Kronik hastalıkların gizli sebepleri - 2

Kanser araştırmaları
Kolon, Meme, Rahim Kanseri - Kemoterapi
Kemoterapi yerine, Vitamin C ile Kanser tedavisi
Diyet, Zayıflama, İyi beslenme
Video - Türkçe alt yazılı FoodMatters belgeseli

Kanser araştırmaları

Linus Pauling

Kanser araştırmalarıyla ilgili en büyük sorun, insanları tedavinin hemen köşe başında olduğuna inandırılmış olmasıdır. Gazetelerde çoğu hafta şöyle bir haber görürsün; Kanserde yeni tedavi. Ve şöyle bir geri çekilip gerçekte ne olup bittiğine baktığında, görüyorsun ki, akrabaların, akrabalarım ölmeye devam ediyor, kanser buluşu yine kansere sebep olan yeni bir ilaca dönüşüyor, çünkü bu kemoların birçoğu, kendileri kansorejen. Bütün olay şu ki; bunlar tümör hücrelerini tekrarlamamak üzere, zehirlemek için tasarlanmış toksik hücreler. Yani buradaki büyük yanlış, kanser endüstrisinin, tümörü kanser olarak görmeye devam etmesi. Biz tümörün kanser olmadığını biliyoruz, çünkü eğer öyle olsaydı, bu tümörü kesip vücuttan atabileceğimiz ve bir daha ortaya çıkmayacağı anlamına gelirdi. Bunun doğru olmadığını, tümörlerin yeniden büyüyebildiğini biliyoruz, tekrar büyümelerinin sebebi altında yatan metabolik sürecin düzeltmemiş olması.

Birçok insan geleneksel tıbbın işe yaramadığını fark etmeye başladı. ATB (Amerikan Tıp Birliği)nin verdiğe bilgiye göre, kanser için doktora gelen hasta, kaçıncı evrede olduğundan bağımsız olarak, 1. ya da 4. evre olsun, çoğu kanser 4. evreye ayrılıyor. Evresinden bağımsız olarak ilk defa doktora gelenlerin %30′undan azı, kemo, ameliyat ve radyasyon ile 5 yıl yaşıyor. Bu demektir ki %70′inden fazlası ölüyor. Bu kabul edilemez.

Kanser insanoğlunun karşılaştığı en ölümcül ve ele geçmez düşmanlardan biri. Kanser hücresi bir kere ortaya çıktı mı, doku parçasında büyüyüp, tüm vücuda zarar verecek şekilde yaşar. Bu doku diğer hücrelerden, dokulardan ve organlardan besinleri çalar.

Dr. Max Gerson'a ait ve 1930'lara dayanan örnek olaya göre, vitaminler ve özelikle büyük miktarlarda taze sebze suları, organik yiyecekler, vücuda yayılan kanserin geri çevrilmesini sağlayabiliyor. Gerson ölümcül hastalarda %50 başarı elde etti, ki gerçekten yüksek bir oran. Kötü huylu tümürlerde, Gerson Terapisi olağanüstü. Gerson Terapi’nin kendisi her doktorun öğrenmesi için yeterli sebep sunuyor, ama öğrenmiyorlar. Tıp okulu bu tür alternatiflerden bahsetmez.

İnsan vücudunun savunması o kadar güçlüdür ki, normal sağlıklı bir vücut Kanser, ya da başka bir kronik hastalık üretmez ve üretmeyecek durumdadır. Ayrıca iyi, sağlıklı, normal, zengin, organik yiyeceklerle hastalıkları geri çevirebilirsiniz. Bizim yaptığımız da budur. Eğer kanseri geri çevirmek istiyorsanız yapmanız gereken, içe dönüp kanserin gelişmek için dayandığı içsel çevreyi tahrip etmektir, kliniklerin yaptığı da budur. Onların yapmadıkları ise, vücuda yığınla kemoterapi, radyasyon ve zehirler yüklemek. Zaten zayıflamış olan bağışıklık sisteminde, daha fazla soruna yol açmak. Kişi bu sebepten kanser oluyor zaten.

Kolon, Meme, Rahim Kanseri

Erkeklerde en sık sindirim sistemi Kansere tutulur. Kolon Kanseri başlangıç için iyidir, çünkü tedavisi pek de kolay olmasada %100 önlenebilir. Tabii ki yüksek lif içeren bir diyet ve kanseri ağırlaştıran şeylerden kaçınarak. Bazı katkı maddeleri, gıda koruyucular, çevresel kimyasallar gibi her türlü kansere sebep olabilecek şeyler.

