Erich Fromm - Sevme Sanatı

Sevme sanatı, kitap özeti

Erich Fromm - Sevme Sanatı

Bu sorularla başlayan kitapta, Erich Fromm, insanların daha çok ikinci seçeneğe inanmaya meyilli olduğunu, ancak kendisinin kitap boyunca, birinci seçenek üzerinden ilerleyeceğini belirtmiştir.

"Sevgi", şüphesiz insanları en yakından ilgilendiren olgudur, sürekli onun açlığı çekilir, sinemalarda mutlu ya da mutsuz aşk hikayeleri izlenir, aşk şarkıları dinlenir. Buna rağmen, pek az insan sevgiye ilişkin bir şeyler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünür. Sevmek yerine, sevilmek ister insan.

Eğer hayatlarında sevgi ile ilgili bir sorun yaşanıyorsa, bunun sebebi, etrafındaki insanlara kendilerini sevdirmek için yeteri kadar çaba harcamadığı yönündedir. Bu yüzden asıl sorun nasıl sevecekleri değil, nasıl sevilebilecek, nasıl sevimli olabilecekleri ve bu amaca nasıl ulaşabilecekleridir.

Konu ile ilgili erkeklerin başvurduğu yollardan biri, başarı/güç ve büyük ölçüde para elde etmektir. Kadınların seçtiği bir yol ise, vücuduna ve dış görünümüne dikkat ederek, gösterişli/sevimli/çekici olmaya çalışmaktır. Kadınlar ve erkeklerde ortak uygulanan diğer bir göze girme yolu ise, hoş davranış sergileme, akıcı konuşma, yardımseverlik, alçak gönüllülük vsr.

Moda ve çekicilik

Bir insanı sevilesi yapan şeyler, toplumdan topluma ve zamanla değişim göstermektedir. Bir zamanlar sigara içen, sert tavırlı kadınlar çekici bulunurken, başka bir zaman diliminde ağır başlı, evcimen bir kadın tercih edilmiştir. Kadınların erkek beğenisi de, toplum ve zaman içinde farklılık gösterir. Önceleri saldırgan, hırslı ve ani davranışları ile üzerinde ilgi toplayan erkek, daha sonra yerini, nazik ve anlayışlı bir erkeğe bıakmıştır. Yani çekicilik, zamanın modasına uygun bir paket olarak değişim gösterir. Dolayısıyla sevme eylemi, bir yetenek olarak değil de, bir nesne olarak algılanmaktadır. Kişiler, kendi beceri ve kapasitelerinden önce, sevilecek olanın cazibesini sınamaktadır. Karşılıklı kâr ve çıkar alışverişine dayalı düzen içersinde, çağdaş insanın mutluluğu, "sahip olma" olgusuna dayalı bir nesneye dönüşmüştür.

Aşka düşmek

Gerçek sevgi ile ilgili sorun, kişilerin, "aşka düşmek" ile "aşık olmak" arasındaki ayrımı yapmakta bocalamalarıdır. Başta birbirine yabancı olan kişiler, onları ayıran duvarın küçülmesi ve nihayetinde ortadan kalkması ile büyük bir coşku yaşamaktadır. Bu yakınlaşma, cinsel çekim ve birliktelik ile desteklenirse, çok daha kuvvetli hisler açığa çıkmaktadır. Ancak doğası gereği, bu tür bir sevgi kalıcı değildir, kişiler, ilk başta yalnızlıklarından kurtulmuş olmanın coşkusuna kapılır, sonra coşkunun yerini, hayal kırıklığı, öfke ve düşmanlık alır.

Sevgi uğruna emek

Genel olarak, sevgi'nin kolay ve basit bir şey olduğu düşünülmektedir, ancak sevgide yaşanan aksaklıklar sonrası bireyler, başarısızlıklarının üzerine gitmemektedir. Oysa başka bir "sanat" dalında aynı aksaklıklar yaşanmış olsa, herkesin bir çözüm arayışına gireceği açıktır.

Sevgiden asla vazgeçilemeyeceğine göre, başarısızlıkların nedenlerini çözmek ve “sevginin ne olduğunu” anlamak şarttır. Nasıl ki müzik, resim, mimari gibi dallarda uzmanlaşmak için emek vermek gerekiyorsa; bir başka sanat dalı olan sevgi için de, geçerli olan budur, emek sarf etmek gerekir.

Sevgi, insanların hayatında çok önemli bir yer aldığı halde, neden çözüm üretilmez?Bunun bilinçaltı sebebi, sevginin maddi geri dönüşümü olmayışıdır. Para ya da güç kazandıracak işler dururken, onunla uğraşmanın lüks sayılacağı düşüncesidir. Oysa en çok sevgiye emek vermek gerekir. Zira sevgi, ruhumuzu en çok besleyen, kalbimizi en iyi koruyan unsurdur. Yapılması gereken tek şey, sevgiye bir sanat olduğu bilinciyle yaklaşmaktır.

Sanatı öğrenmek, iki aşamalı bir süreçtir:
• Kuramı kavramak
• Uygulamayı başarmak

Bu aşamalardan sonra, uzmanlaşma gelmektedir. Uzmanlaşma için kişinin, uzmanlaşmak istediği alana yoğunlaşması gerekir.

Etkinlik / Edilginlik

Sevgi bir etkinliktir, edilginlik değildir. Sevgi'nin bir etkinlik (aktif) olduğunu söylediğimizde, etkinlik kavramının belirsizliği, kafa karıştırabilir. Bu kavram, etkinlik içindeki durumu, çabayla değiştirecek bir eylemi anlatır. Ancak etkinliğin altında yatan sebepler de önemlidir. Örneğin, para hırsıyla durmadan çalışan adam, tutku'larının esiri olmuştur, yani etkin görünmesine karşın, aslında, edilgindir (pasif). Öte yandan, kendini tanımak ve evrene kulak verebilmek için, hiçbir şey yapmadan oturup düşünen adam, edilgin gözükmesine karşın, aslında, etkindir.

Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur. (Paul Lafargue)

Sevgi almak değil, vermektir

"Vermek" kimi zaman büyük bir yanılgı sonucu, vazgeçmek veya feda etmek gibi tanımlanır. Bu, sömürücülük, alıcılık ve istifçilikten öteye geçememiş kişinin yorumudur. Ancak tüccar anlayışlı kişi, bir şey almak şartıyla vermeye hazırdır. O’na göre, almadan vermek, kandırılmaktır. Bazıları ise fedailik yaklaşımıyla vermeyi erdem sayar. Onlar için "vermek", acı verici bir şey olduğu için gerçekleştirilmelidir.

