Sağlığımız için taze süt ve ev yoğurdu

Süt ürünlerindeki kanser ve GDO riski
Süt ve süt ürünlerindeki risk
Zehirli sebze meyvenin ilacı, ev yoğurdu!

Süt ürünlerindeki kanser ve GDO riski

süt ürünlerindeki risk

"Kanser"... ne kadar ürkütücü bir sözcük değil mi? Bir diğer ürkütücü yanı ise, artık yaşamın içine iyice nüfuz etmiş olması. Oysa bizler yalnız ‘savaş’ çağı değil, aynızamanda da "kanser" çağındayız. Bunu söylemek tabiki çok üzücü! Onkolog Yavuz Dizdar cesur bir doktor ve önemli açıklamalar yaptı, bu açıklamaları okumanızı tavsiye ediyoruz, çünkü gerçekleri bilmek hakkımız!

Röportaj: Burçin İvren

Ben kendi çevremden de tanık oluyorum. Sanki bir artış söz konusu. Siz de bir doktor olarak kanser vakalarında bir değişim gözlemliyor musunuz?

Evet ne yazık ki olağanüstü bir artış var, bu durum Sağlık Bakanlığı’nın istatistikleriyle de doğrulanmakta. Kanser eskiden çok ender görülen bir hastalıktı, Yeşilçam filmlerinde bile ana hastalık veremdi. Bugün her ailede neredeyse iki kanser hastası var. Ancak daha kötüsü, yaş değişimleri gözlenmekte. Meme kanseri gibi ileri yaşlarda olan hastalıklar yirmili yaşlarda görülür hale geldi. Çocukluk çağında görülen bazı kanserleri ise artık erişkin yaşlarda da görüyoruz.

Genel olarak bahsedersek, bu artışı neye bağlıyorsunuz?

Gıdanın endüstrileşmesi, hastalıkları artıran ana faktör

Bu değişim sigara, alkol, kilo fazlası gibi nedenlerle açıklanamaz. Yirmili yaşlarda ne kadar sigara içmiş ya da duman teneffüs etmiş olabilir ki. Dolayısıyla elimizdeki en önemli açıklama gıdadır. Gıdanın endüstrileşmesi hastalıkları artıran ana faktör. Bugün marketlerde satılan “hijyenik, ambalajlı” denen ürünlerin içerikleri uzun raf ömrü sağlamak amacıyla değiştirilmiş durumda. Normal beslenirse 45 günde ancak bir yumruk büyüklüğüne gelebilen piliçleri, bir buçuk kiloya ulaştırmayı başarıyorlar. Bir tavuk günde üç yumurta nasıl verebilir, bunu da mümkün hale getirmişler. Doğanın tamamen dışına sapmış bu üretim, köylerdeki beslenme sistemine bile girdi, köylü marketten alışveriş yapıyor. Bir de tarım ilaçları sorunu var ki, denetim hiç yok. Geçtiğimiz haftalarda üç arkadaşım ortaya soyulmuş bir tek portakaldan zehirlendi, analize gönderdik, içi dışı tarım ilacı artığı üstelik “güvence veren marketten” alınmıştı.

Dünya nüfusu giderek artıyor ve yaşamak için gerekli gıda azalıyor. O nedenle seçili kitle harici belli bir kitlenin yok edilmesi gerekir. Komplo teorisi çerçevesinden bakarsak, tüm bu işlemleri “kitleleri yavaşça öldürme” politikası olarak algılayabilir miyiz?

