farkındalık ve sabır

Farkındalığın Tasavvufi Boyutu

Öncelikle "Aşk" kavramını yerden yere vuran ve bu konuda polemikler çıkartan yazar ve yorumculara Mevlana'nın kendi cümleleriyle cevap vererek yazıma başlamak istiyorum.

"Ey Gâfil! Sen kendi şehvetine "Aşk" adını koymuşsun, şu halinle o namusu ekberi soymuşsun, aşkın asıl mânâsının altını oymuşsun, bir bilebilsen küstahlığa nasıl doymuşsun. (Hz. Mevlana - Mesnevi )

Şehvetten aşka giden uzun bir yol vardır. Bu yola "Seyr-i Sulük" demiş Mevlana. Farkındalık ise bu yoldaki ilk basamaktır ve "kendini bilmek" aşamasının temelidir.

İnsan bir yanılgı içindedir. Bu yanılgı ise farkında olmadan nefsinin onun yerine düşünmesinden ibarettir. Bilinçaltımızda birktirdiğimiz kriterler ve toplum öğretileri bizi biz olmaktan çıkarır ve ego yani düşünebilme mekanizmamızı bize sormadan yöneten bir güç (şeytan) durup dururken aklımıza vesveseler düşünceler acılar ve hayaller getirir vaadlerde bulunur. Halbuki unutumamalıdır;

"Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlatlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan, sadece onları aldatmak için vaad eder. [İsra, 64]"

Bu vaadlerde bulunmak için de yaratıcıdan izin almıştır.

Evet , bize sormadan bizim düşünme mekanizmamızı yöneten şeytan bir izin ile bunu yapmaktadır. Bu mekanizmayı durdurmak ise hiç kolay değildir, sabır ister ve uzun süre özeleştiri gerektirir. Uzun süre sabretmeyi gerektirdiğini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız ve sabrederken de (düşünceleri izlerken) huşu ve sevinç içinde yaradanın bizimle birlikte olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
 
"Dikkatimizi şimdiki zamana çevirerek gördüğümüz, işittiğimiz ve hissettiğimiz şeylere odaklanmaktır. Farkındalık, değişimden önce gelir. Bize öğretilenleri, kendimizi tanımladığımız kimlikleri, üstümüze giydiğimiz, bizi sınırlayan ve bize ağırlık yapıp, doğru nefes almamızı engelleyen korkularımızı karada, ardımızda bırakalım. Kendimizi yaşam nehrinin akışkan, dönüştürücü, kabul edici enginliğine bırakalım. Suyun içine girdiğimizde rahatlamak yerine çırpınırsak eğer bu sadece su yutmamıza neden olur. Suyun tüm veçheleriyle; akarsuyla, nehirle, gölle, denizle ve okyanusla bir olmalı; bütün olmalı ve onunla birlikte akmalı. Sen onun içindesin, deniz de senin içinde. Ayrı ve başka olduğunuz düşüncesi bir yanılsamadır sadece; Hayat geriye doğru gitmez, dünle oyalanmaz." (Halil Cibran)

Sabretmek

Sevgi ve hoşgörü insanlık, hiddet ve şehvet hayvanlık vasfıdır. Sabırlı olun zira bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl gülebilir? Aceleci olmayın, maksada sabırla erişilir, acele ile değil. Alelade otlar iki ay içinde, kırmızı gül ancak bir yılda yetişir. Tencerede bile yavaş ve ustaca kaynayan yemek, delice kaynayandan daha lezizdir... (Hz. Mevlana)

Aslında "farkındalık" uygulamalarına, sabretme uygulamaları desek, hiç de farklı bir şey söylememiş oluruz. Mevla'nın herşeydeki sırrı sabırdır...

Acıya sabredersin adı metanet olur, insanlara sabredersin adı hoşgörü olur, dileğe sabredersin adı dua olur, duygulara sabredersin adı gözyaşı olur, özleme sabredersin adı hasret olur, sevgiye sabredersin adı aşk olur... (Hz. Mevlana)

Acıyı izlersek, metanet, insanları olduğu gibi kabul edersek, hoşgörü, isteklerimizle olumlamalar yapıp o olumlamalarınımızın bize ulaşma süresi boyunca sabretmek, dua, duyguları izlemek, gözyaşı, özlemeyi izlemek, hasret olur.

Sabretmek denilince Eyüp peygamberin kıssası ve Eyüp peygamberin sabrı hemen aklımıza gelir. Kısaca bunu hatırlayalaım;

Geçmiş zamanların birinde bağlarıyla ünlü Suriye topraklarında Eyüp adında zengin ve iyi ahlaklı biri yaşardı. ‘Para insanı saptırır’ derler ya, onunkisi öyle değildi; malı gün geçtikçe çoğalıyor, o da gün geçtikçe daha çok hayırsever biri oluyordu. Malın mülkün Allah vergisi olduğunu, onların bir gün hesabını vereceğini aklından çıkarmaz, dilinden şükrünü, malından sadakasını eksik etmezdi.