Yaratıcı kişilik ise, vermeyi, güç ve kudret ile dolu olmanın en iyi anlatımı olarak görür. Vermek, almaktan daha coşku vericidir, bunun en basit yansıması, cinsel yaşamdır. Erkek cinselliğinin en yüce noktasında, vermek vardır. Erkek tohumunu kadına verir; veremiyorsa güçsüzdür. Biraz daha karmaşık olmasına karşın, kadın için de durum aynıdır. Kadın da, bir başka biçimde, kendini verir; dişiliğinin özüne giden yolu açar. Böylece alma eylemi içinde vermiş olur. Kadının ikinci verme aşaması, annelik zamanıdır. Anne, çocuğuna süt'ünü, bedeninin sıcaklığını verir. Genel anlamda; veren kişi, zengin kişidir. İstifçilik yapan, yitirmekten korkan kişi ise, psikolojik tavrı ile fakirdir.

Verme eylemi, maddesel alandan ziyade, insana özgü bir evrende yer alır. Bu bir başkası içinin yaşamını harcamak değil, kendinde olanları vermesidir. Kendi içinde yaşattıklarını – sevinç, ilgi, anlayış, bilgi, üzüntü, manâ, şaka gibi değerleri paylaşmaktır.

Sevgi, sevgiyi yaratmıyorsa..

Vermek eylemi; karşı tarafı da bu eyleme yöneltir; yönelttiği ölçüde de güçlüdür. Marx, bu konuya ilişkin şöyle demiştir:

“Sevginiz, karşılığında sevgiyi yaratmıyorsa, güçsüzdür.”

Sevgide sürekli bir devinim (hareket) ve etkileşim olmalıdır. İki taraflı paylaşım önem taşır. Öğrencilerin öğretmene bir şeyler öğretmesi; seyircilerin oyuncuyu motive etmesi, hastaların psikanalisti iyi etmesi vs. gibi örnekler, bu iki yönlü sevgiye işaret eder.

Verme eylemi olarak sevme yeteneği, kişisel gelişime bağlıdır. Kişinin, tam anlamıyla, kendisini verebilmesi – yani sevebilmesi için, yaratıcılığın baskın duruma gelmesi; başkalarını kullanma, sürekli alıcı olma gibi özellikleri daha önce bertaraf etmiş olması gerekir.

Sevgi etkinliklikleri

Bilgi'nin sevgiyle, daha derin bir ilişkisi vardır: İnsan, “insanın ne olduğunu” bilmek ister. Ancak, bunu tam anlamıyla ne kendinde, ne de başkasında gerçekleştirebilir. Eğer tek bir yol var ise de, bu sadistliğin son kademesinde "zarar" vermektir. Çocukların dünyayı algılama çağlarında bu yönteme sıklıkla başvurdukları görülmektedir. Oyuncağın gizini çözmek için onu kırmak; hayvanları keşfetmek için onların uzuvlarına zarar vermek, ya da onları öldürmek, çocuğun anlama isteğinden kaynaklanmaktadır. Bu gizi çözmenin bir diğer yolu ise, elbette, sevgidir.

Severek bilmek

Sevgi, etkin olarak, bir başka insanın içine girmektir. Bütünleşme sayesinde, kişi hem kendini bulur, hem de karşısındakini keşfeder. Böylelikle insanı çözmüş olur. İnsanı tanıma sorunu, dinde Tanrı’yı tanıma sorunuyla özdeştir. Nasıl ki, dinbilim'in şaşmaz sonucu gizemcilik, ruhbilim'in varacağı kaçınılmaz sonuç da sevgi olacaktır. İnsanı severek, onda kendisini bulması gibi, Tanrıyı, keşfetmesi, idrak etmesi, anlaması, ancak severek mümkün olur.

Cinsler arası kutuplaşma

Buraya kadar bahsedilmiş olan ruhsal bütünleşmeden öte, bir de kadın ve erkek kutupları arasındaki biyolojik birleşme vardır. Bunun en iyi örneği; önceden kadın ve erkeğin tek bedende bir olduğu; sonradan (Ademin kaburgasından) kutuplaşma gerçekleştiği, ademoğlunun da, hep o diğer yarıyı aradığı şeklindedir.

Anlatılmak istenen açıktır: cinsel kutuplaşma, insanı özel bir birleşmeye itmektedir. Bu kutuplaşma, hem erkek, hemde kadın bedeninde görülmektedir. İki cinste de, birbirlerinin hormonları mevcuttur. Biyolojik alanda olduğu gibi, ruhsal alanda da iki cins, birbirinde yer almaktadır. İnsan, kendi bütünlüğüne, ancak bu kutupları bağdaştırarak varabilir.

Biyoloji de bunu desteklemektedir: tohumla yumurtanın bütünleşmesi, çocuğun doğumunu hazırlar. Kadınla erkeğin sevgisi de, onların yeniden doğmasına yol açmaktadır. Homoseksüel bireyler, bu yüzden, hiç giderilemeyecek bir yalnızlık içindedirler, farklı kutupların bütünleşmesini sağlayıp, huzura eremezler. Aynı yalnızlığı, sevemeyen bir heteroseksüel de çeker.

Bu kutuplaşmanın yansımalarını, doğada da görmek mümkündür: sürekli bir nüfuz etme ve alma döngüsü mevcuttur:

Freud'un sevgi tanımlaması

Erkek/ Kadın kutuplaşması alanına girildiği vakit, görüş ayrılıkları kaçınılmazdır. Fromm, aynı zamanda hocası da olmuş Siegmund Freud’un düşüncelerine karşı çıkmaktadır.

Fromm, bu noktada Freud’un, cinselliği salt erkek odaklı görerek hata yaptığını, kutuplar arası çekimin bütünleştirici niteliğini göz ardı ettiğini söylemiş ve bunun, Freud’un aşırı ataerkil tutumundan kaynaklanmış olabileceğini belirtmiştir.

Freud, çoğunlukla, cinselliğe aşırı önem vermekle suçlansa da, Fromm, O’nu bu sebepten ötürü değil; cinselliği anlamadığı / özünü gözden kaçırdığı için eleştirmiştir.

Yalnızlıktan kurtulma

Yeni doğmuş bir bebek, kendisini annesiyle bir sayar. Henüz kendi benlik algısı yoktur; annesiyle bütünleşmiştir. Ancak büyüdükçe, anne yetersiz kalır ve arayışlar başlar. Artık dış dünya algısı, benlik algısıyla çatışmaktadır. Bebek kendi benliğini (egosunu) hissetmeye başladıkça, yalnızlığını hissetmektedir. Çocukluğunda kendini doğayla bir saymış, hayvanları ve bitkileri, dünyası olarak görmüştür. Onlardan koptukça, yalnızlığı belirginleşmiş, bununla baş edebilmek için yeni arayışlara yönelecektir. Aynı kafa yapısına uygun arkadaşlar bulur. Bazen ilaçların (alkol, uyuşturucu) bazen de bireylerin etkisiyle, kendinden geçme halini yakalar. Böylece, dış dünya bir süreliğine silinir, yalnızlık da onunla birlikte yok olur. Grup halinde yapıldığı takdirde, diğer insanların içine katılmış olmanın verdiği bütünlük hissiyle, daha kuvvetli bir rahatlama yaşanır. Bu uygulamalara, çoğunlukla, cinsel birleşme de dahil edilir. Orgazm (cinsel ilişki sonucu ortaya çıkan doyum) tıpkı ilaç/alkol ve uyuşturucuların yarattığı etki gibi, dış dünyayı bir süreliğine yok etme gücüne sahiptir.