Evet dünya nüfusu artıyor, ama dünya bu nüfusun çok daha fazlasını besleyecek kaynaklara sahip. Yeter ki kaynaklar adaletli dağıtılsın, New York’un bir günde çöpe attığı yiyecekler ile Afrika’nın bir yıl doyacağını söylüyorlar, inanın doğrudur. Bu nüfusun azaltılmasına yönelik komplo teorilerine eskiden inanmazdım, artık mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunu bilerek ya da bilmeden yapabilirler. Genetiği değiştirilmiş tarım böyle manipülasyonlara olanak sağlıyor, patent belgelerini okuyorum, akla hayale gelmedik ucubeler geliştirmişler ve her yere sokmaya çalışıyorlar. İlaç endüstrisi bundan para kazanıyor, ancak daha kötüsü en büyük ilaç şirketlerinin hem tohum, hem tarım ilacı hem de insan tedavisinde kullanılan ilaçlar alanında aynı anda faaliyet göstermeleri. Bu durum aslında yasal değil, komplo teorilerini de fazlasıyla destekliyor.

Süt ve süt ürünlerindeki risk

Pastorize Süt

Ambalaj içinde satın aldığımız süt hangi teknik işlemlerden geçiyor?

Süt doğanın mantığı gereği aslında hiçbir işleme tabi tutulmamalıdır, ancak hayvanların sağlıklı olmadığı koşullarda pastörizasyon işlemi Pastör’den bu yana kullanılmakta. Pastörizasyonda sütün eriştiği sıcaklık hastalık oluşturabilecek etkenlerin ortadan kaldırılması için yeterlidir, Whey proteinleri gibi besleyici unsurlar kabul edilebilir bir miktarda kaybedilir. Ancak uygulama “ultra high temperature” (UHT) denen “çok yüksek sıcaklık” aşamasına geldiğinde durum değişir. Çünkü süt düz bir besin değil, aslında yeni doğan bebeğin dış dünyaya adaptasyonunu gerçekleştiren sıra dışı bir biyolojik sistemdir. Yapılan bütün araştırmalar anne sütü ile beslenen çocukların, bu adaptasyonun daha iyi olması nedeniyle formül mamalarla beslenenlere göre daha sağlıklı bir yaşam geçirdiklerini göstermektedir.

Homojenizasyon sonrası, süt pek çok özelliğini yitiriyor

-Süt düz bir besin değildir demek, onun aslında düz bir besinmiş gibi işleme alındığına vurgu yapmaktır. Burayı biraz açabilir miyiz?

Günümüz süt endüstrisinin en büyük hatası da sütü düz bir besin maddesi olarak kabullenmesi ve ona “yüksek teknolojik işlem” yapabileceğini zannetmesi. Bu uygulamanın başlangıç aşaması sütün homojenizasyonudur. Normal koşullarda kaymak oluşturan süt içerisindeki yağ kürecikleri, süt 85 derece sıcaklıkta, 140 bar basınç altında (1400 metresu basıncı) çok ince bir delikten püskürtülerek sütün içerisine karıştırılır. Endüstri bunun zararsız bir yağ küreciklerinin parçalanması işlemi olduğunu düşünmektedir, ancak homojenizasyon sonrasında süt başta karakteristik kokusu olmak üzere pek çok özelliğini yitirir. Bu işlem aslında homojenizasyonun ötesinde bir kataliz işlemidir, sütün bebek için koruyucu özelliklerini de ortadan kaldırır.

-Ekşime özelliği de bahsettiğiniz dahilinde sanırım.

Elbette. Piyasada “homojenize” olarak satılan yoğurtların da ekşime özelliği bu kataliz işlemi nedeniyle ortadan kalkmaktadır. Bu aynı zamanda yoğurdun vücut için “koruyucu antioksidan özelliğini” de ortadan kaldırmaktadır. Oysa antioksidan özellik yaşlanmanın geciktirilmesi açısından Nobel ödüllü Rus Kimyacı Elie Metcnikof tarafından ortaya atılmıştır, çünkü etkinliğini kaybetmemiş yoğurt, vücuda öyle ya da böyle alınan toksik maddelerin etkisizleştirilmesi için gereklidir. Dahası gerçek yoğurt bağırsak florasının sürdürülmesi için de çok önemlidir. Burada vurgulamam gereken bir diğer üzücü nokta, homojenize sütten yapılan yoğurdun kaymak oluşturamamasına karşılık, piyasadaki endüstriyel homojenize yoğurtların çoğunun kaymaklı olmasıdır.

pastorize-sut-riski

-Evet, kaymaklı yoğurtları raflarda görmek mümkün.

