logo - infethiye

Kurban Bayramı

Kurban Bayramı aslında Haç Bayramı

Kurban bayramı, Kurban bayramı değil, HAC Bayramı, Hac'ca gidenlerin bayramıdır!
Hac'ca gidenler, günâhlarından arınır ve bu arınmanın bayramını yaparlar. Biz de onların bu sevincine, mutluluğuna iştirak eder, onlar bayram ettiği için, biz de bayram ederiz. Şükür olarak kurban kesip, kendimize hiç bir parça et ayırmadan, olduğu gibi ihtiyaç sahiplerine, yoksullara yetimlere, fakirlere dağıtırız. Bu, zahirde kesilen kurban'dır! Bir de mânevi kurban var!.

Mânevi kurban nedir?.

Genelde, klasik anlatımda; “Nefsini kurban etmekten” söz edilir. Allah yolunda Nefsini kurban et derler. Bu söz ile, aslında başka bir şey anlatılmak istenmektedir. Nedir bu anlatılmak istenen?

“Kendine ait olarak kabul ettiğin bedenin, istek, arzu ve zevklerinden arın, bedenini kurban et,” fikri anlatılmak istenmektedir. Bedenini kurban etmekten manâ, kafayı kesmek değil; bedenin aşırı istek ve hırslarını frenlemektir! Doğal yaşam için gerekli olanları muhafaza edip; onun ötesinde olan şeylerden arınmaktır. Yani, tabiatı kontrol altına almak, bedenin doğasını, tabiatını kontrol altına almak, bedenini kurban etmek!

Daha önemlisi; Allah’tan ayrı olarak var kabul ettiğin “ego-ben'liğinin, gerçekte hiç bir zaman var olmadığını idrak etmek suretiyle “benlik” kavramını kurban etmek. Elbette ki bu daha da zordur!.

Bu durumda, Kurbanın üç derecesi ortaya çıkar;

1. Zâhirdeki kurban.
2. Tabiatın, yani, bedenin istek ve arzularını kurban.
3. Allah’tan ayrı saydığın, ayrı bir varlık olarak düşündüğün “ben” kavramını kurban.

Mademki senin varlığın, Allah’ın varlığından meydana gelmiştir ve varlığın Allah’a aittir, o halde “ben” diye bir şey yoktur! Bu durumda yapman gereken şey, bunu anlayıp, idrak etmek suretiyle, “ben” kavramından kurtulmaktır.

İşte bu üç kurbanı kesebilen, sıratı geçmiş, cehennemden kurtulmuş, cennet hayatında vuslata ermiş olur.

Cehennemin üstündeki Sırat nedir?

Şu anda siz, Sırat’ın üstünde adım atıyorsunuz. Bu attığınız adımlarla, yanlışlık yapıp, cehenneme düşüyorsunuz, bu defa yanmaya başlıyorsunuz, üzülüyor, sıkılıyor, bunalıyorsunuz, isyan ediyorsunuz. Ama, bütün bu isyan, üzüntüler, sıkıntılar sizin azabınızı hafifletmiyor. Sonra tekrar o cehennemden, sıratın üstüne sıçrayıp, gene yürümeye devam ediyorsunuz!

Şimdi, burada bir nebze duralım ve, şunu anlamaya çalışalım!

Bizim, cehennem azâbını şu dünyada iken çekmemizin sebebi, yanlış bilgilenmeler sonucu, bizde oluşan sahiplik duygusu ve hırstır. İnsanın cehennemde yanmasına; dünyada veya ahirette, kabir aleminde veya mutlak cehennemde yanmasına yol açan şey sahiplik duygusu ile hırs’tır.

Bir insanda kanaat varsa, cehennemin yarısından kurtulmuştur. Bir insan sahiplik duygusunu atıp da; “Mülkün sahibi Allah’tır, Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder!” diyebilirse, cehennemin tamamından kurtulmuştur, tamamından azâd olmuştur.