Çağdaş batı toplumunda kaynaşma üst düzeydedir. Öyle ki, asıl amaç, "sürüden ayrılmamak" ve mümkün olduğunca dikkat çekmeden yaşamaktır, böylece yalnızlıktan kurtulma olasılığı vardır.

Toplumla kaynaşma

Bireyin topluma olan bu sessiz katılımı, onun yalnızlığını ancak bir süre erteleyebilir. Çağdaş toplumlarda görülen yüksek alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı ve tecavüz oranları da, bunun bir tür kanıtıdır.

Sistematik düzenlenmiş iş ve eğlence hayatı, insanları düşünmekten alıkoyan, bilincinde olduğu şeyleri zamanla unutturan bir nitelik taşır. Çocuklar kendilerine verilen kitapları okur, televizyon kanallarındaki film ve dizileri izler. Geri kalan zamanda yapılanlar da, az/çok, aynıdır: günlük rutin iş hayatı, araba gezmesi, televizyon, bilgisayar, internet, oyun vs.

Genel bakıldığında, bu hayat yanılsamacıdır. Çözüm ise, insanlarla bir'leşmek, kaynaşmaktır, yani sevmektir. İnsanlarla kaynaşma isteği, bireydeki en güçlü itkidir.

Sevgi algısı

Anne sütü, sevginin yarattığı ilgi ve bakımın simgesidir. Bal ise, yaşamın tatlılığını, yaşama sevincini simgeler. Annelerin çoğu süt vermekte, fakat pek azı içine bal katabilmektedir. Bal verebilmek için, salt iyi bir anne değil, aynı zamanda, mutlu bir insan olmak gerekmektedir.

Anneyle çocuk arasındaki sevgi, yapısı gereği, eşit olmayan bir sevgidir. Anne çocuğunu karşılıksız sevmekte; onun ihtiyaçlarını koşulsuz yerine getirmektedir. Bu yüzden anne sevgisi, en yüce sevgi türü sayılmaktadır. Ancak, anne sevgisinin gerçekten başarılı olup olmadığı; küçük bebeğe gösterdiği sevgide değil, büyümekte olan çocuğa gösterdiği sevgide ortaya çıkar.

Bu sevgi içindeki öğelerden biri narsisizmdir (kişinin kendisine tapması, kendisine aşık olması). Anne, çocuğu kendisinden bir parça sayarak; ona gösterdiği sevgi ve aşırı düşkünlük ile kendi narsisizmini doyurmaktadır. Bir diğer öğe ise, annenin kendi gücünü sergileme ve sahip olma isteğini, çocuğunun üzerinden tatmin etmektedir.

Ancak bunlardan daha önemli ve sık rastlanılan öğe ise, kendini aşma gereksinimi denilen etkendir. Anne, yaratıcı güçle birlikte çocuğuna duyduğu sevgi sayesinde kendini aşmakta ve hayatını anlamlandırmaktadır. Erkekler ise, bu gereksinimlerini çocuk doğurarak karşılayamadıklarından, insanca yapıtlar ve fikirler üretmeye derin bir arzu duymaktadırlar.

Çift olmak

Çağdaş toplumumuzda sevmek, bir çift olmak, "karı koca" olmak, yada bir kişiyi "almak", değiş tokuş yapmak, tüketme prensipi üzerine kurulmuştur. Artık her şey, değiş tokuş edilebilecek nesneler haline gelmiştir. Bu yapı içinde anlatılan ideal karı koca, çok iyi geçinen bir çifttir. Bir evlenme kılavuzu, kocanın karısını anlamasını, ona yardımcı olmasını önerir. Koca, karısına yeni giysisi ya da pişirdiği güzel yemekler için iltifat etmelidir. Kadın da, kocası eve yorgun ve sinirli geldiğinde onun durumuna anlayış göstermeli, iş'indeki güçlüklerden yakındığı zaman onu dikkatle dinlemeli, doğum gününü unutursa kızmamalıdır.

Böylelikle yaşamları boyunca birbirlerine yabancı kalan, özden öze bağlılık kuramayan, birbirine nezaket duymaya çalışan ve kendisini daha iyi hissetmesi için karşısındakinin yardımına ihtiyacı olan iki kişi arasında, iyi yağlanmış bir ilişki sürer gider.

Böylesi bir sevgi ve evlilik anlayışı ile, tek başına olmanın dayanılmaz duygusundan kaçıp, bir limana sığınmak amaçlanmaktadır. İki kişi, dünyaya karşı bir tür ortaklık kurar ve bu iki kişilik bencilliğin sevgi olduğu yanılgısına düşülür. Oysa seven insanlar, aynı kabukta aynı dünyayı yaşayarak, kendi değerlerini de söndürmeyip beslemelidir. Tıpkı bir annenin karnında yavrusunu taşıması gibi. İkisi de aynı dünyadalar ama birbirlerinden tamamen farklılar.

Uygulama

Bu yazıyı okursam, sevmeyi öğrenirim diyen, düş kırıklığına uğrayacaktır. Sevmek, kişinin tek başına edinebileceği bireysel bir deneyimdir, aslında büyük - küçük herkes hayatında bir deneyim yaşamıştır. Sevginin uygulanmasında işlenecek yol, daha önceki yaklaşımları gözden geçirip, bu önermelerin deneyimine geçmektir. Bu amaca yönelik atılan adımlar, ancak kişinin kendisi tarafından uygulanır. Hazır reçete beklemeyenler için bu yazının yararlı olacağı konusunda emin olabilirsiniz.

Zihinsel odaklanma

Uygarlığımız insanı maalesef odaklanabilme'den yoksun, dağınık bir yaşam modeline yönelir. Kişi kendi başına kaldığında, güçlükler kendini gösterir. Konuşmadan, sigara içmeden, okumadan hareketsiz oturmak, birçok insan için olanaksızdır. Rahat duramaz, elleriyle ya da ağızıyla birşeyler yapmaları gerekir. Birçok şey bir arada yapılır; müzik dinleme, konuşma, yeme, içme, televizyon, bilgisayar, sigara vsr. bütün bunları yutmaya hazır bir tüketici vardır karşınızda.