Japonya’da yaşayan ve standart Japon yemeklerini yiyen, Japon yaşam şekline sadık olanlar, dünyadaki en düşük kanser oranına sahipler. Bu düşük oranın, çok miktarda deniz ürünü  ve deniz sebzeleri tüketimi ile ilişkili olduğuna inanılıyor. Bu diyet ile yüksek miktarda Selenum, Çinko ve Germanyum alımı oluyor. Ayrıca sadece kansere karşı değil, Alzheimer ve Kalp hastalığına karşı da koruyucu etkisi olan, yüksek miktarda Omega balık yağı alımı oluyor.

Ve yeşil çay içiyorlar, yeşil çayda bizi, hücrelerimizi, genlerimizi kansere karşı koruyan bir dizi kimyasallar var.

Kadınlarda meme ve rahim kanseri en yaygın olanları. Meme kanseri oranının çok düşük olduğu Japonya’dan, bir Japon kadını alıp Amerika’ya transfer et ve yaşam şeklini değiştirsin, kansere yakalanma ihtimali Amerikalı kadınlarınkine ulaşacaktır, ki bu oran %13 civarında. Yani Amerika’daki kadınların %13'ü meme kanseri riski taşıyor. Japonlarda bu oran %1'den az.

Biz doktorlar tekniklerimizi geliştiriyoruz. Hiç kimse kansere karşı savaşta yalnız değil. Araştırmacılar her gün daha fazla olgu buluyor ve açıklıyorlar. Kanseri yeneceğiz. Asıl Kemoterapik madde olarak, damar içinden yüksek dozda C Vitamini verilenlere baktığımızda, Dünyadaki her Kanser hastası için canlandırıcı, harika haberlerimiz var.

Yalnız enjeksiyon yapacak bir doktor lazım. Sadece ısrarcı olmalısınız. Önümüzdeki on yıl boyunca, bunun daha çok kabul göreceğine inanıyorum. Tabi Kanserli hastaların bekleyecek zamanı yok, çoktan ölmüş olanlar ise, tıp dünyası ve sözüm ona her ihtimalin özgür araştırma ve geliştirilmesini desteklediği varsayılan hükümet tarafından fena halde haksızlığa uğradılar.

Kemoterapi

Kemoterapiden sonra saçların yok olması

Edward Griffin'in söylediği gibi, eğer birini Kanser etmek istiyorsanız, ona Kemoterapi verin. Çünkü çoğu zaman bu kemoterapilerin kendisi kanserojen. Yılda aldığım binlerce telefondan, pek de az olmayan bir kısmı, hastanelerin onlara verebileceği en iyi tedavilerden geçmiş, tümörleri sürekli geri gelen insanlardan geliyor. Neden kanseri tekrar tekrar yaşadıklarını sorduklarında ise, doktor; ”Kansere gerçekten neyin sebep olduğunu bilmiyoruz.” diyor.

Aslında bunu 60 yıldır biliyoruz! Edinburg Üniversitesi’nden Prof. John Beard'ün 1904′te yazdığı tezden beri biliyoruz. Kanser durdurulmamış bir iyileşme sürecidir. İlaç endüstrisi özellikle insanlara yalan söylemiyor, yalnız olması gerektiği gibi olayları ele almıyorlar. Klasik bir örnek, hayatta kalma oranlarını değiştirmeleri. ”Yaşamak” kelimesini bir reklamda duyduğunuzda demek oluyor ki; ”Tamam, bize bağış yap, çünkü artık göğüs kanseri olan Kadınların %80′i hayatta kalıyor.” Yaptıkları ancak ”Hayatta kalmak” ifadesini ilk tedaviden itibaren 5 yıl anlamında yeniden tanımlamak.

Teyzemi ele alalım, teyzem kanser oldu, bir kanserden kurtulan olarak ölümsüzleştirildi, çünkü 5 yıl yaşadı ama bundan 6 ay sonra öldü. Yani iyileştirildi ve öldü.

1972 ‘de Başkan Nixon, eğer kanser sorununa yeterince para akıtırsak, çözebileceğimizi belirtti. Aya insan gönderebildiğimize göre, bu problemi de çözebilmemiz lazımdı. Birlikte zor yeniliriz, yeryüzünde hiç bir güç yoktur ki, Amerikan halkının şevk ve ruhuyla örtüşebilsin. Ve ‘de büyük miktarda para kaynağı sağlamaya karar verdi. O sene 25 bin Amerikalı kanserden öldü. Tam 25 yıl sonra, USA Today, büyük bir gazete, sanırım Newsweek de tam olarak ne olduğunu rakamlarla yayınladı. Olan şey, Amerikan hükümetinin biz vergi mükelleflerini, 39 milyar dolarlık kanser araştırması yükü altına sokmasıydı. 25 yıl sonra, 1996′daki sonuç ise, 560.000 insanın kanserden ölmesi, iki katından daha fazla!

Neredeyse her kanser türü için, 5 yıl, ya da biraz daha iyi olan yaşam oranları son kırk yılda değişmedi. Gerçekten çok üzücü.

