Tasavvufta dört kapı, üç Makam

Tarikat - Tasavvuf
Seyr u süluk
Ensesine bir şamar
Tasavvufun 4 kapısı
Manevi yolculuğun dört mertebesi
Tasavvufun üç makamı; Adab, Ahlak, Ahval
Tevekkül
Tefekkür
Nefis ve ruhani tefekkür
Tefekkür-i mevt

Tarikat - Tasavvuf

Tasavvufta dört kapı üç makam

Tarikat (Arapça: tarîka), veya "Tarik" kelimesi "yol" anlamına gelir ve "Allah’a ulaştıran yol" manâsında kullanılmakta - İslamiyet'in kalbi boyutu üzerinde duran ve "kalbin fıkhı" diye nitelenen tasavvuf öğretisinin uygulandığı düzenli kurumsal yapılar olarak tarif edilir. Tasavvuf ise, sufilik, halk deyimi ile sofuluk (Arapça: sufiyye) (Farsça: tasavvuf), İslam'ın iç veya mistik yüzü olarak tarif edilir.

Tasavvuf kelimesinin kökleri keçi ve benzeri hayvanların kılından yapılmış, çobanların giydiği üst kalın elbiseden geldiği söylenmektedir. Sufiyâne hayat yaşamaya çalışanlara derviş de denir.

İlk sufiler keşif sahibi insanlarmış, mala mülke değer vermez, bazen çıkınları (beze sarılarak düğümlenmiş bohçaları) bile olmadan gezer, gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlarmış.

Tasavvuf konu olarak felsefe alanına girer, ancak bir felsefi ekol değildir. Akıl, yalnız maddi dünyada delil olarak kullanır. Metafizik âlemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğu kabul edilir. Akıl dışında diğer bilgi kaynağı da ‘nakil’dir. İman, vahye dayanan nakle teslim olmak anlamına gelir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez. Tasavvufun ilerleyen safhalarında şüphe tamamen yok olsa dahi, başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü kalbi ve zihni boşluktan kaynaklanan arayış vardır.

Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğunu, nefsini temizleyip Allah'tan gelen ilhamlara hazır hale gelen bir veliye, Allah'ın izni ile bilinmeyenlerin kapısının teker teker açıldığına inanır. Bu yola girenler, her ilerleyişinde yeni bir makama varır ve her makamın kendine özgü pratiği vardır.

Tasavvufta uygulama olmadan, saf bilgi ile ilerleme sağlanamayacağından, gerçeğe kavuşmak için, bu çetin yolda nefsi arındırmak gereğine dikkat çekilir. Tasavvufi bilgi tefekkür (Meditasyon) ve Mürşid-i Kâmil (Şeyh) vasıtasıyla elde edilir.

Tasavvufta zikr, murakabe, şeyh veya mürşide bağlanma yolu ile seyru süluk'a girilir. Ancak bazı tarikatler için, aşk ve cezbe ön plandadır. Aşk ve Cezbe "çekme" anlamına gelir - Allah'ın kulunu kendine çekmesi ve yüce huzuruna yükseltmesi, kulunun kalbinden perdeyi kaldırması, gayreti olmadan onu manevi makamlara çıkarma eylemidir.

Seyr u süluk

Seyr u sülük, Tasavvuf ve tarikatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel isimdir. Lügatte "seyr" gezmek, seyr etmek ve yürümek anlamınadır. "Sülük" ise, gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf'un anlamı, "cehaletten ilme giden yol" olup, kötü huylardan güzel ahlâka, fani varlıktan, Hakk'ın varlığına yönelmektir.

Sülük, tasavvuf yoluna girmiş kişiyi, Hakk'a vuslata hazırlayan ahlâki eğitimdir. Bir başka ifadeyle "seyr u sülük", tasavvuf ve tarikata giren kimsenin, manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar, geçeceği sahaların adıdır.

Seyrin başı sülük; yani yola girmek, sonu da vusul; yani Hakk'a vuslattır. Hakk'a vuslat, Allah'ı görüyormuşçasına kulluk şuuruna ermek, daima Hakk ile beraber bulunduğu bilincini yakalamaktır, O'na teslim olup O'ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek failinin Allah olduğunu kavramak, varlık iddiasından kurtulup, gerçek tevhide ermektir.