Bu kaymaklar yoğurdun üzerine sonradan eklenen “çakma” kaymaklardır (endüstri de karşılıklı görüşmelerimizde durumu kabul etti.) Bunu yapabilmek için genellikle margarin
kullanıldığı kabul edilmektedir.

UHT Sistemi

Süte uygulanan diğer aşama nedir?

Sütün endüstriyel işlenmesindeki diğer aşama olan UHT işleminde ise sıcaklık 140 derece civarına çıkarılır, süt su bazlı bir sistem olduğundan bu sıcaklığa çıkması kaynama nedeniyle mümkün olmayacağından basınç uygulanması gerekir. Bu basınç 5 bar düzeyinde, yani gıda mühendisi arkadaşlarımızın ifadesiyle şebeke suyu basıncı seviyesindedir. İşte bu işlem sadece süt içerisindeki uyku halindeki mikroorganizmaları ortadan kaldırmakta kalmamakta, sütün yapısında da ciddi değişikliğe neden olmaktadır, zira UHT sütler doğal bozulma yolu olan ekşime özelliğini kaybederler, proteinlerin nasıl bir forma katlandığı da bilinmemektedir. Ne akademi, ne de endüstri bugüne kadar sütün fizyolojik etkilerini hemen hemen hiç incelememiştir. Örneğin sütün ana proteini olan kazeinden oluşan beta-casomorphin-7 sindirim sistemi örtüsünün (mukus tabakası) oluşturulmasını uyarır. Aynı şey sütün fermente biçimi olan yoğurtta da vardır. Kazein midede tamamen özgül bir şekilde kesilip, biçilir, vücuda bir bütün olarak emilir. Tekrar söyleyeyim, sütün ve yoğurdun fizyolojik etkileri henüz yeni araştırılıyor, kan şekeri seviyelerini bile düzenlediğine dair veriler henüz iki yıllık. İşte ekşimeyen homojenize yoğurtlar ve UHT sütlerde bu özellikler biter, çocuklarını uzun ömürlü UHT sütle ve ekşimeyen homojenize yoğurtla beslemeye çalışanlar, onları sütün ve yoğurdun fizyolojik etkilerinden tamamen mahrum bıraktıklarını bilmeliler. Bu işlem sütün yapısını bozmak için zaten yeterlidir, ama sütün ömrünü uzatmak için içine paraben denilen koruyucular konulduğu, UHT işleminin enerji sarfiyatının azaltılması için bazı kimyasal katalizörler kullanıldığı da gıda mühendisi arkadaşlarımız tarafından anlatılıyor.

Mikrop histerisi

-Ambalajlı sütte bizi bu tehlikeler bekliyor ise, başka bir tehlike de ambalajsız ürünlerde bizi bekliyor olamaz mı? Örneğin günlük ve açıkta satılan süt daha mı az risk taşır?

Açık sütün kaynağını iyi sorgulamak durumundayız. Bugün artık teknoloji gelişti, herkesin fotoğraf makineli cep telefonu var. Tüketici açık süt satıcısından en azından hayvanlarıyla çekilmiş bir fotoğrafını isteyebilir, hatta mandırasını pikniğe açan üreticiler de oldu. Ambalajlı ürünün anlattığım sakıncalarının yanında “enfeksiyon riski” inanın marjinal kalır. Bunun yöntemi sütün kaynatılmasıdır. Brusella ve diğer olası bakteriler kaynatmayla zaten ölür, Anadolu’daki aslı sorun kaynatılmamış sütten hazırlanan “taze” peynir. Peynir olgunlaştığında bu risk de ortadan kalkar. Sokakta satılan sütlerin mikroorganizma olasılığı hep vardır, asgari hijyene dikkat edilip kaynatılarak ortadan kalkar. Biz de bu sütle büyüdük, salgın hastalık mı vardı? Bu “mikrop histerisi” endüstrinin küçük üreticiyi boyunduruğu altına almasının bir yöntemi. Aynı yöntemi bol bol satmaya çalıştıkları temizlik malzemelerinde de uyguluyorlar.