Kemoterapi yerine, C vitamini ile kanser tedavisi

Kemoterapi ile Kanseri tedavi etmek yerine, damardan günlük 30, 60, 100 bin mg. C Vitaminini doğrudan kan dolaşımına vermeyi önerebilirsiniz. Bu kanser hücrelerini öldürecektir. Yüksek dozda C Vitamini, özelikle Kanser hücreleri için zehirlidir. Kemoterapinin yaptığı şey de budur, ama C Vitamini, sağlıklı hücrelere zarar vermez, insanların miğdesi bulanmaz, saçlarını kaybetmezler, tek vukuu bulan şey iyileşmeleridir.

Dozu 40.000 mg, 50.000 mg, 60.000mg’a yükselttik, 100.000 mg’a kadar çıktık, hatta 200.000 mg, bir günde nerdeyse çeyrek kiloya kadar enjekte yaptık. Ters etki yok, ters bir yan etki yok, sadece hafif bir sersemleme hali. Oysa büyük miktarlarda C vitamini içeriği, 100 mg almanız halinde, böbrek taşına sebep olacağı anlamına geliyordu. Şimdi bunun neden uygulanmadığını merak ediyoruz. Çünkü varsayıyoruz ki; eğer bu çok iyi bir şey olsaydı, doktorum zaten biliyor olurdu, eğer gerçekten iyi olsaydı, televizyonda olması gerekirdi, eğer çok iyi olsaydı, tıp okulunda öğretiliyor olurdu.

Tıp okulunda neden vitaminleri öğretmek isteyeceksiniz ki? Tıp okumuş ve bunun pratiğini yapmış tıp doktorları, ilaç şirketleri tarafından yüklüce yardım alırken, neden gidip vitaminlerle ilgilensinler ki? İlaç şirketleri Vitaminlerin reklamını yapmazlar, bu işe yaramaz. Hükümet, bunların ilaç şirketleri diğer lobiler ve tıp lobileri tarafından saklandığı konsunda hiç bir şey bilmiyor. İnsanlar da habersizler, çünkü aldıkları eğitimde orta moleküler (Vitamin tedavisi) kelimesi hiç geçmez.

Dr Hugh, ortomoleküler, yani tedavi edici besinlerin, tıp fakültesinde ele alınan hiç bir konunun cevabı olmadığını söyledi. Yani burada elinde olan, sağlık sektöründeki iki farklı görüş ve karşılaştığın şey, bizim şu anda tecrübe ettiğimizle aynı, imkânsız bir çatallaşma. İnsanlara kanser için yüksek dozda C vitamini kullanımından bahsettiğinizde, bunun sıkıca test edildiğini söylersiniz, hatta Ulusal Sağlık Örgütü tarafından da onaylandı.

Dr. Reardon’un ekibi, bunu 25 yıl, ya da daha fazla zamandır yapıyor. Otuz yıldır, yüksek dozda vitaminlerin bir kanser hastasının hayat kalitesini fazlasıyla yükselttiğini, ömrünü fazlasıyla uzattığını gördüm. Kaynaklara bakıp, bir çok yerde, yüksek dozda vitamin tedavisinin kanseri durdurduğunu, hatta geri çevirdiğini destekleyen yazılar bulabilirsiniz.

İmkansız soru - bu neden uygulanmıyor?

Cevap tabii ki, yeterince insan şikayet edene kadar uygulanmayacak! Ancak herkes besin terapisini talep ederse, durum değişecek. Şu anda besin terapisi için doktora gidersen, bu bir şekilde Fransız restaurantında noodle (erişte) ısmarlamaya benzer. Menüde yok, nasıl yapılacağını da bilmiyorlar, sen de onu alamayacaksın. Kendine bakmak, yardım etmek senin hakkın.

Düzenleyicileri, politikacıları, doktorları, üniversiteleri, tıp eğitimi alan insanları, anti-kanser özellikleri olan bitkiler olduğunu, kemoterapinin sonucu olan mide bulantısına karşı kusmaya karşı bitkiler olduğunu, isiliğe yardım edebilecek bitkiler olduğunu, yorgunluk, baş ağrısına çözüm olabilecek bitkiler olduğunu anlamaları için, yeniden eğitmeliyiz.

Yüksek dozda C vitamini kulanımının öncüleri

Linus Pauling

William J. McCormack ve Frederick Robert Klenner 1940'larda bulaşıcı hastalıkları yüksek dozda C vitamini ile tedavi ediyorlardı. Bunlar tıp doktorları ve yüksek dozda vitamin kullanıyorlar ve başarılı da oluyorlar. İlk kez "Linus Pauling", (Foto) C vitamininin soğuk algınlığına karşı işe yarayabileceğini öne sürmüştü, ama bu tahmin, ya da seziye bağlı değildi, zamanın bilimsel verilerine dayanıyordu. Pauling, Albert Einstein ve zamanın diğer birçok dahi ismin meslekdaşı idi. Kimya ve barış olmak üzere iki Nöbel ödülü almıştı, yani hafife alınmayacak zeki bir adam. Problem şu ki; klinik tıbbın alanına giriyordu ve bu konuda uzmanlığı yoktu, böylece eleştiriye çok müsait bir durum ortaya çıkıyordu.