İnsan zahirde maddi, özünde manevi bir varlıktır, akıl ve ruh, insanın özünü oluşturur. Tasavvufun hedefi, insanın manevi vücudunu, manevi ölüm ve manevi hastalıklardan korumak, insanı manen huzurlu ve sıhhatli yaşatmaktır.

Tasavvuf ilmine göre, insanın manevi vücudunda iki zıtlık vardır. Bunlardan biri Ruh, diğeri ise nefis'tir. Bu iki zıt varlık, insanın vücuduna hakim olmak için mücadele eder. Bu mücadele esnasında, huzursuzluk halini yenmek için, Allah’ın muhabbetine sığınmak lazımdır. Bu muhabbetin (ve Ruhun) nefse hakimiyeti için, gereken yöntemler uygulanmalıdır. Tarikatlarda müridlere bu yöntemler öğretilir. Aksi takdirde, nefis Ruha hakim olunca, insanın maneviyatı çok yara alır. Bu durum, insanın hayatında her alana olumsuz yansır. Halbuki insanın yeryüzündeki yegane amacı, hayvani özelliklerinin üzerine çıkarak, varlık alemi içinde ait olduğu mertebeye ulaşmaktır. Tasavvuf, insanı manevi yöne odaklar, onun ahlaki ve manevi melekelerini geliştirmeyi hedefler.

Ensesine bir şamar..

Ensesine bir Şamar

Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş. "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum, bana anlayabileceğim bir dille anlatır mısınız?" "Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var, hepsi rahlelerine eğilmiş, sen git, bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım." Adam gitmiş, birincinin ensesine bir tokat aşketmiş. Tokadı yiyen, derhal ayağa kalkıp, arkasını dönmüş, daha kuvvetli bir tokatla hasmını yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama, hocasına itaatı olduğu için, Yaradana güvenip, ikinciye de bir tokat aşketmis. O da derhal ayağa kalkıp, elini kaldırmış, tam tokadı vuracak'ken, vazgeçip, yerine oturmuş. Öğrenci devam ederek, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra, çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen, hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.

Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış. Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler";

Tasavvuf'un 4 kapısı:

Manevi yolculuğun dört mertebesi:

"Seyr," hareket etmek - manevi yürüyüş, düşük ilimlerden, yüksek ilimlere ulaşmak, "süluk" ise, yola çıkmak ve ilerlemektir. İkisi de ilmin ve bilginin ilerlemesidir, maddi varlıkların hareketi değildir.

Salikin, yani Allah yolcusunun, Mevla ile kendi arasındaki perdeleri aşmak için yaptığı bir hareket-i ilmiyedir ve bu yolculuğun dört mertebesi vardır. Birinci mertebeye "Seyr-i ilallah" (Allah'a doğru yolculuk) denir. Bu mertebenin özü, nefs menzilinden kalkıp, gerçek varlığa - Allahu tealânın sıfatlarının gölgelerine - nurlarına doğru manen ve ilmen yükselmek. Aşağı bilgilerden, yüksek bilgilere ilerlemek, böylece mahluklara ait her şey bilindikten sonra, Allah’u Tealâ’nın ilmine ulaşmaktır. Bu yolculuk, çoklukta (kesret) birlik (vahdet) kavrandığı zaman sona erer. Bu hale "Fena" ya da "Fenafillah" denir.

Manevi yolculuğun ikinci mertebesine "Seyr-i fillah" (Allah'ta yolculuk) denir. Bu seyr sırasında, salik Allah'ın nitelikleriyle (sıfatlarıyla) donanır, Allah'ın isimleriyle gerçeklik kazanır. İlmen ve manen, Allahu tealanın sıfat ve esmasından haberdar olunup, ilmen ve ruhen sıfatlar makamına varılır. Evrenin üzerindeki perde kalkar, "ilm-i ledün" denilen gizlilikler bilgisi - hakikatler bilgisi salike açılır. Böylece ibare ile anlatılamayan, alimin bilemediği, idrak sahibinin anlayamadığı bir mertebeye varılır. Bu seyre "Beka" ya da "Bekabillah" denilir.