Sabır

Herhangi bir sanatta usta'laşmış kişi, hedefe ulaşmak için sabrın elzem olduğunu bilir. Sonuca kısa yoldan ulaşmak isteyen kişi ise, asla bir sanat öğrenemez. Çağdaş insan için sabır da bir disiplin ve en az odaklanma kadar güçtür. Ama tüm global endüstri bunun tersini körükler: tüm makinalar çabukluk için düzenlenmiştir; araba, uçak bizi varmak istediğimiz yere çabuk ulaştırır, süresinin yarısı kadar aynı nicelikte mal üreten bir makina, yavaş olandan iki kat iyidir. Makineler için iyi olan, insanlar için de iyidir, mantık bu biçiminde işler. Yani insan değerini, ekonomik değerler belirler.

Çağdaş insan işlerini eğer hızla yapmazsa, birşey yitirdiği yanılgısı oluşur, fakat zaman kazandığında ise ne yapacağını bilemez, bu defa zaman öldürmekle meşgul olur.

Herhangi bir sanatı öğrenmenin koşulu, o sanatta ustalaşmaya ilgi göstermektir. Eğer çırak için sanat en önemli şey değilse, onu öğrenmesi mümkün değildir. Ancak sanata düşkün bir kişi olarak kalır, hiçbir zaman ustalaşamaz. Bu sevme sanatı için de aynıdır.

Bir sanatı öğrenmenin koşullarından başka bir noktaya daha değinmemiz gerekir. İnsan bir sanatı doğrudan değil, dolaylı öğrenir. Kişinin, o sanatı öğrenmeden önce, genellikle hiç ilişkisi yokmuş gibi görünen şeyleri öğrenmesi gerekir. Bir marangoz çırağı, tahta rendelemeyi öğrenerek başlar, piyanist olacak öğrenci gam yapar, Zen okçuluğu sanatının çırağı nefes çalışmalarıyla başlar. Eğer bir kişi bir sanatta ustalaşmak istiyorsa, tüm yaşamını o sanata adamalı, en azından yaşamının bütününün onunla ilişkisi olmalıdır.

Sevme sanatını ele alırsak, bu sanatta ustalaşmak isteyen kişi, disiplini, yoğunlaşmayı ve sabrı tüm yaşamında uygulamaya başlamalıdır.

Disiplin

İster marangozluk, ister doktorluk, ister sevme sanatı, hangisini ele alırsak alalım, her sanatın uygulamasında bazı gereksinimler vardır. Herşeyden önce bir sanatın uygulanmasında, disipline gereksinim duyulur.

Birşeyi "canım istiyor" diye yapıyorsam, benim için bu eğlenceli ve güzel bir uğraş olabilir, ancak disiplinli çalışmadığım için o sanat'da usta'laşabilmem olanaksızdır. Disiplinli olmak, tüm yaşamı kapsar ve her alanda başarı elde etme olasılığı artar.

Çağdaş bir insanın disiplin uygulaması hiç de güç olmayacağı düşünülebilir, zira o her gün 8-10 saat disiplinli çalışmaktadır. Peki bu insan iş saatleri dışında disiplinli olabilirmi? Bu soruya rahatlıkla hayır cevabı verebiliriz, çalışmadığı zamanlar rahatlamak ve gevşemek ister, hatta bu durum çocuksu şekli ile kendine has bir düşkünlük biçimi alır.

Bu aylaklığa duyduğu istek, aslında programlı yaşam'a duyduğu bir tepkidir. Çünkü o her gün tüm enerjisini, ekmek parası için çalışmak zorunda kaldığı işi için harcamaktadır. Fakat insanın hayatında disiplin olmazsa, yaşamı dağınıktır, altüst olur ve belli bir noktada odaklanma sağlanamaz. Odaklanmanın, bir sanat'ta ustalaşmak için gerekli olduğunu kanıtlamaya gerek yok, bir sanatı öğrenmeyi denemiş olan kişi, bunu bilir.

Yanlızlık ve alıştırmalar

Günün belirli bir bölümünü düşünme, okuma, müzik dinleme, yürüme ile geçirmek, esrarengiz hikâye ve sinema gibi işleri tutku haline getirmeden asgari zamanı ayırmak, tıkabasa yemeyip, zil zurna sarhoş olmamak, belirgin bazı kurallardır.

Yoğunlaşmayı/odaklanmayı öğrenmede atılacak en önemli adım, kişinin okumadan, radyo dinlemeden, sigara ve içki içmeden yalnız kalabilmeyi öğrenebilmesidir. Mantığa aykırı görünse de, yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin ön koşuludur. Kişi kendi kendine yetemediği için, bir insana bağlıysa, o kişi ancak bir can simidi olabilir, aradaki bağın sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Yalnız başına kalmayı deneyen bir kişi, bunun ne kadar güç olduğunu anlayacaktır. Rahatsız olacak, yerinde duramayacak, endişe duymaya başlayacaktır. Bu uygulamayı sürdürmekteki isteksizliğine neden uydurmaya çalışacak, bunun değersiz, saçma olduğunu, çok zamanını aldığını söyleyerek, kendini haklı çıkarmaya uğraşacaktır.

Kişinin kafasını dolduran düşüncelerin ona ne kadar hakim olduğunu fark etmesi çok önemlidir. Bir sürü düşüncenin kafasına üşüştüğünü, günün daha sonraki saatleri için planlar yaptığını, iş yerinde içinden çıkamadığı bir konuyu, gece gidebileceği yerleri düşündüğünü fark edebilmesi gerekir.

Ne çok gevşek, ne de kaskatı bir konumda, bazı basit alıştırmaları yapmak yararlı olacaktır. Tüm düşünceleri ve görüntüleri silmeye, kendi nefesini izlemeye çalışın. Gözlerinizi kapatıp, iç gözünüzün önünde bir beyaz perde canlandırın. Kendi kendinizi zorlamadan, soluğunuzu duyup, hiç düşünmeden, sadece izleyerek, çok derinlerde yatan kimliğinize ulaşın.

Kişi bu tip yoğunlaşma alıştırmasını her sabah 20 dakika (mümkünse daha uzun) ve her gece yatmadan önce yapmalıdır. Bu egzersizlerden başka, her yaptığı işte, müzik dinlerken, kitap okurken, konuşurken, manzara seyrederken de yoğunlaşmayı öğrenmelidir. O anki faaliyet kişinin tümüyle kendini verdiği, en önemli şey olmalıdır. Bir kişi dikkati ile bir yere - bir şeye odaklandı ise, onun ne yaptığı önemsizdir; önemli şeyler kadar önemsiz şeyler de farklı bir gerçeklik boyutu kazanır, çünkü kişinin tüm dikkati onun üstündedir.