C Vitamininin soğuk algınlığı üzerinde etkisi olabileceği önerisi, tıp dünyası tarafından alaya alındı. Tıp dünyasının her zaman o kadar bilimsel ve aydın fikirli olmadığını söylemem lazım. Sorun yaratan başka bir şey de, insanların yapı maddeleriyle olan ilişkisi ki, bir yapı maddesi birçok şeye iyi geliyor.

E Vitamini kalp hastalıklarıyla mücadelede, kemiklerin güçlenmesinde ve ayrıca epilepsi hastalarının nöbetlerinin azalmasında etkili. Şimdi bu oldukça değişik. Mesela C vitamini, anti-toksin, anti-histamin, anti-virüs, kan şekerini düzenlemeye ve depresif ruh halini yükseltmeye yardım eder ve daha birçok şey için çok iyi. Bir vitamin'in birçok hastalığa iyi gelmesinin altında, bir vitamin eksikliğinin bir çok hastalığa sebep olması gerçeği yatar. Söz konusu olan sadece iki düzine yapı taşı, ama yine de vücudunuzda binlerce kimyasal reaksiyon var. Bir vitamin bir çok reaksiyona dâhil olduğundan, her şeyin vitaminle ilişkili olduğunu kabul edebiliriz. Mineraller için de aynı şey geçerli.

Amerika’da herkese sağlık hizmeti sağlamak için nasıl finanse etmemiz ve değiştirmemiz konusunda bir sürü tartışma var. Çoğu medeni ülkenin, hemen hemen herkes için sağlık hizmetini garantileyen milli sağlık programları var. Amerika’da ise bunun olmadığı çok açık. Birleşik Devletlerde sigortasız olan milyonlarca insan var. Bu durum, olması gerektiği gibi dikkat çekiyor. Ama pek de iyi çalışmayan bir sisteme giriş hakkı vermek çözüm mü? Yoksa nasıl sağlıklı olunacağını öğretmek mi, iyi bir fikir olurdu?

Tedaviye değil, eğitime ihtiyaç var. Kanser, ya da her ne hastalıkları varsa, insanlara sağlıklarını geliştirmenin, büyük faydasının anlatılması lazım. Tıp dünyasında olup bitenlerin büyük ölçüde değiştiği bir dönemdeyiz, artık bütün bilgi sadece onların elinin altında değil, internet bu durumu değiştirdi. Nüfusun giderek artan bir kısmı, sağlığını kendi ellerine almaya başlıyor. Çok daha fazla değişiklikler olacak, bu şekilde devam edemez. Yani artık sistem parçalanıyor. Toplum için besini öncelikli koruma yöntemi yapmalıyız ve bu konuda en az küresel ısınmada olduğu kadar istekli olmalıyız.

Yapmamız gereken şey, halkı şunlara ikna edebilmek; ne yiyorsan osundur, yiyecekler modunu değiştirebilir, sen, şu ana kadar kendine yaptıklarının sonucusun, yaptığın seçimler, hayatının sonucunu direkt olarak etkiler. Yaşında gayet fit ve sağlıklı iken, kötü beslendiğini unutmak, yeterince kolay olabilir ama 40'lı, 50'li ve 60'lı yaşlara geldiğinde, her şey çok farklı gözükür, bir seri dejeneratif hastalık ile yatağa düşebilirsin.

Hala hastalık hizmeti sektörü olan bir sağlık sistemimiz var, doktorlar, hastaneler, pataloglar ve eczacılarla donatılmış durumda. Bu şekildeki bir sistem, kendisiyle ilgilenecektir, daha fazla iş ister, gerçekte hastalık ve rahatsızlıkları azaltmakla ilgilenmez. Daha fazla iş, daha fazla kazanç demek ve bu da tıp endüstrisinin bir parçası, orada bulunması gerekiyor, bu son derece önemli.

Tıp endüstrisi, birçok şeyi doğru yapıyor. Doğumda bebek kalımtımı – dahice. A+K (Acil+Kaza) travma tedavisi – dahice. Tanrı korusun otobanda paramparça oldunuz, sizi tekrar bir araya getirmek zorundalar, bunu yaparken çok başarılılar.

