğe karşı yarattığımız anlamsız bir savunmadır.

Hakikat, savunmaların çok ötesinde bir güce sahiptir, onun kabul edildiği yerlerde, illüzyonlar var olamaz. O, çağrıldığında, hakikati benimsemiş (silahlarını bırakmış) zihinlere gelir, o her daim, her yerde var olandır. Zaman içersine oturtulmuş hayat, kutsal bir an'a dönüştürülür, sürekli çoğaltılan bir mutluluk ile ebediyete doğru yol alır.

Savunmalarımızın geleceğimizi yönlendirmesine meyil vermediğimizde, şimdiye dek kendi tutumumuzla gizlediğimiz asıl gerçekle karşılaşırız, çünkü bu, plânlanmış olanın bir parçasıdır. Bunu başarmamız için gereken her şeyin bize verildiğinden emin olabiliriz.

Basit bir güvenin ışığı ve neşesi içinde özgür kalmak varken, neden herşeye karşı bir savunma tutumu içersinde kaldığımızı sorgulamıyoruz? Cennet hiç bir şey talep etmez, haddini bilmeyen ve bizi kurban durumuna düşüren cehennemdir. Asıl fonksiyonumuzu öğrendikten sonra, ufak plânlar ve büyülü iknaların bizim için hiç bir değeri kalmaz.

Bil ki, kötü bir ahlaktan uzaklaşıp, üstün bir ahlaka ve kişiliğe sahip olmak, ancak kişinin kendisinde kemal ve yeterlilik vehmetmesiyle olur. İnsanların kendisinin ilim ve sanatına muhtaç olduğunu hissetmesiyle gerçekleşir. (İbni Haldun)

Kaynak:

Dr. Helen Schucman
Psk. Dan. Rukiye Karaköse
kendikendinetedavi.blogspot.com.tr
Mevlana - Divani Kebir.