Kaynak:

indigodergisi.com

Zehirli sebze meyvenin ilacı, ev yoğurdu

Yavuz Dizdar

Mine Şenocaklı - Sebze-meyvelerde zehirli tarım ilacı kalıntıları olduğunu tartışmaya bile gerek duymuyor Dr. Yavuz Dizdar. Zira bu yeni bir mesele değil, DDT`den beri böyle. Bu acı bir gerçek, ama daha dahası da var. Eskiden yoğurdun yoğurt olduğu zamanlarda, bu zehre karşı bir ilacımız vardı. Zehirli sebze meyveyi yesek de, soframızdaki yoğurt, zehrin vücutta birikmesine ve hastalıklara yol açmasına engel oluyordu, şimdi o da yok, zira doğal yoğurt bulmak imkansız market raflarında! İşte bu yüzden iş başa düşüyor, gidip günlük süt alacak, kendi yoğurdunuzu kendiniz yapacaksınız. Değer mi bu zahmete demeyin! Ucunda başta kanser ve pek çok illet var!

Google’a girip “doku, tarım ilacı ve Türkiye” yazarsanız, tabii bu üç sözcüğün İngilizcesi’ni yazacaksınız, ekranda onlarca makaleye rastlayacaksınız. Böyle bir araştırma yapmamıştım, ta ki gidip Dr. Yavuz Dizdar’la görüşene kadar. Girdim baktım ve hiçbiri de iç açıcı değil maalesef. “Niye böyle bir araştırma yapalım ki?” demeyin, büyük olasılıkla buzdolabınızda olmasa bile yanıbaşınızdaki manavda, markette birkaç meyve sebze tam da bu konuyla ilgili. Greenpeace’in geçen hafta yaptığı açıklamayla tekrar gündeme geldi. Ama aslında bu ilk değil. Geliyor gündeme, sonra unutulup gidiyor. Tıpkı GDO ya da kansere yol açtığı bilinen sütteki aflatoksin ve antibiyotik kalıntısı tartışmaları gibi. Sebze ve meyvelerde tarım ilacı zehrinin olup olmadığı konusu da bir süre sonra gündemden düşecek belki. Et hem pahalı, hem sağlığa zararlı, az yemeli ve üç beyazdan uzak durmalı. Kalıyor geriye, meyve ve sebze, onlarda'da ya GDO var, ya da tarım ilacı! Peki yetkili kurumlar bir çözüm bulana kadar yapabileceğimiz bir şey var mı?

Organik pazarlardan alışveriş yapın

Sağlıklı beslenme konusunda yıllardır araştırmalar yapan ve uluslararası literatürü yakından takip eden Dizdar, “Tarım ilaçları tüm dünyada bir sorun. Ama Türkiye’deki durum çok daha farklı. AB’nin zehirli diye geri çevirdiği sebze ve meyveler, yine bizim iç pazara sunuluyor. Bunlar zehirli, ama iç piyasa için üretilen sebze ve meyvelerin içindeki kalıntılar konusunda hiçbir bilgi yok, çünkü bizde denetim yok! Tek çareniz var, organik pazarlardan alışveriş etmek” diyor. “Peki organik meyve sebze ne kadar organik?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Hemen onun da yanıtını veriyor Dizdar; “İlaçlı tarım ürünlerine göre aralarında açık fark var. Eğer ki bir portakaldan üç kişi zehirlenebiliyorsa bu ülkede, marketler asla sağlıklı ürün sattıklarını iddia etmemeli. Kendileri analiz yaptırmadıkça bu iddiayı ortaya atmamalı. Siz de aldığınız ürüne güvenmemelisiniz” diyor.

Dizdar’la bu can alıcı meseleyi Taksim’de bir kafede konuşmaya başladık. Ardından Şişli’deki organik pazarda sohbetimizi sürdürdük. Öyle şeyler konuştuk ki, artık manava, kasaba, bakkala giderken “Aç kalmak evladır” diye korkmamak elde değil. Ama korkun, çünkü bu korkunun ecele faydası var!