Öncesinde yapılan hiçbir şey işe yaramadı

Vitamin öneren tıp okulları bile, çok büyük dozda vitamin önermiyor. Alternatif tıp üzerine kurs veren fakülteler bile, buna tam anlamıyla odaklanmıyor, sadece kafa sallayıp geçiyorlar. Bunu fark eden her insanın vereceği cevap, eğer bir şeyin doğru yapılmasını istiyorsan kendin yapmak zorundasın. Okumak zorundasın, araştırmak zorundasın. Bu bilgiye ulaşmayı istemek zorundasın, gerçekten vitaminleri almaya, gerçekten sebzelerin suyunu çıkarmaya istekli olmalısın. Bekleneni yapmak zorundasın. Ve şu anda bu videyoyu izleyen ve bir seçim yapma seviyesinde olan herkes, kendi hayatını, ailelerinin, çocuklarının, bütün bitkilerin, gezegenin hayatını da iyileştirecek bir şeyler yapmak ister.

Eğer bu bizim seçimimiz ise, gıda seçimlerimiz de bununla ilişkilendirilmeli. Uçak yolculuğu yaptığında, pencereden aşağı baktığında, gördüklerin sadece tarlalardır. Gezegenimizle etkileşimde olduğumuz öncelikli yol tarım. Eğer gıda seçimlerimizi değiştirirsek, tarımı değiştiririz, birden bire mısır, buğday, soya diyetlerinden süper gıda diyetlerine , organik diyetlere, çiğ gıda diyetlerine geçeriz. Gezegenle etkileşim şeklimizi tam anlamıyla ve tamamen değiştiririz. Bütün kimyasal kontrollü dev tarım işine rağmen, yetiştiricilik hala ön planda. Genetiği ile oynanmış mısır yetiştirebiliriz, ya da dünyadaki en muhteşem goji börütlenlerini yetiştirebiliriz. Daha birçokları alternatiflere dönüyor, çünkü öncesinde yapılan hiçbir şey işe yaramadı, işe yaramadı işte.

Değişiklik zamanı geldi, eski yöntemlerin işe yaramadığı çok açık, yapmamız gereken ise, taze bir algılamaya, esasa dönmeye ihtiyacımız var. Esas olan, bu problemlerin hiç birine sahip olmayan kültürlere dönüp, bir bakmak. Aynı şekilde, eğer bir milyoner olmak istiyorsan, git bir milyonerle konuş. Git sıradan kanser ve kalp hastalığına yakalanmadan, yüz yıl yaşayan insanları bul. Bak bakalım bunu nasıl başardıklarını anlayabiliyor musun.

Biz bu çalışmayı yaptık, bunu bilimsel olarak geçtiğimiz yüz yıl boyunca yaptık, ama tamamen görmezden gelindi. Verdiğim ilk kurs 1976 yılındaydı, tıpta unutulmuş araştırmalar adını taşıyordu ve bugün de halahazırda aynı çalışmayı yapıyorum. Bütün kalbimle inanıyorumki, Dünyada en iyi Doktor, en iyi Diyetisyen kendinizsiniz. Aslında her şey senin bünyende zaten var, birşeylerin senin için doğru olup olmayacağını hissetmene yarayacak tüm ekipmana sahipsin.

Diyet üzerine eğitim alan Doktorların oranı %6′dan az

Günümüzde çok kuvvetli ve doktor tavsiyesi dışında alınması sakıncalı olan ilaçlar var ama doktorunuza ve eczacınıza bu konuda güvenebilirsiniz. Her ikisi de alanında eğitim almış uzman kişiler. Bir eczacı saygıdeğer bir üniversitede eğitim almış olmalı. Doktor tıp okuluna gider, tıp eğitimi alır, tıp tecrübesi vardır, reçeteler yazar ve ona Tıp Doktoru denir. Şimdi bunun yerine beslenmeyi koyalım ve nasıl gözüktüğüne bakalım.

"Doktorum diyetisyen okuluna gitmiş, diyetisyenlik eğitimi almış ve diyetisyenlik derecesi olan ve besin reçeteleri yazan bir diyetisyen".. dediğiniz zaman, kulağa çok garip geliyor öyle değil mi? Çünkü Doktora gittiğimizi söylediğimizde, tıp doktorunu ima etmiş oluruz.

Staj yıllarımda kimsenin hastaların diyetiyle ilgilenme'mesi beni şaşırtmıştı. Profesörlerimle konuştuğumda, diyetle ilgilenmediler, hastalar diyetle ilgilenmediler, hastaneler de ilgilenmediler, yani beslenme hiç söz konusu olmadı. Ne zaman beslenmeden bahsetsem, basitçe duymamazlıktan geldiler.