Dinleme kabiliyeti

Diyaloglarda karşı tarafın söylediklerini dinlemek ve anlamak gerekir. Çoğu insan, karşısındakini dinlemez, ama dinlermiş gibi yapar, öğüt bile verir. Karşısındakinin konuşmasını ciddiye almadığı gibi, kendi konuşmalarını da ciddiye almaz. Bu tür konuşmalar son derece yorucu olur. Oysa diyalog halindeki kişiler birbirlerine yoğunlaştıklarında kendilerini diri tutarlar, sonrasında doğal bir yorgunluk olur. Buna karşın yoğunlaşmadan yapılan ve içten olmayan "konuşma" faaliyeti, kişinin uykusunu getirir, günün geç saatlerinde kişinin uykusunu kaçırır.

Biri sizi en azından dinliyorsa, durum o kadar da kötü sayılmaz. (J. D. Salinger)

Kötü arkadaş

Saçma konuşmadan kaçınma kadar, kötü arkadaşlıktan kaçınmanın da önemli olduğunu söylemeliyiz. Kötü arkadaşlık derken, yalnız kötü niyetli, yıkıcı kişiler algılanmamalı, bedenleri canlı olduğu halde ruhları ölü, konuşacağı yerde, gevezelik eden, düşüneceği yerde kalıplaşmış fikirlerden söz eden, kısaca can sıkıcı oldukları için kaçınması gereken kişiler söz konusu. Böyle kişilerin arkadaşlığından kaçınmak, her zaman olası değildir, bazen gerekli de değildir. Eğer sabırlı kişi, beklenen tepki yerine açık ve insanca davranırsa, kişilerin beklemedikleri şeyin yarattığı şaşkınlıkla davranışlarını değiştirdikleri istisna olsa da görülür.

Yoğunlaşma

Yoğunlaşmayı öğrenmeye çalışmak, başta güç gelebilir; hedefe hiç ulaşılmayacakmış gibi algılanabilir. Bu da sabrın ne denli gerekli olduğunun kanıtıdır. Sabrın ne olduğu hakkında fikir sahibi olmak isteyen biri, bir çocuğun yürümeyi öğrenmesini seyretmelidir. Çocuk yürüyene kadar tekrar tekrar düşer, ama yine de denemeye devam eder ve daha iyi yapmaya çalışır. Yetişkin bir insan çocuk gibi sabırlı olsaydı, bir çocuk gibi yoğunlaşabilseydi, neler elde edemezdi ki!

Kişi herşeyin yalnız belli bir zaman/süre içersinde gerçekleşebileceğini unutup da, olayları zorlarsa, o kişi ne yoğunlaşmada, nede sevme sanatında ustalaşabilir. Odaklanma, şu anda, şimdide iken birşey yaparken, başka bir şey düşünmemek demektir. Bu tür yoğunlaşmayı herkesten çok birbirini seven kişiler uygulamalıdır.

Kendini çözme

Bir kişi kendine karşı duyarlı olmalı, her zaman kendi durumunu gözden geçirmeli, farkında olmalı - kendini çözümlemeli. Örneğin bir annenin bebekteki bazı bedensel değişimleri, istekleri, endişeleri daha bebek tarafından açıkça ifade edilmeden önce farkedebilmesi, bize çok şey öğretir. Onu yüksek bir ses uyandırmazken, çocuğunun ağlama sesine hemen uyanır. Anne endişeli ya da meraklı değildir, ancak çocuktan gelen bir iletişime uyanık bir denge içindedir. Aynı şekilde kişi kendisine karşı duyarlı olabilir. Örneğin yorgun, sinirli ve sıkıntılı olduğunun farkındadır, sıkıntılı düşüncelerle bu olguyu körüklemek yerine, "ben neden bu sıkıntılı durum içindeyim" diye kendisine bir soru yöneltebilir. Yüreğine odaklanarak, derinden gelen ses'e kulak vererek bir cevap alabilir.

Sıradan bir insan bedensel gelişimine karşı duyarlıdır; değişimleri hatta ufak acıları bile hemen farkeder. Çoğu insan için sağlıklı olmanın nasıl olduğunu bildiğinden, bu tip rahatsızlıkları ayırmak zor olmaz. İnsanın aynı duyarlığı zihninde olup bitenlere karşı göstermesi çok daha zordur. Çünkü çoğu kişi tam verimle çalışan - seven bir kişiyle tanışmamıştır. Onlar anne babalarının ve akrabalarının davranışlarını baz alır ve bu tecrübelere dayanarak, şimdiki hayatı uyum içinde olduğu süre, her şeyin normal gittiğine inanır, başka birşey gözlemlemeye ihtiyaç duymaz.

İnsancıl değerler

Kişinin kendine duyarlı olabilmesi için, sağlıklı bir insanın davranışlarının nasıl işlediğini bilmesi gerekir. Çocukluğunda, veya sonraki yaşamında böyle birisi ile karşılaşmamışsa, bu tecrübeden yoksun kalır.

Bu sorun eğitim sistemimizdeki çok nazik bir etkeni de ortaya çıkartmaktadır. Çocukları eğitirken, insan gelişimi için en önemli bilgi gözden kaçırılmaktadır. Bu bilgi, yalnız olgun ve sevgi dolu bir insanın varlığıyla sağlanabilecek bilgidir. Kendi uygarlığımızın belirli devrelerinde, ya da Çin ve Hindistanda en değerli kişiler, belli ruhsal niteliklerini geliştirmiş kişilerdi. Öğretmenler de yalnız bilgi kaynağı konumunda değildi, görevleri, öncelikle öğrencilerine insancıl değer ve davranışları aktarmaktı.

Çağdaş kapitalist toplumlarda, örnek olarak gösterilen yarışmalarda, öne sürülen kişiler, önemli ruhsal nitelikler taşımaktan uzak, toplumun gözünde sadece sıradan insana, kendinde olmayan bir doygunluk duygusu veren kişilerdir. Film, dizi, manken, futbol yıldızları, eğlence sunucuları, sütun yazarları, önemli iş ya da hükümet adamları örnek alınır ve bu kişilere benzemeye çalışılır.

Gençlerimize bir kişinin eğlence adamı, film aktörü, iş adamı vb. gibi değil de, "insan" olarak başarıya ulaşabileceğini göstermek istiyorsak, geçmişte ve bugün insan olarak neler yapabileceğini kanıtlayan kişileri tanımalarını sağlayıp, tüm çağların geçmiş en büyük edebiyat ve sanat eserlerine dikkatlerini çekmeliyiz. Böylece kafalarında doğru ve yanlış şeylerin ne olduğuna dair bir ışık yakmış oluruz.