Seyr ü sülukün üçüncü mertebesi "Seyri anillah", Allahu teala’nın huzuru manevisinden geri dönmektir. Bu seyir sırasında ikilik ortadan kalkar. Salik ilahi teklik makamı olan Ahadiyet'e ulaşır. Yüksek bilgilerden aşağı bilgilere inilir. Böylece gerisin geri, mahlukata dönülür. Bu seyri yapan arif, Allah ile beraber doluğu halde, Allah’ı unuturmuş gibi görünerek, insanları irşadla uğraşır. Bu zat, hem bulup, hem kaybeden, hem kavuşup, hem ayrılan, hem yakın hem uzakta olandır.

Manevi yolculuğun dördüncü mertebesini "seyr-i anillah" (Allah'tan yolculuk) oluşturur. Bir anlamda Allah'a yükselen salikin dönüş yolculuğunu dile getiren bu seyr, birlikten çokluğa (vahdetten kesrete) geri geliştir. Diğer bir deyişle talipleri aydınlatmak, irşad etmek, onlara yol göstermek için Allah'tan halka dönüştür. Bu yolculukla ulaşılan makama "beka ba'de'l-fena" (yokluktan sonra varolma), "sahv ba'del-mahv" (yokluktan sonra kendine gelme) ve "fark ba'del-cem" (birlikten sonra ayrılık) gibi adlar da verilir.

Dört manevi yolculuktan ilk ikisi, saliki velayet (velilik, Allah dostluğu) makamına ulaştırır. Son iki yolculuk ise salikin mürşidlik yetkisini kazanması için zorunludur. Manevi yolculuğun başarı ile tamamlanabilmesi için mürşid kadar, diğer bazı yardımcı öğeler de gereklidir. Bunlar aşk, ihsan ve ihlastır. Allah aşkı olmadan çekilecek bütün zahmetler boşa gider.

İhlas ve ihsan ise imanın gereklerindendir. İhlasın en alt derecesi Allah'tan başka tapılacak bir varlık olmadığını (la mabude illallah); en üst derecesi ise Allah'tan başka bir varlığın bulunmadığını (la mevcude illallah) kavramaktır. İhsan ise, salikin bütün bağlarını keserek, Allah'a yönelmesini belirtir. Seyr ü süluk, ancak bu üç öğenin tam olarak gerçekleştirilmesi ile tamamlanabilir.

Sülukün bilgi ile, sırf bilmekle bir ilgisi yoktur. Süluk, yaşayarak, tadarak, haller aracılığı ile Allah'a ulaşmaktır.

Tasavvufun üç Makamı; Adab, Ahlâk, Ahval

Tasavvuf ilmi, kalp ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Kulun kendi nefsinin kötü yanlarını, tasfiye etmesi ve iyi ahlâk ile, Allah'ın razı olduğu huylarla süslenmesi söz konusudur. Buna Ahlâk ilmi de denir. Adab ise, zahir (görünen, aşikâr olan) ve batın terbiyesidir. Allah İnsanı edebe, yani ahlâki değişikliğe ehil yarattığından, canlıya, cansıza, daima edebini korumak durumundadır. İlim, yalnız edeble anlaşıldığı gibi, ibadetteki edeb, hizmetten daha yücedir. "Ahval" ise mevhibedir, hal kelimesinin çoğulu - haller, içinde bulunulan zaman, veya durum demektir. Hal çalışmadan elde edilir, vehbidir, Allah tarafından bağışlanır.

Adap ve Ahlâkın nitelikleri:

Aşağıda "Adab" ve "Ahlâkın" nitelikleri sıralanmıştır. "Adab" kesbidir, çalışmakla elde edilir. "Ahlak" önderdir, ona uyulur.

Adap:

Ahlâk:

İşte Hak yoluna giren kişi, bu adap ile edeplenir ve bu ahlak ile ahlaklanırsa, Allah ona kendisini ibadete vermeye teşvik eder, şüpheli şeylerden uzak durması için yardım eder.

Mürit'te hasıl olan özellikler


Bilgi akli kesinliğe ulaşırsa İlme’l-yakin, tecrübeye dayanırsa ayne’l-yakin, içselleştirerek bizzat yaşanırsa, hakka’l-yakin mertebesine çıkmış olur.

Duyarak, okuyarak kazanılan bilgi ilme’lyakin bilgidir. Semmiyat olarak adlandırılan bilgi kesinlik kazanırsa, ilmi bilgidir. Duyduğu şeyi bizzat görerek bilgi sahibi olursa, buna ayne’l-yakin mertebesine ulaşır. Bizzat yaşanan bilgi ise hakka’l-yakin mertebesine ulaşmış olur.