Bir insan hem varlıklı hem ahlaklı olunca, onu çekemeyenler de elbette olacak… Bazıları şöyle diyordu:

“–İnsan bu kadar varlıklı olduktan sonra elbette herkese dağıtır… Malı nasıl olsa çok..! Dağıt, dağıt bitmez ki...! Bu kadar refah içinde olan biri tabi ki iyi ahlaklı olur; ona sataşan yok, çatışan yok… Herkes ona nasıl olsa saygılı davranıyor…”

Oysa Allah, kulu Eyüp’ün samimiyetini ve Hakk’a bağlılığını biliyordu. Bunu diğer insanlara da göstermek istedi. Hem böylece Eyüp gelmiş geçmiş herkese sabrın simgesi olacaktı.

Hz. Eyüp’ün tıkır tıkır giden işleri ilk kez hayvanlarının peş peşe hastalanmaya başlamasıyla bozuldu. Kısa süre içinde koca sürüden bir tek sıska inek, bir tek kara keçi kalmadı; hepsi telef oldu. İnsanlar Eyüp’ün bu duruma ne diyeceğini merak ediyor; ağzını yoklayarak:

“–Nedir bu başına gelenler…!” diyor ah vah ediyorlardı. Eyüp peygamber yüksek ahlakından ödün vermeksizin:

“-Allah verdi; Allah aldı; her şey O’nun değil mi?” diyordu.

Eyüp Peygamber hayvanlarını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.

Belalar geldiğinde aile ve akrabalarıyla gelirmiş...! Eyüp Peygamber bir gün dışarıda işleriyle meşgul iken acı bir haber aldı. Ani bir sarsıntıyla evleri yıkılmış, tüm çocukları göçük altında kalmıştı. Yıkıntıdan sağ kurtulan yalnızca karısıydı. Hz. Eyüp’ün gözleri evlat acısından kanlı yaşlarla doldu; ama ‘sabır’ dedi.

Eyüp Peygamber çocuklarını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.

Belalar henüz bitmemişti. Hz. Eyüp’ün vücudunda yaralar çıkmaya başladı. Küçük küçük çıbanlar, gün geçtikçe büyüdü; bütün vücuduna yayıldı. Eyüp Peygamber hekimlere gitti, ilaçlar kullandı ama nafile… Yaralar iyileşeceğine azıyordu. Eyüp Peygamber’in hastalığı arttı. Artık çalışamadığı için elde avuçta ne varsa hepsini tüketti. Karısı ona bakıyor, evi geçindirmeye çalışıyordu. Hastalığının bulaşıcı olması ihtimaline karşı kimse onun yanına yaklaşmak istemiyordu.  Yapayalnız kalmıştı, acı ve ıztıraplar içindeydi… Allah’a dua etmeye ve O’ndan sabır istemeye devam etti. Ama artık bırakın vücudunu hareket ettirmeyi, dudaklarını kıpırdatacak takati kalmamıştı. Bir insanın başına gelebilecek her türlü felaket ve müsibet, onun başına gelmişti ve o, tıpkı sağlıklı ve varlıklı günlerinde olduğu gibi Allah’tan uzaklaşmamış, O’na olan bağlılığını ve güvenini kaybetmemişti. Hz. Eyüp imtihanını başarıyla geçmiş ve insanlara örnek bir kul olmuştu.

Hastalığının şiddetlendiği bir anda:

“Ey Rabbim!” diye dua etti. Halim sana malumdur. Adını anamayacak kadar hastayım! Ey Şifa Veren! Şifana muhtacım…”

Yüce Allah, kulundan hoşnuttu. Eyüp Peygamberin makamını, katında daha da yüceltti. Ona:

“–Ayağını yere vur” diye vahyetti. Eyüp Peygamber güçlükle ayağını kaldırıp indirdi. Ayağını indirdiği yerden berrak bir su kaynamaya başladı. Eyüp Peygamber o suyla yaralarını temizledi. Yaraları kısa sürede kuruyup kayboldu; sudan doyasıya içti, içindeki dertler şifa buldu. Eyüp aleyhisselam, hastalanmadan önceki sağlığına tez zamanda kavuştu. Sağlığını kazanan Hz. Eyüp, servetini de yeniden kazandı. Böylece o, refah ve sağlık içindeyken Allah’ı unutmadığı gibi, yoksul ve hastalıktayken de O’na küsmedi, isyan etmedi. Böylece Eyüp aleyhisselam, Allah’ın sadık ve sabırlı bir kulu olarak tarihe geçti.