Tüm kültürel geleneklerimizin ayakta durması, belli başlı bazı bilgilerin aktarılmasına bağlı değil, bazı insancıl özellikler ve değerlerin aktarılmasına bağlıdır. Eğer gelecek nesillerin bu özelliklerden haberleri olmaz, yalnız bilgiler geliştirilip, aktarılacak olursa, beşbin yıllık bir uygarlık yok olacaktır.

Sevme yetisi için gerekli nitelikler

Sevginin kazanılması için en önemli koşul, kişinin kendi "Narsizm'ini" yenmesidir. Yani tamamen kendi içine odaklanmış olmanın, hatta çoğu kez adeta kendisine tapıyor olmanın üstesinden gelebilmesidir. (Daha yukarıda, bir annenin çocuğuna karşı olası bir narsis tutumu'na kısaca değinmiştik)

Narsist kişi, yalnız kendi içinde olanları gerçek sayar, kendisi dışında olan biten şeylerin gerçek olduğunu kabul etmez, olayları sadece yararlı ya da tehlikeli olarak değerlendirir. Narsizmin karşıtı olan kutup ise "Nesnellik"tir; bu yetenek, kişileri ve diğer şeyleri oldukları gibi görme ve bu görüntüyü kendi istek ve korkularından oluşmuş görüntüden ayırt edebilme yeteneğidir.

Nesnellik nedir? Nesnellik kişinin kendi duygu, bakışaçısı ve değer yargılarından tamamen sıyrılması ve bir etki altında kalmaksızın bir nesneyi kavramasıdır. Almanca Objektivität, Fransızca Objektivite, İngilizce Objektivity olarak geçer.

İç ve dış dünya

Düşünce ve duyularının ağır oranda bozuk olan Psikozlar (akıl hastaları) dış dünyayı nesnel değerlendirebilmekten tamamen yoksundur. Akıl hastası için tek gerçek, onun korku ve isteklerini içeren, onun içinde varolan gerçektir. Dış dünyayı, kendi iç dünyasının simgeleri, kendi yaratısı olarak görür. Aslında hepimiz aynı şeyi rüya görürken yaparız. Rüyamızda, bazen içimizdeki istek, korku ve yargılarımızı yansıtan olaylar oluştururuz. Bazen uyurken gördüklerimiz, uyanıkken gördüğümüz şeyler kadar gerçektir. Onun için bir bakıma az, ya da çok, hepimiz uykuda'yızdır, hepimizin narsist yönelişimiz'le çarpıtıldığından dolayı, nesnel olmayan bir dünya görüşümüz vardır.

Bu ölçüde, aşırı olmayan, ya da daha üstü kapalı çarpıtmalara, insanlar arası ilişkilerde çok rastlanır. Örneğin çoğu anne/baba çocuğunun tepkilerini, onun kendi duygu ve davranışları içersinde değerlendirmekten yoksundur. Çocuğu ile düzgün bir diyalog içine giremez, çünkü kendilerinin iç dünyası, öncelikle çocuğun söz dinlemesi, kendilerine mutluluk vermesi, kendileri için övünç kaynağı olması gibi şeyler içerir. Çoğu kocalar, annesine olan bağlılığı yüzünden, karısından gelen herhangi bir talebi, özgürlüğünü kısıtladığını düşünerek reddeder. Çoğu ev kadını, çocukluğunda bir parlak şövalyenin hayali ile büyüdüğünden, kocasını duygusuz ve aptal bulur.

İnsanlar'arası ilişkilerde olduğu gibi, uluslar'arası ilişkiler incelendiğinde, nesnelliğin çok az rastlanan bir şey olduğu, az ya da çok, narsist çarpıtmaların neredeyse bir kural haline geldiği görülür. Kendi milletini ve ülkesini en soylu olarak gösterirken, başka ülkeler zaman zaman düşman olarak gösterilir. Düşmanın yaptığı iyi şeylere dahi, "bizi ve dünyayı kandırmak için hazırlanmış özel şeytanlık örnekleri" gözüyle bakılır; oysa kendi yaptığımız kötülükler yasal/meşru ve soylu amaçlara yöneldiği için mübah'tır.

Tevazu ve akıl

Nesnel düşünce becerisi "akıllı"lıktır, düşünme'nin ardında yatan duygusal durum ise "alçak gönüllü"lüktür. Sevgideki alçakgönül'lülük ve akıldaki nesnel'lik birbirlerinden ayrılamaz. Eğer ben bir yabancı hakkında nesnel olamıyorsam, ailem için de olamam, bunun tersi de geçerlidir. Eğer sevgi ile birleşmek istiyorsam, her durumda nesnel olmayı denemeli, nesnel olamadığım durumlara karşı duyarlı olmalıyım. Kendi düşüncelerimi karıştırmadan, karşımdaki kişinin nesnel kişiliği ile, onun hakkında kendi oluşturduğum sübjektif kişilik arasındaki farkı her daim görebilmeliyim.

Nesnel ve akıllı olabilme yetisine sahip olmak, sevme sanatını başarmanın yarı yolu sayılır, ancak kişinin bunu ilişki kurduğu tüm insanlar için geçerli kılması gerekir. Eğer kişi nesnelliğini sevdiklerine saklar da, diğer ilişkilerinde nesnel olmazsa, her durumda başarısız olur.

Bir insanın nesnel olabilmesi ve aklını kullanabilmesi için alçakgönüllü tavır içinde olabilmesi şarttır. Çocukken içinde bulunduğu o "her şeyi bilme", "her şeyi yapabilme" düşlerinden kurtulmuş olması gerekir. Bu, sevme sanatının uygulanma tartışması açısından şu anlama gelir: Seven insanda, narsisizm hemen hemen hiç bulunmamalıdır. Bu nedenle alçakgönüllülük, nesnellik ve akıl, sevginin ön koşuludur. Seven insanın yaşamı bütünüyle bu amaca yönelmiştir.

İnanç

Sevebilme becerisi, kişinin kendi narsiziminden ve annesine/ailesine karşı duyduğu çarpık tutkudan uzaklaşabilme derecesine bağlıdır. Bu beceri ne ölçüde geliştiğimize, dünya ve kendimizle olan ilişkimize ne derece üretken yöneldiğimize bağlıdır. Bu çıkış noktasında, uyanma sürecinin tek bir şeye gereksinimi vardır; "inanç"! Sevme sanatının uygulanması, önce inanc'ın gerçek anlamda uygulanmasını öngörür.

İnanç nedir? İnanç, yapısı gereği, Tanrıya ve dinsel öğretilere inanmak mıdır, yoksa akla ve mantıklı düşünmeye aykırı, ya da ondan kopmuş bir şey midir?