Tövbe kapısına yanaşan sufi, adına zühd denilen amel-i salihlere titiz şekilde uymak olan bir yola girecektir. Zühd ve takva, sufinin nefsiyle mücahedede bulunması zorunlu bir sürece, bir hale işaret eder. Olgun bir yakine ulaşmak ve müşahedelere hazır hale gelmek için bu zorunludur. Allah'a yakınlaştıran nafileler de sufinin dikkatli ve duyarlı şekilde uyması gereken ibadetler cümlesindendir.

Tevekkül

Arapça`dan dilimize geçmiş olan tevekkül kelimesinin sözlük anlamı: "Vekil kılmak, başkasına havale etmek" şeklindedir. Tevekkül kelimesi ile aynı kökten gelen "vekil" kelimesi; kişinin kendi işini görmesi üzere, yetki verdiği insan anlamına gelir. Avukat da bir vekildir, "Müvekkil" ise vekil edinen, "tevkil" ise vekil kılma, vekil edinme demektir. Aynı kökten olan "ittikal", biraz da tembellik içeren, boşa gidebilecek bir güvenme ve dayanmayı anlatır.

Tevekkülde, kelimenin Arap dilindeki kalıbı gereği bir zorlama vardır. Bu da, herhangi bir konuda, akli ve bedeni gücü, yani metod ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanmayı ve itimat etmeyi ifade eder. "Tevekkül, insanın kendine yüklenen bütün görevleri yaptıktan sonra, işin sonucunu Allah`a bırakması, O`nun yaratacağı neticeyi güven ve rıza ile karşılayıp, insanlardan bir beklenti içerisinde olmaması; kısaca Allah`a güvenip, akibetinden endişe etmemesidir. Bu ölçüde bir güven ve itimat olmazsa, tevekkülden söz edilemez; kalp kapıları Allah`tan başkasına açık kaldığı sürece, hakiki tevekküle ulaşılmaz.

Doğru tevekkül anlayışı

Evrendeki olaylar bir düzen ve yasalar çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içindedir. İnsan evrende geçerli olan yasaları gözeterek, akıl ve iradeleriyle sebepleri bulabilirler. Bir çiftçi tohum ekmeden, ürün elde edemez. Çiftçi tarlasını zamanında sürmeli, tohumunu ekmeli, gübrelemeli ve sulamalıdır. Sonra da bol ve iyi ürün alabilmek için Allah'tan yardım dilemelidir. Çalışmadan başarıya ulaşılamaz, çalışkanlık olmadan, ödül olmaz. Bir öğrenci, önce derslerine devam edecek, doğru, dürüst çalışacak, ödevlerini zamanında yapacak, sonra Allah'tan yardım isteyerek başarılı olmasını dileyecektir. Gerçek anlamda tevekkül eden kimse, işinin gereğini yapar ve sonucu Allah'tan bekler.

Doğru olmayan tevekkül anlayışı ise, çalışmayı bırakıp, kendisinin yapması gereken işleri Allah'a havale etmesidir. Örneğin bir öğrenci dersine çalışmadan "Ben Allah'ın yardımına güveniyorum, Allah bana yardım eder" diyerek, sınava girmesi yanlış bir düşüncedir. Çalışmadan, hiç bir çaba göstermeden, başarılı olmayı beklemek tembelliktir, miskinliktir. Yani kendi nefsinin acizliğini bildiği için, kendisine güvenmeyen kimse, başkalarının da kendisi gibi aciz olduğunu bilir, onlara güvenmez, yalnız Allah’a güvenir.

Unutmamak lâzımdır ki, bütün kâinatı ve içindekileri, Allah yaratmıştır ve onları rızıklandırmayı, muhafaza etmeyi de üzerine almıştır. Böyle olduğu halde Allah’tan başka şeylere tevekkül etmek, onlardan medet beklemenin ne kadar yanlış olduğu ortadadır.

Tevekkül aynızamanda, insan gücünün dışında gelişen, değiştirilmesi mümkün olmayan, üzücü olayları, ezelde takdir edilmiş bilip, üzülmemektir. Zira İnsan, bir işin neticesinin iyi mi, kötü mü olacağını bilemez. Hayır sandığı çok şey, şerle, şer sandığı çok şey de, hayırla neticelenebilir. Muhakkak şu işim olsun diye ısrar etmemeli, "Hayırlı ise olsun" demelidir.

Kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için tedbir almayı, görebilmek için ışığı, Allahü teala sebep kılmıştır. Bir şeyin hasıl olmasına sebep olan şeyi yapmayıp, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, mantığa uygun olmadığı gibi, Tasavvuf düşüncesine de aykırıdır.

Tefekkür

Tefekkür'ün manâsı, herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin düşünme ve şuurlu olmaktır. Tefekkürün zıddı, fikirsizlik ve düşüncesizlik demektir.

Tefekkür, yalnız insana değil, bütün mahlukata verilmiş, hayati bir kabiliyettir. Bu kabiliyeti, her varlık kendi dünyası içinde ve kendi yaratılışına uygun şekilde kullanır. Ağırlık olarak yiyip içmek, daha iyi, daha rahat yaşayabilmek, neslini devam ettirebilmek gibi hususlardır. Bunun için bir yırtıcı mahlukun tefekkürü, ancak avını parçalayıp midesini doyurmaya yöneliktir. Bunun dışında onun, hayat, kâinat ve istikbale dair herhangi bir düşünce ve endişesi yoktur. Zaten ona verilen tefekkür kabiliyeti de, ancak bu kadarına yeterli gelir, fakat insana gelince, onun durumu farklıdır.

Nefis ve ruhani tefekkür

İnsanoğlu, özgür iradeli yaratıldı ve yüksek mesuliyeti vardır. Buna göre kendisine engin bir tefekkür kabiliyeti ihsan edilmiştir. Çünkü insan; yiyip içme, yaşama ve neslini devam ettirme bakımından, diğer mahlukatla benzer şekilde nefsi ile değil, kendisini geliştirerek, ruhani tefekkür ile insanlık haysiyet ve şerefini elde edecektir. Fakat insan, ruhani yapısını tekamül ettiremezse, tefekkür yeteneğini nefsi arzuların girdabında helâk etmiş olur. Böyle gafil bir hayat; çocukluğunda oyun, gençliğinde şehvet, erginliğinde gaflet, ihtiyarlığında elden gidenlere hasret ve pişmanlıktan ibarettir. Yeme-içme ve mal-mülk biriktirme gibi nefsi heveslerin içinde olan, sonunda Allah’ın verdiği tefekkür nimetini ziyan eder.

İnsanı insan yapan, onu şuur ikliminde yeşertecek olan, ruhani bir tefekkür derinliğidir. Allah Teala da kullarından, gerek imanın, gerekse ibadetlerin yüksek bir şuur ve idrak içinde tezahürünü beklemektedir. Bu da ancak ilâhi azamet ve kudret akışlarını tefekkür ederek mümkün olabilir. Tefekkürde derinleşmek, gönül ruhunu uykusundan uyandırmak, kulun en önemli sorumluluklarından biridir.

Aslında ilâhi kudretin eserlerine ibret nazarıyla bir bakacak olursak, sayısız hikmet tabloları görebiliriz. Mesela tonlarca ağırlıktaki bir Fil'i, on yaşındaki bir çocuk çekip götürebilmekte, sırtı yere gelmeyen bir pehlivanı, gözle görülemeyecek kadar küçük bir mikrop, ölüm döşeğine düşürebilmektedir. O halde kim güçlü, kim zayıftır? Güç veya aciziyetin, varlık veya yokluğun ölçüsü nedir?

Hayat ve kâinatı ibretle seyrettiğimizde, cevapları ruhumuzun derinliklerinde gizli, daha pek çok sual ile karşılaşırız: Bu cihana nereden geldik? Niçin yaratıldık? Bu evren nedir? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Nasıl yaşamalıyız? Nasıl düşünmeliyiz? Yolculuk nereye? Bu yalan Dünyanın hakikatı nedir? Ölüm gerçeğinin sırrı nasıl çözülür? Ona nasıl hazırlanılır?