Madem ki, bu varlığı yaratan Allah! Ben, mülkün sahibi olarak şu kâğıdın üstünde istediğim gibi tasarruf edebiliyorum; ister yırtar, ister cebime koyar, ister başıma koyar, ister yere atarak, üstüne basarım. Bu kâğıt benim olduğuna göre, dilediğim gibi tasarruf edebilirim,” diyebiliyorsam, madem ki, “Malik-el mülk,” yani "mülkün sahibi" Allah’tır diyorum; Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, kimse O`na karışamaz, etkileyemez, hesap soramaz!

Öyleyse, her birimizin üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan Allah’tır! Dilerse, vezir eder, dilerse rezil, dilerse, başlara tâc eder, dilerse ayakkabı! Ona; “Niye beni aç bıraktın,” demeye benim hakkım yok!. “Niye bu hazımsızlık” demeye de hakkım yok! Allah’ın mülkünün içinde isem, O`nun tasarrufu altında isem; “Allah dilediğini yapar!”

Allah’a imân etmiş kişi olarak bize düşen şey; O`nun hükmüne ve takdirine razı olmak! “Ya Rabbi! Bu gün aç bıraktın, yarın da, dilersen doyurursun. Bugün rezil ettin, yarın, dilersen vezir edersin. Sen ne dilersen onu yaparsın. İçinde bulunduğum her hâl, senin hükmün ve tâkdirin gereğidir,” diyebilmektir! Bunu diyebilirsek, işte o zaman, imân sahibi bir kişi olarak, Sırattan kolaylıkla geçer, ateşe, azâba düşmez, cennete ereriz.

Yok eğer bunu yaşayamazsak, “Ben mülkün yegâne sahibiyim! “derken Allah; “O mülkün biraz da sahibi benim. Bana niye böyle davranıyorsun?“ diye Allah’a hesap sormaya kalkarsak, “göğe tüküren adam” a benzeriz. Bir yere ulaşmaz o tükürük, döner kendi yüzümüze gelir.

Akıllı adam, Allah’a isyan edilmeyeceğini idrâk eder. Zira bu isyan ve itiraz, hiç bir şey kazandırmaz!. Senin hayatını cehenneme döndüren ateşin, biraz daha körüklenmesini sağlar.

İmân, insanı cennete sokar. İmânsızlık ve isyan ise, daha dünyada iken insan hayatını cehenneme çevirir. Onun içindir ki, önce çok iyi şekilde neye imân edeceğimizi bilmemiz gerekir! Allah’ın, mutlak kuvvet, kudret ve tasarruf sahibi olduğunu bilmek, imânın başıdır.

Her an her zerrede tasarruf edenin Allah olduğunu bilmek ise, imânın kemâlidir. Karşındakinin fiilini ve hâlini Allah’tan bilmediğin anda, Allah’ı inkâr durumuna düşersin.

Hâlin, “şirk-i hafî” denilen gizli şirk hâlidir. Şirk hâlinde ölenin âkıbeti ise önce, kabir cehennemidir. Dünyada yaşarken cehennem azâbını yaşamanın, yanmanın sebebi, şirki hafî denilen, gizli şirktir. Ancak, gizli şirki atmış olabilenin ateşi, azâbı, cehennemi biter.

“Ey mümin, üzerimden çabuk geç! Nûrun ateşimi söndürüyor!” şeklindeki hitabı cehennemin; imân ehli kişinin inancının, azâp ortamını ortadan kaldırdığını, anlatmaktadır.

Aynı sıkıntılı ortamı paylaşan iki kişiden biri imânlıdır; “Allah böyle takdîr etti, böyle oluyor, bunda da bir hikmet var,” der, azâbı, sıkıntıyı duymaz!.

Diğeri ise, Allah’ı görmez. Gizli şirk ehlidir, cehenneminde yaşar.