İnanç sorununu anlamak için, akla dayalı ve akıl dışı inanç arasındaki ayrımın kavranması gerekir. Aklın ve mantığın dahil edilmediği inançtan, us dışı bir otoriteye (bir insana ya da bir fikre) boyun eğmeye dayalı inanç çıkarılır. Mantıklı inanç ise, kendi düşünce ve duygularındaki deneyimler aracılığıyla kişinin içinde kökleşmiş olan bir inançtan söz edilir. Mantıklı inanç, öncelikle birşeye inanmak değil, yargılarımızın ne denli kesin ve değişmez oluşudur. İnanç, özel bir inanma şekli değil, tüm kişiliği kapsayan bir karakter özelliğidir. Mantıklı inancın esası, yaratıcı - üretken, mantıksal ve duygusal etkinliktir.

Peki rasyonel düşüncenin içinde inanç yer almazmı? Tabi ki yer alır, inanç akla (us'a) dayalı düşüncenin önemli bir bileşenidir.

Önsezi ve yaratıcılık

Bir bilim adamı, ne bulacağını bilmeden yeni bir buluşa nasıl ulaşır? Hiçbir bilim adamının boş bir hayal peşinde koşarken, herhangi bir alanda önemli buluşlara, önemli sonuçlara vardığı görülmemiştir. İnsan çabasını içeren her alanda önsezi ve yaratıcı düşünme süreci "mantıklı sayılan görüntü" diyebileceğimiz şeyle başlar. Bu önceki çalışmaların, uzun düşünce ve gözlemlerin bir sonucudur. Bilim adamı yeterli veriyi toplamayı başarırsa, ya da ilk görüntüyü destekleyen matematik formülü bulursa, deneysel bir varsayıma ulaştığı söylenebilir. Sonuçları anlamak için varsayımın analiz edilmesi, varsayımın dayandığı verilerin toplanması, bunların sonucunda, daha kesin bir varsayıma, geniş kapsamlı bir kurama ulaşılması öngörülür.

Bilim tarihi, akıl ve rasyonel sezgiye dayalı inanç örnekleriyle doludur. Copernicus, Kepler, Galileo ve Newton’un akla olan sarsılmaz inançlarıyla bilinirler. Bu nedenle Bruno kazıkta yakılmış, Spinoza ise afaroz edilmişti. Zihinde görüntünün belirmesinden, kuramın biçimlendirişine kadar, her adımda gerekli olan bir şeydir inanç. Doğru olabilecek bir varsayıma, en az geçerliliği konusunda herkesin fikir birliğine vardığı kurama inanç vardır. Bu inancın kökleri kişinin deneyimlerinde, düşünce, gözlem ve yargı gücüne olan güveninde yatmaktadır. Buna karşın mantıklı olmayan inanç, bir otoriteyi, ya da çoğunluk tarafından onaylanan herhangi bir olguyu kabul eder. Otoritenin ya da çoğunluğun fikrini gözönüne almadan, kişinin üretken düşünce ve gözleminden doğan özgür yargısında temellenen inanç, mantıksal inançtır.

Mantıksal inanç

Mantıklı inanç yalnızca düşünce ve yargıda değil, insan ilişkileri çerçevesinde, özel bir arkadaşlıkta, ya da sevgide, kaçınılmaz bir niteliktir. Bir başka insana "inanmak/güvenmek" demek, onun tutumundan, kişiliğinin özünün ve sevgisinin değişmezliğinden emin olmak demektir. Bir insan fikirlerini değiştirebilir, ancak temel dürtüler aynı kalır: Örneğin yaşama ve insan onuruna verdiği değer, onun bir parçasıdır, değişmez. Aynı anlamda bizim kendimize inancımız vardır. Tüm yaşam boyunca değişen koşullara, fikir ve duygulara rağmen, içimizde aynı kalan bir ben'in, bir özün bilincindeyizdir. Ben kelimesi, kendimize ilişkin tüm yargılarımızın arkasındaki öz'dür.

Eğer kendi varlığımızın kalıcılığına inancımızı yitirirsek, özümüz, hakkındaki duygumuz sarsılır. Sonucunda duygularımız için başkalarının onayına bağımlı kalırız. Ancak, kendine inancı olan bir kişinin, başkalarına da inancı olur, çünkü o gelecekte, şimdiki gibi olacağını, neler düşünüp, nasıl davranacağını bilir. Sevebilme yetisi bakımından çıkartılan sonuç ise; Kişi, kendi sevgisine olan inancı ile, başkalarında da sevgi yaratabileceğine inanır.

İnancın en temel varoluş türü, annenin yeni doğmuş bebeğine duyduğu inançtır. O, yaşayacak, büyüyecek ve konuşacaktır. Ancak çocuğun gelişimi, o kadar düzenli olur ki, bu gelişme süreci içinde inanca gerek kalmadığı varsayılır. Fakat kendiliğinden gelişmeyecek özellikler için durum aynı değildir. Bunlar çocuğun sevme, mutlu olma, aklını kullanma ve sanatsal becerilerini geliştirme gibi özellikleridir. Bu yetenek gerekli koşullar sağlandığında gelişir ve ortaya çıkar, sağlanamazsa bu tohumlar çürüyüp gidecektir. Çocuğu bu alanda destekleyecek kişi, bu yeteneğin çocukta gizli olarak bulunduğuna inanır. Bu bağlamda bir robota kimsenin inanması gerekmez, çünkü onun içine bazı özelliklerini geliştirebilecek bir yaşam tohumu konmamıştır.

Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir - içindeki tohum filizlendirilmelidir. Bu eğitimin zıddı ise, çocuğu yönlendirmektir. Yönlendirme özel yeteneklerin geliştirilmesine önem vermez. Yönlendirme, iyi ya da kötünün çocuklar için büyükler tarafından saptanıldığı savı üzerine temellendirilmiştir. Bu tutumda çocuğun "iyi yetişmesi", büyüklerin istediği özellikleri desteklediği, istemedikleri özellikleri engellediği inancına dayanır.

Başkalarına duyulan inanç, insanlığa duyulan inançta doruk noktasına ulaşır. Batı dünyasında bu inanç, dünya ile ilgili sorularda en güçlü anlatımını son yüzelli yılın humanist, siyasi ve sosyal fikirleri ile ortaya koymuştur. Bir çocuğun gizli yeteneklerine duyulan inanç gibi, bu da gerekli koşullar yaratılırsa, insanda eşitlik, adalet, sevgi üzerine temellendirilmiş bir toplumsal düzeni kurma yeteneğinin bulunduğu fikrine dayanır. İnsanoğlu henüz böyle bir düzen oluşturamamıştır, çünkü böyle bir düzenin kurulabileceğine güvenmek için inanç gereklidir. Ancak her rasyonel inanç gibi, bu yalnız bir dilek değil, insanlığın kendisini geliştirmesine, kendi deneyimlerine, kendi mantığına ve sevgisine bağlıdır.