Bu kıssadan da anlaşılacağı üzere Sabretmek ve isyan etmemek birbiriyle eşanlamlıdır.

İsyan etmek bizim şeytana uyduğumuzun en büyük göstergesidir. İsyan etmek gündelik farkındalık öğretilerine uyarlandığında; "olmuyor işte", "başaramıyorum", "sıkıldım", "yeter artık".. gibi cümleler sarfederek isteklerimizin ulaşmasını engeller.

Kuantum fiziğinin ışığında bilim adamları maddelerin aslındna gerçekte varolmadığını sadece düşüncelerden ibaret olduğunu kanıtlamıştır.

Sizler aslında tüm gerçeklikleri istiyorsunuz ve oluyor. Fakat bu oluş "kün" olarak Allah'ın bir anda gerçekleşen iradesi (külli irade) ile değil,  teşri irademiz ile (cüz i irade) gerçekleşiyor.

Siz hayrılısını istediniz ve başınıza felaketler geldiğinde unutmamalısınız ki başımıza gelenler bizi her zaman isteğimize görütüyordur. Biz bunun altındaki sırları bilemeyiz (gayb).

Üzülme! İstediğin bir şey olmuyorsa, ya daha iyisi olacağı için; ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur...(Hz. Mevlana)

Teslimiyetin ilk kuralı tam da Mevlana'nın söylediği cümle ile açıklanıyor. Başımıza gelen olaylara teslim olmak. Biz neyin hayırlı olduğunu bilemiyoruz. O yüzden sadece teşekkür edip şükredebiliriz. Hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır.. (Bakara, 2/216. Ayet) Bunun dışındaki yaptığımız yorumlar ve üzülmeler gereksizdir, biçaredir.

Unutmayın; Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle, tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin. Hz. Mevlana (k.s.)

Sen trafik kazasında arkadaşını kaybettin. Üzülüyorsun. Üzülmen onları geri getirecekse hepimiz gelip senin yanında üzülelim. Bu biçare davranışın altında şeytan vardır. Herşey olması gerektiği gibi oluyor ve sen hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini unutuyor ve isyan ediyorsun.

Üzülme! Dert etme can! Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan, ne mutlu sana! Elinde olmayanları söyleme bana. Elinde olanlardan bahset can! Üzülme! Geceler hep kimsesiz mi geçecek? Gidenler dönmeyecek mi? Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış. Bil ki, güzellikler de var bu hayatta, gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin? “Hüzün olgunlaştırır”, “kaybetmek sabrı öğretir” (Hz. Mevlana)

İşte bu noktada başka bir kapının sana açılacağını görürsün. Tevbe etmek (başa dönmek) kuantum mekanizmasını tekrar harekete geçirir ve tekrar isyan etmediğin sürece isteğin yaratıcıya ulaşır. Bu süre tüm inanışlarda 21 gün olarak belirlenmiştir. Sen 21 gün boyunca isyan etmeyip istediğinde isteğin yaratıcıya ulaşır ve beklemeye başlarsın. Önüne ne yollar açılır, senin tahmin edemediğin ve isteğine bilemediğimiz bir süre zarfında ulaşırsın.

Umudunuzu kaybettiğiniz mi oluyor?

Hz. Musa (a.s.) bir münacatinda , Allah Teala’ya, ey Rabbim, kulların içinde hangisi sana daha sevimlidir?” diye sordu. Allah Teala: “Sevdiğini elinden aldığımda bana teslim olan ve isyan etmeyen kimsedir” diye vahyetti.

Hz. Musa (a.s.): “Ya Rabbi, kulların içinde en çok kime gazap edersin?” diye sordu; Allah Teala şu ...cevabı verdi: “Bir işte önce hayırlısını benden isteyip bir hüküm verdiğimde takdirime kızan kimsedir.”

Allah Teala Kudsi bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Kim benim hükmüme rıza göstermez, verdiğim musibete sabretmezse benden başka bir RAB arasın”

Olduğu gibi kabul etmek

İnsan KÖPRÜ gibi olmalı. Nasıl ki Herkes İyi, Kötü, Zalim, Fena, Bütün millet gelir köprüden geçerde köprü hiç ses çıkarmadan darılmadan hepsinin geçmesine müsade ederse, İnsanda işte bu köprü misali herkesle iyi geçinmeli muhatabı ister, zalim ister münafık ister, hırsız isterse, fasık olsun, idare edip iyi geçinmelidir. (Seyyid Abdulhakim Hz.)

Olduğu gibi kabul edemediğimizde öfkeleniyoruz ve şeytana yeniliyoruz. Nedir bu öfkeyi yapan, bunu izliyormuyuz? Öfkelenmeyi biz mi istedik, yoksa birde baktıkki öfkelenmişiz mi?