Greenpeace, Türkiye’den ihraç edilen, üzüm, armut ve biberin yüksek oranda zehirli tarım ilacı içerdiğini açıkladı. Tarım Bakanı Mehdi Eker, “İftira” diyor. Siz ne diyorsunuz?

Konuları parça parça inceleyince, çok fazla bütünü göremez hale geliyorsunuz. Ama hastalıkların tablosu değişti ve değişince bir doktor olarak beraberinde başka şeyleri de sorgulamaya başlıyorsunuz. O zaman, “Bizim yediklerimizle ilgili sıkıntımız nedir?” sorusu gündeme geliyor. Benim süt ve yoğurt meselesine bundan iki sene önce girmemin nedeni bu oldu. Bir gün önüme sizin gazeteden Mutlu Tönbekici’nin bir yazısı kondu. “Yoğurtlar artık niye ekşimiyor?” diye soruyordu. Okuyunca “Allah Allah” dedim ve düşünmeye başladım. Çünkü ben de çok yoğurt yerim. Bazen buzdolabında iki- üç hafta kalır, “Ne şanslıyım, bozulmamış” der ve öyle yerim. Daha doğrusu yerdim. Sonra denemeye başladım ve gerçekten özellikle piyasadaki büyük marka yoğurtlarda hiçbir ekşime olmadığını gördüm. Araştırınca olay bambaşka yerlere gitmeye başladı. Üreticiler, süt gibi doğrudan tüketilmesi gereken bir gıda maddesinde bile bir şey olabilir mi acaba diye şüphelenmeye başladım, ki süt gıdadan da ötedir, doğanın bize verdiği olağanüstü bir nimettir.

Şüpheleriniz sizi nereye götürdü?

Ben yoğurda, süte ne yapıyorlar, ne ediyorlar diye araştırırken, çok sayıda mail almaya başladım. “Siz bir de diğer konuları bir bilseniz, tarımda neler yapıyorlar, hiç haberiniz yok sizin” diye. Onları araştırmaya başladım. Sonuçta geldiğim noktada bir bilinmezlik ortaya çıktı. Bu bilinmezliğin başlıcası da tarım ilaçlarının kullanımıyla ilgili. Çünkü tarım ilaçları usulsüz, düzensiz, kuralına uygun kullanılmazsa, pek çok sorun yaratabiliyor. Çiftçi zannediyor ki, bu ilaçlar vitamin niyetine de kullanılabilir. Çünkü hakikaten de bunları kullandığınızda, ürünü kat kat artırma gibi avantajları var. Dolayısıyla uygulamasını da ya kulaktan dolma, ya da dolduruşa gelme biçiminde yapmaya başlıyor. Bunun üzerine yoğurt ve sütü araştırırken, tarım ilaçlarıyla ilgili bir inceleme yapmak gerektiği ortaya çıktı. Yaptım ve şunu gördüm, bizde tarım ilacı kullanımı eskiden de sıkıntılıydı, ama şimdi doruğa ulaştı. İnsana etkisinin katlanmasının nedeni ise, süt ve yoğurdun aşırı işlemden geçirilmesi.

Organik kutu süt de faydalı değil

Nasıl?

Prof. Ahmet Aydın’a da, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta’ya da çok müteşekkirim; bu konuyu gündemde tuttular. Sütün canlı halinin çok önemli bir özelliği var. Vücuda giren yabancı maddeleri tutup, bağlama ve vücutta emilmesini engelleme özelliği. Çünkü gördük ki, anne sütüne de tarım ilacı bulaşmış vaziyette, ama bebeklerde bir sıkıntı çıkmıyor. Demek ki sütün bu tutma özelliğine bağlı olarak çıkmıyor. İşte bunun için sütün özellikle homojenizasyon ve UHT işleminden geçirilmemesi gerekiyor. Aynı şey yoğurt için de geçerli. Çünkü sütün içindeki glutatyon dediğimiz aktif molekül, vücuda giren yabancı, kanser yapıcı maddeleri bağlıyor. Zehirlenmelerde yoğurt yedirtilmesinin mantığı da bu.