O başına gelen işin Allah’tan olduğunu bilmez. “Falanca yaptı da onun için bu iş başıma geldi,“ der. Ve bu sefer kendini, kendi eli ile ateşe atar. Bilmez ki, başına gelenlerin tümü, falanca veya filânca kişinin yapmasından değil; Allah’ın ona, o olayı yaşamasını tâkdîr etmesinden, o hâli yaşamasını dilemesindendir. O yaşadığı kötü olay, tecrübedir. İnsan, bu dünyaya belli tecrübeleri yaşayarak, belli bir kemâle ulaşmak için gelir. Yaşanılan her kötü olayda bir ibret vardır. Bu ibreti, ya o olayı yaşarken alırsın, ya da, aradan üç ay, beş ay, bir sene, beş sene geçtikten sonra alırsın. Ama neticede, yaşanılan her olayda bir ibret vardır.

Gerçekçi yaşarsan, olaylar karşısında az etkilenirsin.

Yaşanılan her azâp ve sıkıntı bir takım yanlış, eksik bilgilerin giderilmesine vesile olur. Yaşanılan olaylar, “insan”ı gerçeğin dünyasına yönlendirir. İnsanı, hayâl dünyasından çıkartır. En önemli nokta burasıdır!

Hepimiz kendi kafamızda bir hayâli dünya yaratırız. Hayâli değerler oturturuz. Hayâli kavramlar meydana getiririz. Yarattığımız illüzyonda yaşar, orada kendimizi hapsederiz! Halbuki, yaşanılan gerçekler öyle değildir.

İnsanın hayâl dünyasındaki değerleri ne kadar çoksa, yaşamın gerçekleri ile karşılaştığında duyacağı azâp da o kadar fazla olur. Ne kadar gerçekçi yaşarsan, Allah’ın yarattığı bu Sistem ve Düzeni, ne kadar gerçekçi bir biçimde anlayıp değerlendirebilirsen, olaylar karşısında o kadar az etkilenirsin. Olaylar seni o kadar az sarsar, kendini sağlam bir geleceğe hazırlarsın!

Dolayısıyla, gerek dünyada yaşarken, gerek daha sonrasında; çeşitli azâp ve sıkıntılardan, yanmalardan kurtulmak; dünyada yaşarken huzura ermek, ancak ve ancak Allah’ı bilmek, O`nun var ettiği Sistem ve Düzeni idrâk etmekle mümkün olur. Kim, Allah’ı ötede ve kendisinden ayrı bir tanrı gibi düşünüyorsa, o düşüncesi devam ettiği sürece, dünyada da, ahirette de azâp çekmeye mahkûmdur, kendi azâbını kendisi oluşturuyordur.

Nitekim, Hadis-i Şerifte ; “Cehennemde ateş, odun yoktur!. Herkes kendi ateşini, odununu dünyadan kendi götürür,” buyuruluyor. Dünyada edindiğin yanlış değerler, yanlış şartlanmalar, yanlış kabuller, senin bu dünyada da yanmana, azâp çekmene sebep olur, öbür dünyada da!

Öyle ise biz benliğimizi, zâhiren ve bâtınen kurban edebilirsek; benliğimizdeki yanlış bilgileri, yanlış bilgilerden kaynaklanan yanlış duygu ve düşünceleri atıp arınabilirsek, kendimizi o oranda cehennemden kurtarır, cennete yaklaşmış oluruz.

Bunun en kısa formülü de; Başımıza gelen her olayın, Allah’ın hükmü ve tâkdiri olarak başımıza geldiğini, bunun zaten takdir gereği yaşanacak olduğunu, değiştirmenin asla mümkün olmadığını, anlayıp idrâk etmektir.

Allah’ın bunu takdir edip, bunu yaşattığını, daha sonra da daha güzel şeyler yaşatabileceğini kabul edip, anlayıp, idrâk edip, bunun gereği olan adımları atmaktır. Selâmet, Allah’a mutlak teslim olup, hükmü ve tâkdirine razı olmaktır.

Hepinizin “Hac Bayramı” mübarek olsun!