Öğrenci olarak vaktimi Boston’daki Bringham Hastanesi’nde geçirdim, Harward Tıp Okulu’nun hemen yanındaydı. Bu hastane, 1974′de bile kriz yeriydi, hastadan çok doktor vardı, gerçekten sevimsiz bir yerdi. Burada tıbbın başarısızlığını gözlemlemek için şansım oldu. Hatırladığım kadarıyla, Lösemili kadına yemesi için beyaz ekmek ve jöle verilirdi. Beyaz ekmek ve jölenin kansere sebep olduğunu söylemiyorum, ama çare olmadığı kesin. Taburcu olan hastaların %26'sı geldikleri güne göre, daha fazla gıdasız kalmış oluyorlardı. Hastaneye geliş nedenleri; vakaların %80 ile %90’ı kötü beslenmeyle ilişkiliydi.

Zayıflama

Zayıflama yöntemleri

Zayıflamanın aslında çok basit olmasına rağmen, ne kadar az insanın bunu uygulamaya koyamadığı gerçeği şaşırtıcıdır. Hiç bir şey yemeden önce, 1-2 litre su için, kahvenizden önce, çayınızdan önce, sabaha her ne ile başlıyorsanız, sadece su için ve sonra gününüze başlayın. İlk farkedeceğiniz şey, boşaltım sisteminizin iyi çalışıyor olmasıdır. Topluma bahsetmek zor, çünkü kilo kaybetmekten bahsedildiğnde, egzersiz yapıp, bolca terlemeyi düşünürüz, ama bu çağda ortalama yağ hüsresine sahip bir insandaki toksikleri, cildiniz yoluyla vücudunuzdan atmak istemezsiniz herhalde. Onlardan mümkün olduğunca bağırsaklarınız yoluyla kurtulmak istersiniz. Bol su içmekle günde 12 bağırsak hareketine ulaşıp toksiklerinizden kurtulabilirsiniz.

Yiyecekleri pişirerek daha yetersiz hale getiriyoruz

Yalnız ticari vejateryan gıdalardan alsak bile, eksik ve toksik besin alıyoruz, çünkü bütün tarım ilaçları, kimyasallar, spreyler ve kulanılan diğer her şey yüzünden, yiyecekler sağlıklı değil, sonuçta yetersiz ve toksik.

Yiyeceklerdeki en temel şey, içlerindeki canlı enzimler, ya da canlı işçilerdir, onlar bilhassa sindirime yardım ederler. Araştırmalar gösterdi ki, hafif bir pişirme bile, yiyeceğin içindeki enzimlerin yok olmasına sebep oluyor.  Yani herkesin beslenmesinde büyük oranda çiğ gıdalar yer almalı.

Pişmiş gıdaya bağışıklık sistemi zehirmiş gibi tepki verir. Birçok insan bunu bilmez. Pişmiş gıda aldığında vücut, buna tepki olarak sindirim lökositozu denen, beyaz hücre aktivasyonuna yol açan bir süreç başlatır. Muhtemelen pişirme sürecinde, yiyeceğin yapısını değiştirmesinden dolayıdır. Bir şekilde vücut bunun ayrımına varamaz ve besine zehir muamelesi yapar. Beslenmeyi umduğunuz gıdaya, vücudunuzun bunu yapması hoş bir şey değil.

Paul Kouchakoff adındaki isviçreli bir Doktor 1930'larda ilk defa gösterdi ki; diyetinizin %51′den fazlası pişmiş gıdalardan oluşursa, vücudunuz buna yabancı bir organizma tarafından saldırıya uğruyormuş gibi tepki verir.

İlk defa Dr. Kouchakoff ispatladı ki; gıdanızın %51′i çiğ olduğu takdirde, lökosit olmayacaktır. Ya da beyaz kan hücresi reaksiyonu olmayacak, böylece vücudun bağışıklık sistemi yanlış alarm almayacak.

Günümüzde çok fazla bağışıklık sistemi sorunuyla uğraştığımızdan, çiğ gıdaların öğünümüzün en az %51′ini kapsadığından emin olmalıyız. Böylece zaten zorlanan bağışıklık sistemini, daha fazla zorlamamış oluruz. Zayıf malzemeler ile inşa ettiğin bir binanın, yüz yıl dayanmasını nasıl beklersin. Aynı şey vücudun için de geçerli, eğer onu sağlam beslemezsen, uzun ve keyifli bir hayat sürmesini nasıl bekleyebilirsin?

Bunu kronik gıdasızlık gibi düşün, çünkü olan da o. İnsanlar bu yüzden yorgun gözüküyor. Öğleden sonra yorgun olmamak lazım, canlı ve hareketli olmak lazım. Bunun doğal sonucu olarak insanlar süper besinler ve çok yüksek kalitede vitamin ve mineraller içeren özel besinler, her çeşit çoklu etkileri olan enzimler ve özel kimyasallar keşfediyorlar, daha uzun yaşamamızı, ya da daha yumuşak bir cilde sahip olmamızı sağlayan gibi.

İyi beslenme nasıl olmalı?