Yani yoğurt gerçekten panzehir?

Evet, yoğurt panzehir ama bu özellik bir tek ekşiyebilir olan doğal yoğurtta var. Şu anki yoğurtlar homojenize. Kıvamı son derece iyi görünüyor, parlak, ambalajları sterilize, ama bu özellikleri olmadığı için, sizin tarım ilaçlarını vücudunuza almanızı engelleyemiyorlar.

Peki çocuklarımıza kutu süt içirmezsek ne içereceğiz?

Günlük pastörize süt için

Kutu sütün bir zararı var mı?

Zararı var mı, kısmının olma olasılığı çok yüksek. Çünkü UHT dediğiniz işlemde, çifte fiziksel işlem uygulanıyor. Bu çifte fiziksel işlemin anlamı şu; sütü bir yandan 140 derecede ısıtıyorsunuz, süt normalde 140 dereceye çıkamayacağı için, bir de bu işlemi basınç altında yapıyorsunuz. Bu, sütün içerisindeki proteinlerin üç boyutlu yapısını tamamen değiştiriyor ve doğa dışı forma sokuyor. Doğada böyle bir şey yok. Bu işlem sırasında sizin vücudunuzun tanımadığı moleküller oluşuyor. Bu yüzden bence tıpkı halk ekmek gibi, halk süt olmalı. Belediyeler bu işe girmeli. Herkes bu işten kazançlı çıkar. Şirketlerle belediyeler ortaklaşa çalışıp, halka günlük süt dağıtabilir. Siz de o sütü alıp kendiniz yoğurt yapabilirsiniz. Çünkü yoğurt özellikle bu tarım ilacının etkilerini yok etme açısından çok önemli. Radyasyonla uğraşanlara, kömür madeninde çalışanlara, ağır metal işinde olanlara kanunen her gün yoğurt verilmesi zorunludur biliyorsunuz. Ama onun gerçek, doğal yoğurt olması lazım.

Marketten aldığımız yoğurtlar bu işlevi hiç mi görmüyor?

Hayır, görmüyor. Ancak gerçek yoğurt verirseniz vücuda alınan zehrin bir kısmını tutabiliyor. Dolayısıyla yoğurdun sağlıklı olması, ekşiyebilir olması çok önemli.

Peki organik kutu sütler?

O bir aldatmaca. Bir şeyin kaynağının organik olması, o ürünün organik olduğu anlamına gelmiyor. Siz tabii ki kaynak olarak organik bir sütü alırsanız çok iyi. İçinde tarımsal ilaç yok belki ama bu kadar aşırı işlemden geçirdiğiniz zaman bu sütün organikliği de yok demektir artık. İnsanlar organik dendiği zaman kaynağının organik olmasını yeterli görüyorlar. O zaman alın eti yakın, kaynağı organikse buna organik diyebilir misiniz?

Tabii ki hayır!

Bir farkı yok ki, mantık olarak baktığınızda. Bir ürünün organik olması demek, üretimi sırasında tarım ilacıyla, ağır metalle hiç karşılaşmamış olması, herhangi bir hormon kullanılmamış olması anlamına geliyor. Ama bu ürünün sizin karşınıza gelirken bu özelliklerini korumuş olması gerekiyor. Siz bunu alıp UHT’den geçirirseniz onun artık organikliği kalmaz. Sütü o nedenle en az işlemden geçmiş şekilde tüketmek gerekiyor. Avrupa’da herkes günlük pastörize süte döndü. Şişe içinde de, kutu içinde de olabilir. Ama kesinlikle homojenizasyon işleminden geçmesini istemiyoruz. Aksi halde bu homojenizasyon işlemi sütün hastalıklardan koruyucu özelliğini ortadan kaldırıyor. O yüzden şişe süte en fazla 2 gün ömür veriyorlar.