İşte bu gibi tefekkürler, ilâhi kudret ve azamet tecellileri karşısında, kulu hiçlik ve aciziyetini idrake sevk eder. Yoktan var edilen insana, varlık ve benlik iddiasında bulunmanın ne büyük bir yanlış olduğunu hatırlatır. Hakikaten insan, daima Yaradanına muhtaçtır. Bütün canlılar, var olmak ve hayatta kalmak için, nasıl büyük bir kudrete muhtaçsa, insan da aynı kudrete muhtaçtır. Fakat bunun farkında olmamak, derin bir vurdum-duymazlıktır.

Tefekkür ile ulvi bir ruh kıvamına eren mü’minin ise, kulluk hayatında ve ibadetlerinde yüksek bir feyz ve ruhaniyet hasıl olur. Tefekkürle inkişaf eden ruh idrak eder ki:

"Her nefeste ruhun kıblesi Cenab-ı Hak’tır."

Bunun içindir ki Hazret-i Ali şöyle der: "İlimsiz ibadette ve tefekkürsüz Kur’an okumakta, fayda ve feyz azalır." Zira Hak’tan gafil bir gönülle yapılan ibadetler, derece derece kıymetini yitirir, hatta bazen bir yorgunluktan ibaret kalır. Bu sebeple Hak dostları da; namazı, son namazmış gibi düşünerek kılmayı; orucu, nimetlerin kadrini ve muhtaçların ızdırabını tefekkür ederek tutmayı, yani bütün ibadetleri mutlaka tefekkür cihetine de riayetle eda etmeyi öğütlemişlerdir.

Ebu’d-Derda şöyle buyurur: "Bir saat tefekkür; kırk gece nafile ibadetten üstündür." (Deylemi, II, 70-71) Nitekim böyle bir tefekkür de duyuşları derinleştirerek, ibadetleri kolaylaştırır, huzur halini ve şükrü artırır.

Dinde itikadın tam olması icab ettiği gibi, ibadet de zaruridir. Lakin ibadetleri makbul kılan, onun gönle nüfuz eden bir tefekkür ikliminde, manevi dikkat, incelik ve zarafet içinde icra edilmesidir. Bu sayede kul, Rabbine yakın hale gelir. Nitekim Abdullah bin Mes’ud, ibadet ehli dostlarına şöyle derdi: "Siz, ashab'dan daha çok namaz kılıyor ve cihad ediyorsunuz. Ama onlar dünyaya karşı sizden daha zahid, ahirete karşı sizden daha rağbetli idi."

Rabbimiz, biz kullarından, ilâhi kudret ve azametini, kâinattaki büyük nizamın sır ve hikmetlerini, kullarına olan sayısız ikramlarını tefekkür etmemizi, bu tefekkür neticesinde de, Dünyanın faniliğini, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu idrak ederek, tevazu ve hiçlik duyguları içinde, dindar bir kul olmamızı arzu etmektedir.

Kâinatta hiçbir şey abes yaratılmamıştır. Yaradılışın hikmet ve gayelerini her zerre lisan-ı hal denilen, kendine has bir lisan ile beyan etmekte, gönülleri imana ve Allah muhabbetine çekmektedir. İşte gerçek tefekkür, bu beyanları layıkıyla okuyabilmektir. Kâinattaki varlıkları, hayat ve hadiseleri sırf baş gözüyle seyretmek, olgun bir idrak için kâfi değildir. Seyredişin, bir de zihin ve gönlün müşterek faaliyeti olan tefekkür ile olgunlaştırılarak, ibret nazarıyla temaşa suretinde gerçekleştirilmesi icab eder. Ancak bu sayede kâinattaki ilâhi kudret tecellileri, ruha apayrı bir zindelik, kuvvet ve kemalât kazandırır.

Dolayısıyla, bu alemde olup biten her şeyi, iman penceresinden ibret nazarıyla temaşa edip, ruhu tefekkürle inkişaf ettirmek zaruridir. Neticede hadiselerin özündeki ilâhi murada dair hikmet parıltıları, Allah’ın izniyle damla damla gönle akacaktır.

Hikmetle derinleşme yolu: Tasavvuf nice abide şahsiyetler yetiştirmiş olan tasavvufun özü de hakikatte böyle bir feyz ve ruhaniyeti tahsilden ibarettir. Bu bakımdan tasavvuf, hikmetle derinleşerek Hakk’a doğru mesafe alma yoludur. O asla dünyadan el-etek çekmek, Yunus’un buyurduğu gibi yalnızca tac ile hırkaya bürünmek ve ancak belirli bir evrad'u ezkar ile iktifa etmek değildir. Yani tasavvuf, her şeyden önce mesuliyetimizi tefekkür etmektir, kendimizi muhasebe halinde bulunmaktır, idrakte yol katedebilmektir, iz’anda mesafe alabilmektir. Kısacası her türlü nefsani düşüncelerden kurtulmak ve ancak ruhani tefekkürle derinleşmek ve bu tefekkürle de merhale merhale yücelerek, nihayette ebedi miraca ermektir.