Ölüm ve beslenmeyi yeterince dikkate almayarak, insanlara çok büyük zarar verildi. Ancak artık dünyada  herkes biliyor ki, ne yiyorsan o’sundur, yiyecek fark yaratır. Süpermarketler bugün kaliteli yaşamın sembolü oldu. Bütün ürünler mucizevi tarımın bir sonucu olarak, mesafe/mevsim gözetmeksizin tarlalardan ve çiftliklerden getiriliyor, her şekilde masanıza taze ürün kalitesi taşınıyor. Ancak en iyimser şekilde düşünürseniz, yiyeceğiniz, siz onu satın alana kadar, bir hafta ve 2000 ile 3000 km arası yol kat etmiş oluyor. Peki en az 5 günlük bir yiyecekten ne kadar besin elde edebilirsiniz? Eğer şanslıysanız, ihtiyacınız olanın %40’ını alırsınız.

Büyük şehirlerdeki marketlerde bulduğunuz yiyeceklerin hemen hemen hepsi işlemden geçmiş, yolda gecikmiş, çoğunlukla tabağınıza gelene kadar besin değerleri azalmış, ya da tamamen yok olmuştur.

İdeal beslenme, yarının ilacı

Beslenmeyle ilgili öğrendiğimiz şeylerden faydalandığımız takdirde, anti-oksidanlar sayesinde, DNA bozulmasından, virüslerden, kanserden, cilt hastalıklarından vb. korunabiliriz. Bu tüm zamanların en korkunç kimyasal çorbası da olabilir, tüm zamanların en olağanüstü süper yiyeceği de olabilir. İkisini de yemek aynı miktarda çaba gerektiriyor.

Sanırım tüm değerleri tepe taklak olmuş bir kültürüz. Paramızı en iyi gıda için harcamaktansa, kiraya yatırmayı tercih ederiz. Çocuklarımızı şimdiye kadar keşfedilmiş en iyi yiyeceklerle beslemektense, paramızı araba ya da ev için harcamayı tercih ederiz. Çünkü kafamız karıştığı için değerler yer değiştirmiş.

Bizi bir araba almaya ikna eden programlar izliyoruz ve birden gidip o arabayı alıyoruz. Aslında o parayı en iyi yiyeceği alarak ailemizin sağlığına yatırmamız gerekirken, gidip başka şeylere harcıyoruz.

Eğer her gün kahvaltıda bir fincan çay, bir dilim kızarmış ekmek, öğleden önce şekerli içeçek, öğle yemeğinde çörek, akşam için fast-food kızarmış tavuk gibi şeyler yerseniz, her türlü besleyici maddeden yoksun kalırsınız. Ve bu sadece tek bir gün. Bu durumda bazı tamamlayıcılara ihtiyacınız olacak. Böylece ertesi gün durumu düzeltmek için, kulaklarınızdan çıkana kadar salata yiyeceksiniz ama, yine de bir gün önce vücudunuza vermiş olduğunuz zararı telaffi edemeyeceksiniz. Her zaman bir yerlerde bir kalıntı, bir sorun olacak ve bunun cefasını çekmeden kurtulamayacaksınız.

Hayatını değiştir

İyi haber ise, insanların bir avuç aptal olmadığıdır. Abraham Lincoln bunu şöyle ifade etmişti; ”Bazı insanları her zaman kandırabilirsin ve bütün insanları bazen kandırabilirsin, ama bütün insanları her zaman kandıramazsın.” Bu yüzden nüfusun yarıdan fazlası artık vitamin alıyor, doktorların çoğunun bunun gerçekten gerekli olmadığını söylemelerine rağmen. Tıp profesörlerinden daha çabuk anlayan bir halkımız var. Bir şekilde üzücü ama bir şekilde de çok iyi. İnsanlar hasta olmayı bırakıp, kişi olmaya başlamalılar. Neden sağlıklı ve mutlu olmayasın ki?

Hayatını değiştir, biraz egzersiz yap, doğru beslen, daha iyi hissediyorsun, tamam çok iyi, daha iyi gözüküyorsun, güzel, daha uzun yaşıyorsun, güzel, paranı kurtarıyorsun, güzel ve bunu kendine yapmaktan dolayı gayet memnun oluyorsun.

İnsanlar düşünüyor ki; "Tıp eğitimim yok, ben bunu yapamam”. Hadi ama, doğru beslenmek, sebze suyu içmek ve egzersiz yapmak ne kadar zor olabilir ki? Bu bilgi için bir seviyede olman gerekmiyor, çok basit işliyor. Ucuz, basit, güvenli ve etkili. İnsanların bunu yapmamasındaki en büyük sebep, sorumluluk almayı gerektirmesi, bu da tek çıkış yolu.