Hastanede üç arkadaşımız portakaldan zehirlendi

Hocam geçen hafta Dünya Gazetesi’ndesindeki yazınızda, üç arkadaşınızın tek bir portakaldan zehirlendiğini yazdınız. Bu olay Greenpeace’in raporundan ne kadar önce oldu?

Üç hafta kadar önce, öğleden sonra hastanede üst kattan telefon ettiler, “Murat Ağabey’in midesi bulanıyor, çıkarıyor” diye. Durup dururken kusmak pek hayra alamet değil ama “Murat Ağabey’in diyabet sorunu olduğundan, şekeri oynamış olmasın” dedik. Koştuk yukarı, baktık ağabeyimiz iyi. Zaten o da, “Tamam geçti, bir şeyim yok” dedi. Biz de rahat bir nefes aldık. Ama olay orada kalmadı, iki kişi daha kusmaya başladı. O zaman “Bu olsa olsa zehirlenmedir” dedik. O öğlen yemek de yenmemiş, en sonunda anlaşıldı ki olay toplantı sırasında ortaya soyulan bir tek portakaldan kaynaklanmış.

Tek bir portakaldan mı?

Evet. Kaç dilimse artık. Her yiyen zehirlenmiş. Bunun üzerine arkadaşlar alıp portakalı analize göndermiş. Analizde ortaya çıktı ki, portakalın içi dışı, her tarafı tarım artığı dolu. Alındığı yer de, “güvenli” olduğunu reklam eden bir market. Canım çok sıkıldı, güvenli denen market buysa diye. Oradan aldığı iki portakalı sıkıp, “Taze meyve suyu içirdim çocuğuma” diye sevinen anneleri düşündüm, içim iyice daraldı. Çünkü Türkiye’den ihraç edilen ürünlerde tarım ilacı kalıntısı olabilir ama bu bizim portakaldaki kalıntı falan değil artık, o ürünün neredeyse tamamiyle tarım ilacına bandırılmış olması! Sebze ve meyvede bu düzeyde tarım ilacı varken, biz bu toplumu nasıl sağlıklı tutacağız, sorun oraya geliyor.

Bu soruyu benim size sormam gerekiyor. Böyle sebze meyveleri yemek hangi hastalıklara yol açıyor?

Akdeniz Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ndeki arkadaşlarımız, Sağlık Bakanlığı ile ortak bir toplantıda iki sene önce söylemişlerdi, lenfomalar ve kemik iliği kanserlerinin çoğu Kumluca’dan geliyormuş. Kumluca sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli tarım üretim merkezi. O halde anlamaya çalışalım bakalım, lenfomaların tarım ilaçlarıyla ilişkisi ne, bu hastalığın özellikleri neden değişti? Görüş isteyeceğiz. Bakalım buradan hareketle hangi sonuçlara gideceğiz.

Bira ve şarap da yoğurdun işlevini görüyor

Neden sütün günlük süt olması, yoğurdun da bu sütten yapılması gerekiyor?

UHT süt kesinlikle olmayacak. Çünkü sütün içerisinde vücut için doğal olarak koruyucu maddeler var. Süt aşırı işlemden geçirilirse bu koruyucu maddeler ortadan kalkıyor. Bizdeki hastalıkların artışı, süt ve yoğurdun bozulmasıyla paralel gidiyor. 15 yıl önce böyle bir sorunumuz yoktu. Ne zamanki homojenize yoğurt kavramı Türkiye’ye girdi, raf ömrü uzun diye tebliğ değişti, ki aynen 6 ay raf ömründen bahsediyor tebliğ, ondan sonra hastalıklarda abartılı bir artış olmaya başladı. Çünkü Türkiye’de yoğurt tüketimi diğer ülkelerdekine göre çok fazla. Ha, Fransızlar mesela sofra şarabı tüketiyorlar. O da aynı işleve sahip.

Çok ilginç...