Tasavvuftaki ruhi olgunluğun gerçekleşmesinde, tefekkürün çok önemli yeri vardır. Mesele, kuru kuruya amel işlemek değil, onu rakik bir gönül, yani kalb-i selim ölçüleri içerisinde Hakk’a arz eyleyebilmektir. Bu da elbette şuurlu bir tefekkür sahibi olmaktan geçer.

Tefekkür-i mevt (Ölümü hatırlamak)

Kalbin dirilişi ve ruhaniyetin inkişafı, ancak nefsaniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Peygamber Efendimiz de adeta bunun usulünü ifade sadedinde: "Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız"
..buyurmuştur. (Tirmizi, Kıyamet, 26)

Hakikaten fani Dünya hayatı, ebedi ahiret hayatı yanında kısacık bir an gibidir. Anlık zevkler uğruna ebedi saadeti zayi etmek, anı sonsuza tercih etmek, hangi aklın kârıdır? Bastığımız toprak, bugüne kadar gelen milyarlarca insanın cesetleriyle doludur. Sanki üst üste çakışmış sayısız gölge gibi. Onlar da iki kapılı bir han olan bu cihana, bir kapıdan girdiler, sonra nefsani, veya ruhani davranış ve hislerle dolu, dar bir koridor olan Dünya hayatını yaşadılar, en nihayet mezar kapısından geçip, ebedi aleme intikal ettiler. Yarın bizler de aynı durumda olacağız. Bir gün gelecek ki, o günün yarını olmayacak. O gün, hepimiz için meçhul bir gün.

İşte tefekkür-i mevt, o meçhul gün gelmeden önce, ölümü çokça hatırlamaktır. Nefsani taşkınlıklardan uzaklaşarak, Rabbimizin huzuruna hazırlanmanın daimi bir şuur haline getirilmesidir. Gaye; ölümün ürkütücü manzaralarından kendimizi koruyup, ölümü güzelleştirebilmektir. Fani bir misafirhane olan Dünyada, kalıcı edasıyla oturma gafletine düşmemektir.

İnsan tefekkür-i mevt neticesinde nefs engelini aşarak, ahiret azığını iyi tedarik edebilirse, ölüm, hayal ötesi muazzam ve mükemmel olan Allah-Teala'ya vuslatın mecburi bir şartı olarak addedilir. Böylece, ekseriyetle insanlarda soğuk ürpertilere sebep olan ölüm duygusu, vuslat heyecanına dönüşür. Böyle ölümler, tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlana Celaleddini Rumi’nin tabiriyle adeta bir "Şeb-i Arus", yani düğün gecesidir.

Hasılı tefekkür, en fazla muhtaç olduğumuz hasletlerden biridir. Ruhumuzun inkişafı, imanımızın kuvvet kazanması, ibadetlerimizin huşu ile edası, muamelatımızın istikamet bulması ve gönül ufkumuzun sadece Dünya planında sıkışıp kalmaması, tefekkür hasletini layıkıyla yaşamamıza bağlıdır.

Rabbimiz, şuur ve idrakimize olgunluk ihsan eylesin. Dünyevi ve nefsani düşüncelerin kıskacında bunalan gönül ve dimağları, ulvi duygu ve düşüncelerin huzur ve sükûnuna nail eylesin. Hayat ve hadiseleri iman ışığıyla ve ibret nazarıyla temaşa ederek; "Oku" emr-i ilâhisini arifane bir tefekkürle hayatımıza tatbik edebilmemizi nasip eylesin.

Kaynaklar:

www.sadakat.net/tasavvuf/tas821.htm
http://blog.milliyet.com.tr/mevl-na-nin-dort-kapisi/Blog/?BlogNo=363417
www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1695
http://tevekkul.nedir.com
http://oylebirrahmetki.darulerkam.altinoluk.com
http://tr.wikipedia.org