Çiğ, organik, bitkisel beslenmeyi seçtiğimizde, gücümüzü geri kazanırız, kalitemizin olacağına karar veririz, kimyasalların içinde olan, daha önceden adını bile duymadığımız farklı içerik yüzünden acı çekmeyiz.

Vejeteryanizm, veganizm ya da çiğ beslenme konusunda vaaz veren büyük bir savunucu değilim. Ama bir gerçeklik olarak biliyoruz ki; %80'çiğ, organik bitki bazlı, her türlü meyveyi, sebzeyi, kuru yemişi, tohumu, deniz bitkilerini, lahanaları, otları, süper gıdaları ve yabani otları kapsayan bir diyet, sağlıklı ve son derece bereketli bir hayatın parçasıdır.

Kanseri, ya da kalp hastalığını tedavi eden sihirli bir deynek yok, monoterapi yok, ama ciddi kronik hastalıkları önleyen, durduran ve geri çeviren yaşam tarzı değişikliği var. Çözüm burada ve her zaman buradaydı. Geriye kalan tek şey, eğitim, çünkü insanların bir kez çözümün ne olduğunu bildikten sonra, ona göre hareket edeceklerine eminim. Yalnız karar verecekler.

Food Matters belgeseli

Sağlık ve ilaç sektörünün insanoğlunun ve yaşamın faydasına değil, büyük şirketlerin rant ve kazançlarına göre çalışan, basit ve çıkarcı birer kuruluşlara dönüştüğünü anlatan, bunları bilimsel ve kayıtlı verilerle izleyicinin bilgisine sunan belgesel; artık tüm insanların yaşamlarının sağlık adına sömürüldüğüne karşın radikal kararlar almasını bekliyor. Belgeselde de geçtiği gibi "sağlık para etmiyor!" 

İlaçlar ve yanlış tedavilerle her yıl, yüz binlerce insanın ölümüne neden olan ilaç şirketleri, kendi ürünlerini teftiş eden kurumların finansmanlığı yaptığı gibi adalet sistemindeki ürünleri üzerine karar veren kişilerle de yakın ilişkilerinin olduğu belirtiliyor. Bu da bencil bir kişinin kendi yaptıklarına ilişkin tutumumuzu, yine o kişinin kendi vicdanının kararına bırakmamız kadar tutarsız gözüküyor.

"Her hastalık için bir ilaç" anlayışına sahip tıp, endüstrileşen bir yapı içinde artık insanların iyileşmesi için değil, hastalıklarının sürekli kalması ve bunun üzerinden kâr sağlamak üzerine varlığını sürdürüyor. Ki bu da, en başta şirketlerin yani tüm sistemin işine geliyor.

Belgeseldeki bilim insanları, mevcut tıp endüstrisinin tedavi politikaları haricinde daha somut, basit, doğal, radikal ve etkili yöntemleri savunuyorlar. Doğal beslenmenin yanı sıra, kanser, tümör ve kalp hastalıkları gibi ciddi hastalıklara karşın kâr gütmeyen çözümler üzerinde duruyorlar.

Tıp, insan vücudunun, hangi araçlarla iyileştiğine ve hangi müteharrikin insan vücudunu sağlıktan uzaklaştırdığını araştırır. (İbni Sina)


Not:

 "Foodmatters" başlıklı yazı, aynı isimli ve dünyada ilgi gören hastalıklar ve sağlıklı beslenme üzerine yapılan bir belgesel filmin türkçe tercümesidir. Yazının içeriği ve Foodmatters isimli belgeselde anlatılanların tümü, bu filmi hazırlayan "James" ve "Laurentine" e aittir. Filmin yönetmeni ise "James Colquhoun, Carlo Ledesma". Senaryo: "James Colquhoun, Laurentine Ten Bosch". Bu yazıda dile getirilen önerilerle ilgili soruları olanlar, bu belgeselin yapımcıları ile iletişime geçmelerini öneririz. Eğer bu kişilerle temas kurmak isterseniz, bunu "www.foodmatters.tv" isimli web sayfası üzerinden yapabilirsiniz. İngilizce bilmiyorsanız, veya ingilizce bilginiz az ise, bu web sitesini Google aracılığı ile türkçeye tercüme ettirerek okumayı deneyebilirsiniz. (webmaster infethiye.net)

Video - Türkçe alt yazılı FoodMatters belgeseli

 

Kaynak:

FoodMatters Belgeseli Türkçe Tercüme Metni

Foodmatters belgeselinin birici kısmı:
● Beslenme ve Hastalıklar - Food Matters Belgeseli
● Vitaminler, Spirulina ve Kakao
● Her hastalığa bir ilaç
● "Medeniyetin" getirdiği hastalık - Kalp-damar rahatsızlığı
● Depresyona karşı etkili madde Niasin
● Ters ilaç tepkimesi - İlaçların yan etkileri
● Bize reklamlarla ulaşan sağlık bilgileri