Çünkü içinde yoğurttakine benzer birtakım maddeler var. Bunlar yine ekşimeye yol açan maddeler. Fransızlar bu tür zararlı maddelere karşı o şekilde korunabiliyorlar. Almanların bira tüketimi de benzer bir korumaya neden olabiliyor. Ama Türkiye’de bizim kendimizi koruyacağımız ana besin maddemiz yoğurt ve ayrandı, çocuklar için de süt. Ne zamanki bu ürünler uzun ömürlü hale getirildi, içindeki bu koruyucu maddeler ortadan kalktı, sorun da ortaya çıkmaya başladı. Siz ne kadar işlemi ağırlaştırırsanız, ürünün o kadar çok raf ömrünü uzatıyorsunuz. Günlük sütte ekşime olabiliyorken UHT kutu sütte ekşime olmuyor. Açsanız da bir ay boyunca buzdolabında da saklayabilirsiniz. Bozulduğu zaman da küflenerek kesiliyor. Ekşime hiçbir zaman olmuyor. Bu yüzden hiçbir zaman marketlerde şişmiş bir kutu süt göremezsiniz. Olması mümkün değil. Konserveler hazırlanırken de UHT sistemi kullanılıyor. Bu bir büyük düzen. Siz bu işlemi salçalara da yapıyorsunuz, domates püresi diye sattığınız ürüne de yapıyorsunuz. Bir ürün endüstri çarkından geçtiği anda tek bir amacı var, raf ömrü uzun ürün üretmek.

Ve gıdaların raf ömrü arttıkça bizim raf ömrümüz kısalıyor.

Evet. Benim bugün doğal yoğurt bulana kadar canım çıkıyor. Bakın bunun için öyle olağanüstü laboratuvar testleri de gerekmiyor. Bu gayet basit bir test. Yoğurt ekşiyor mu ekşimiyor mu bakacaksınız. Ama maalesef 2009 yılında büyük bir üretici firmanın ısrarıyla yapılan yoğurttaki tebliğ değişikliğiyle birlikte bizim yoğurtlar ve sonrasında ayranlar da elden gitti. Bizim insanımızın her yemekte tükettiği bir ayran vardı. Şu anda ayran piyasasına hakim olan kuruluş belli ve o ayranlar yazın döner büfelerinin önünde güneşin altında plastik kutuların içinde hiçbir şey olmadan günler boyu kalabiliyor, bir şey olmuyor çünkü. Bunu bakkal da söylüyor, “Ağabey bunların süresi geçtiği zaman şişerdi şimdi artık bir şey olmuyor” diyor. Çünkü bu ekşime özelliğini yitirmesi, raf ömrünü uzatıyor ama bu ayranın içersindeki tarım ilaçlarını tutabilecek aktif olan molekülleri de ortadan kaldırıyor. Sorun bu.

Anneler de çocuklarına kolaylık olsun diye, sağlıklı diye kutu ayran, kutu süt içiriyorlar...

Şimdi aynı şey okullardaki süt kampanyasıyla da gündemde. Firmalar gittiler, ellerindeki stoğu Milli Eğitim Bakanlığı’na bir şekilde satmaya çalıştılar. Okul sütü projesiyle. Okul sütü projesi daha önce de uygulanmaya çalışılmış, iyi bir proje ama hangi süt? O bölgeden alacağınız günlük pastörize sütü kullanacaksınız. Siz büyük firmaların elinde kalmış UHT kutu sütleri çocuklara dağıtırsanız, bu çocuklara iyilik yapmak, çocukların beslenmesine katkıda bulunmak değildir, bilakis çocukların aslında içmemesi gereken bir şeyle zehirlenmesi demektir. UHT sütü tavsiye etmek suçtur. Doğallığını bütünüyle yitirmiş, hiçbir şekilde besleyici değeri olmayan, bir miktar belki kalsiyum, belki protein kaynağı olabilecek bir sütten bahsediyoruz çünkü. Ama hiçbir işlevi olmayan bir süttür UHT süt.

Kaynak:

yaklasansaat.com