Kaynak:
Ahmed Hulûsi, Cuma Sohbetleri


sarı çizgi

“Kurban” kelimesi, kesimlik hayvan anlamını taşımıyordu!

İlahi sevgiyle yapılan her iyi davranış ve özellikle ihtiyaç sahiplerine verilen geçimlikler, “Allah’a yaklaşma vesilesi” anlamında “kurban” olarak niteleniyordu. Akraba, karib, kurbet, takriben, gibi kelimelerde olduğu gibi, bu kelimede “Allah’a yaklaşma niyeti” vardı.
Hacc merasimi sırasında, o devrin imkânsızlıklarıyla, yoksul hacıların çölde aç ve perişan kalmamaları için, üreme ve üretme kabiliyetinden kesilmiş, fakat Mina’ya, Arafat’a kadar yürüme gücü olan yaşlı hayvanların Hacc sadakası olarak birlikte götürülmeleri ve Mina’da kesilmelerine - biribirlerinin kanı kokusunu almaksızın, gözleri bağlanarak, eziyet edilmeyerek- cevaz verilmişti. (Hacc Suresi). Hacc’a katılamayacak olanlar da, bütün ailenin bir aylık yiyecek masrafının üçte birini, diğer bir deyişle, on günlük mutfak masraflarını “hedy” (sadaka, hediye, bağış, kurban) olarak yoksullara verebilirdi. Ramazan Bayramı’ndaki bir günlük mutfak masrafı (Filtre), Kurban Bayramı’nda on güne çıkıyordu.

İsmail’e (AS.) bedel gökten koç indirildiğinde, korkunç uydurmanın da aslı yoktur. İbrahim asla oğlunu kesmeye yeltenmemiş, sadece rüyasında bunu görmüş (Saffat Suresi) bunun sınav olduğunu anlamış, oğlu elinden alınırsa Allah’a sevgisinin sarsılmayacağını, oğluyla birlikte Allah’a arz etmiş, gökten koç filan indirilmemiş, Allah’a “biz İsmail’i (O’nu) Büyük Kurban ile fidyelendirdik” ayetiyle Huseyn’e ve Kerbela’ya işaret buyurmuştur.

Kevser Suresi’ndeki “v’enhar” emri de, Resulullah’a (SA) Huseyn’i hatırlatmaktadır. “Hayvan, deve boğazla!” anlamıyla asla ilişkisi yoktur. Nitekim Kevser de Fatıma’nın (SA.) simgesidir.

Fasidlerin, kötü niyetlerinin dillerinden kurtulmaya imkân yoktur. Ne var ki ben de doğruyu açıklamakla yükümlüyüm:

a-Bir daha tekrarlıyorum Ben Kurban Bayramı Kavurma Şölenidir, Aşure Matemi de Aşure Festivalidir” demiyorum, “siz bu günleri bu hale soktunuz” diyorum.

b-Bugün, Hacc Mevsimi sırasında dahi, kuzu kasabı olmak ibadet değil, mutlak günahdır ve yaşlı hayvan kesimine de gerek kalmamıştır. Allah, Kan değil, Sevgi istediğini, Hacc Suresi’nde açıkça beyan etmektedir. Her aile için aylık mutfak masrafının üçte birinin yoksullara aktarılması, kurban demektir. Bugünkü kurban uygulaması ise, gaddarlık ve pisboğazlık tezahürüdür. Yahut da: Kısa süreli et tüketim kooperatifleri kurulmasından ibaret olup, ibadetle asla ilgisi yoktur.

c-“Büyük kurban” ın (Huseyn) başının kesilmesine rıza gösterenler, isterlerse kişi başına yüz kuzuyu bizzat boğazlasınlar, bu hayvancağızlar onlar için Allah’a yaklaşma vesilesi değil, kurban değil, udvan vesilesi olurlar. Anlayana selam olsun!

(Prof. Dr. Hüseyin HATEMİ, İslam Hukukçusu)