Körü körüne bir inanç, herşeyi bilip yapabilen, ezici ölçüde büyük bir güce boyun eğmesi, kendi güç ve yeteneklerini yok sayması üzerine kurulmuştur. Oysa akla uygun inanç buna tamamen zıt'tır. Bir fikre, kendi gözlem ve düşüncemizin ürünü olduğu için inanırız, çünkü kendi içimizdeki gelişimin, düşünce ve sevgimizin gücünün bilincindeyizdir.

Herhangi bir otoriteye inanmak, ya da zorla bir şeye inandırılmak, henüz ortaya çıkarılmamış yeteneklerin gelişimine inanma'mak demektir - bu güne bakarak, geleceği kestirmeye çalışmak demektir. Ancak bu düşünce insanlığın yetenek ve gelişimini göz önüne almadığı için, tümüyle yanlış çıkmıştır. Zor'da akla dayanan, rasyonel inanç yoktur. Zor'a sahip olanlar, ya onu sürdürmek isterler, ya da boyun eğerler. Birçok kişiye zor, tek gerçekmiş gibi görünür. Ancak insanlık tarihi, bu metodla elde edilen şeylerin en kısa ömürlüsü olduğunu kanıtlamıştır. Zor ve inanç birbirlerinin tam karşıtı oldukları için, tüm dinsel ve politik sistemler, zora dayanmaya başladıklarında güçlerini yitirirler.

Cesur olmak, riske girmek

Emniyet ve güvenliği yaşamın birinci koşulu sayanlar, inançlı olamazlar. Kendini koruma sistemleri içine hapseden, mal mülk edinmenin emniyet olduğunu sanan kişi, kendisini bir tutuklu yapar. İnanç, cesur olmak, riske girmek, acı ve düş kırıklığına uğramayı göze alabilmektir. Bu cesaret Mussolini’nin ünlü "tehlikeli yaşamak" sözündeki cesaretten farklıdır. Onun kastettiği cesaret, nihilistik, yani her şeyin anlamsız ve değersiz olduğunu savunan görüştür. Bu görüş, yaşama karşı yıkıcı bir tavır alma üzerine temellenir. Ümitsizlikten doğan cesaret, sevgiden doğan cesaretten farklıdır.

Bir çocuğu yetiştirmek, uykuya dalmak, herhangi bir işe başlamak, hep inanç gerektirir. Ancak biz bu tip inanca sahip olmaya alışığız, buna sahip olmayanlar, çocukları hakkında çok endişeli olmaktan, uyuyamamaktan ya da iş yapamamaktan şikâyetçidirler. Yaşamın zorluklarını, aksilik ve üzüntüleri, bize verilen bir ceza olarak görmek, bizi güçsüz kılar.

İnanç ve cesaretin uygulanması, günlük yaşamda küçük şeylerle başlar. İlk adım kişinin nerede ve ne zaman inancını yitirdiğini farketmesi, bu inanç kaybını hangi yola başvurarak örtmeye çalıştığını anlaması, ne zaman korkak davrandığını farketmesidir. Her inanç kaybının kişiyi güçsüz kıldığını, bunun ise yeni inanç kayıplarına yol açtığını, bu kısır döngünün süregittiğini kişi fark etmelidir. Kişi ayrıca bilinçli olarak sevinmekten korkmanın, aslında bilinç altı sevmekten korkmak olduğunu farketmelidir. Sevmek, kendini karşılıksız adamak, sevgimizin, sevilen kişide de sevgi oluşturacağı ümidini taşımaktır.

Sevgi bir inanç eylemidir, inancı az olanın sevgisi de azdır.

Batı toplumunda sevgi

Sevebilme yetisi, insanın kendi üzerinde verimli ve etkin çalışma sonucu kazanılan yoğunluk uyanıklık ve canlılık gerektirir. Kişinin sevgisinde yakınlarına ve yabancılara diye bir ayırım yoktur, sevmek herkese karşı sevgi dolu bir tutuma sahip olmaktır. Fakat bunu içtenlikle anlamak, kişinin sosyal yaşamında alışılagelmişten uzaklaşmayı gerektirir, çünkü günümüz batı toplumunda sevgi önemsizdir, bu sistem içinde sevmeyi başarabilen ayrıcalıklı insanlardır.

Kişiler kitle isteğine göre yönlendirilmektedir, bu nedenle daha çok üretme ve tüketmeyi kendi içlerinde, amaç olarak, görmektedirler. Tüm etkinlikler, ekonomik hedeflere yönelir, araçlar amaç haline dönüşür. Bu sahip olduğumuz birçok şeyin sevgiye izin vermemesinden değil, üretime yönelik mal hırsıyla dolu bir toplumda, kişinin ancak farkındalıkla kendini kurtarabileceği gerçeğidir.

Sevgiyi, insan varlığının akla dayanan temel yanıtı olarak gören kişiler, sevginin yalnız bireysel değil, toplumsal yapısında da önemli değişimlere gerek olduğu kanısındadır. Toplum öylesine düzenlenmelidir ki, insanın doğal sosyal yapısı, onu toplumsal varlığından ayırmasın, onunla bütünleşebilsin. Sevginin gelişimine yer vermeyen bir toplum, gelecekle insan doğasının bu temel gereksinimini gözden kaçırdığı için yok olacaktır.

Sevgiden sözetmek "boş öğütler vermek" değildir, sevgiden söz etmek, en temel ve gerçek gereksiniminden söz etmek demektir. Bu gereksinimin karanlıkta kalmış olması, onun varolmadığını göstermez. Sevginin doğasını ayrıştırmak, onun günümüzdeki eksikliğini görmeyi ve bu eksikliğin toplumsal nedenlerini araştırmayı gerektirir. Sevginin sosyal olgu olarak gerçekleşebilirliğine inanmak, insanın gerçek doğasını anlıyarak temellendirilmiş ve akla dayanan rasyonel bir inançtır.

Kaynak:

Erich Fromm, "Sevme Sanatı" kitabının özetidir."


Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez. Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir şeyden anlamayan, insan değersizdir. Oysa anlayan biri, hem sever hem fark eder, hemde görür. Bir şeyde ne kadar ilgi varsa, o kadar sevgi vardır. Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri, üzümleri hiç tanımıyor demektir. (Paracelcus)

Tarih boyunca bitmeyen felaketlerin sebebi, insanın bir kabileye, bir millete, bir davaya, akla aykırı bile olsa, kişisel çıkar sağlamasa da, inançlarını, prensiplerini sorgulamadan, hevesle bağlanabilmesidir. O yüzden bizim türümüzün problemi, aşırı saldırganlığı değil, aşırı fanatik olabilme kapasitesidir.
(Arthur Koestler)

Eğer yeteri kadar seviyorsak, her şey yolunda demektir.
(Graham Greene)