Kim öfkelenmeyi ister ki?

Her insan sorulduğunda, kendisini iyi olarak anlatır. Kimse ben sinirliyim, ben öfkeliyim böyle olmayı istiyorum demez. Ama birde bakmış ki FARKINDA olmadan öfkelenmiş.

İşte en zor sınav burada veriliyor. Tepkisizlik.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem sordu:

"Siz kime pehlivan dersiniz?"
"Yenilmeyen kişiye"
"Hayır, asıl pehlivan, kızgınlık anında öfkesine hâkim olan kimsedir," buyurdu. (Müslim)

Hatalıyı değil, hatayı kabul etmeliyiz!

Tasavvuf büyüklerinden Şeyh Abdülkadir Geylanî k.s. sallanarak yürüyen bir sarhoş gördü. O anda kalbine kendisinin daha iyi bir insan olduğu hissi doğdu. Bu durumun farkına varan sarhoş, Abdülkadir Geylanî k.s Hazretleri’ne şöyle seslendi:

"Ey Abdülkadir! Yüce Rabbim beni senin gibi..., seni de benim gibi yapmaya kadirdir."

Sarhoşun bu sözü üzerine Abdülkadir Geylanî k.s hemen başını önüne eğdi ve Allah Tealâ’dan bağışlanma diledi. Bu menkıbeyi anlatan İmam Şa’rânî k.s. bizlere şu uyarıda bulunur: “Ey kardeşim! İslâm’ın uygun görmediği şeyleri kabul etme. Ama bu kabul etmeme şahıslara karşı değil, işlenen günahlara karşı olsun.” (el-Envârü’l-Kudsiyye)

Biz burada hataya tepkisizlik gösteriyoruz. Hata yapan kişi için ise ;

"Onlar bilmiyorlar, bilseler yaparlamıydı" diyoruz. Siz durgun olacaksınız ki karşınızdaki insan da durulacak. Ateşe odun atarsanız sadece tartışmayı alevlendirirsiniz. Verilen her cevap ve her tepki buna sebep olur. Ancak dingin olmak sorunu çözecektir.

Geminin yüzmesi için suya ihtiyaç vardır. Ama su geminin içine girerse onu batırır. Gemi için su ne ise, mü'min için de dünya odur... (Hz.Mevlana)

Siz hayatınızı ne kadar izliyorsunuz? Sürekli su alıyor ve batıyorsunuz. Her kaçırdığınızda gemi biraz daha su alıyor. Bunun farkında mısınız?

Bazıları soruyorlar; "Adam kötülük ile yaşıyor, herkeze eziyet ediyor ama hiç başına kötülük gelmiyor ve malıda artıyor. Kötü yaradılışlı kişi Allah'a yalvarmasın diye Allah ona dert keder vermez. Unutma firavunun başı bir kez bile ağrımadı..!" (Hz. Mevlana)

Siz Allah'a yalvalabiliyorsanız, bunun ne büyük nimet olduğunun farkında mısınız?

Size son bir uygulama tavsiye edeceğim. Bu uygulama farkındalığın son aşaması olacak. Tüm samimi kalbimle bu yazıları size yazıyorum. Ve inanın yazmak çok zor geliyor. Çünkü bunların hepsini kendiniz zaten keşfedeceksiniz. Bu uygulama ise bize şeytanın en çok vurduğu yerleri içeriyor;

Bir gecenizi feda edin ve uyumayın. Işıkları kapatın karanlığa gömülün. Tüm dünya bir anda durmuş gibi sadece bir gece farkındalığı düşünün ve kendinizi izleyin.

"Bir gececik uyuma, ne olur. Ayrılık kapısını çalma bir gececik. Bir gececik dostların gönlü olsun, ne olur sabahı et bir gececik. Bir gececik gözlerimiz seninle aydın olsun, kör olsun şeytan bir gececik. Dünyayı güzel kokular sarsın bütün. Karanlıklardan ışıklar aksın ovalara. Sofrandakiler dirilsin bir gececik. Bir gececik uyuma, ne olur. Ayrılık kapısını çalma bir gececik. Bir gececik ata bin, meydana gel. Gönüller bir gececik rahat olsun, göğüsler meydana dönsün bir gececik. Yeniler giyinelim biz kulların. Musa gibi sen bir sopa al eline. Sopa bir anda elinde yılan olsun. Süleyman gibi sen karıncaların yanına var. Karıncalar bir anda birer Süleyman olsun. Ne olur, bir gececik kapısını çalma ayrılığın. " (Mevlana Celaleddin Rumi)

"Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153)

Kaynak: www.spatyom.com

 


düşündürücü yazılar

 

anasayfa








kraenzle delfin, columbus, TosAy Temizlik Makinaları sozialberatung