logo - infethiye

Suyumuzu israf etmemeliyiz!

Ben ne yapabilirim ki deme lüksümüz yok
En güvenilir yine musluk suyu!
Su yok ise, Ekmek de yok!
Su ile ilgili atasözleri, fıkralar
Su ile ilgili Powerpoint- dosyasını indiriniz

Ben ne yapabilirimki?.. deme lüksümüz yok

Dörtte üçü sularla kaplı olmasına rağmen, yanlız yüzde üçü kullanma suyu olan dünyamızın, yakın gelecekte en büyük sorunu „kuraklık“ olacaktır. Bu nedenle hiç birimizin „ben bu konuda ne yapabilirim ki?“ deme lüksümüz bulunmuyor. 
Yurdumuzun üç yanı denizlerle çevrili, her tarafında nehirler, dereler, su kaynakları olsa da, Türkiye kullanılabilir su miktarı bakımından fakir ülkeler arasında yer alıyor. Doğal Hayatı Koruma Vakfı, önümüzdeki yıllarda su sıkıntısı çeken bir ülke haline geleceğimizi söylüyor. 

Dünyamızın her zamankinden daha fazla suya ihtiyacı var. Sanayileşme, nüfus artışı, suyun kirlenmesi ve bilinçli tüketilmeyişi sebebi ile, var olan su kaynakları hızla azalmakta.

1950 yılına göre, su rezervleri yüzde 15 - 30 arasında azalma gösterirken, su tüketimi yüzde 50 oranında artmıştır. Bugün 30 ülke su sıkıntısı çekmekte, 2025 yılında ise 50 ülke su sıkıntısı çekecektir. Bugün dünya çapında 1 milyar insan sağlıklı içme suyuna ulaşamamaktadır. 2.6 milyar insan hijyen için gerekli olan Sudan yoksundur. Her gün 3 bin 900 çocuk kirli su yüzünden hayatını kaybetmektedir. Hastalıkların yüzde 88'i sağlıksız içme suyu ve yetersiz hijyen koşullarından kaynaklanmakta olup, her yıl 1,8 milyon insan ishal gibi salgın hastalıklarına maruz kalmaktadır.

Karşı karşıya kaldığımız kuraklık tehdidine karşı, suyumuzu tasarruflu kullanmalıyız. Evlerimizde çok basit yöntemlerle büyük tasarruflar sağlayabiliriz.

Suyu bilinçli kullanmak, yaşam kalitemizi düşürmez

Bahçe sularken..

Bahçe sulamak için, buharlaşmanın az olduğu sabah ya da akşamüstü saatlerini tercih edebiliriz. Yalnız ihtiyaç duyulan yerleri sulamak için, hortumun ucuna takılan tetikli püskürtücüler kullanın. Daha az bakıma (suya) ihtiyaç duyan, bitkiler/çimenleri seçin. Bitkilerin yapraklarını değil, saplarının dibini sulayın. Su akıp gitmeden önce toprağın suyu ne kadar çabuk emdiğini görün. Hepsinin doğru miktarda su almasını sağlamada yardımcı olacağı için, benzer sulama ihtiyaçları olan bitkileri gruplandırın. Toprağın nemli kalması için, toprağa çürümüş yaprak/bitki karışımı gübre gibi organik maddeler katın. Yağmur suyunu depolarsanız, sıcak günlerde, bahçeniz için su ihtiyacınız bu şekilde giderilebilir.

Gizli su kaçağı..

Evinizde su israfına son vermek için öncelikle nerede ne kadar su tükettiğinizi bilmelisiniz. Alacağınız küçük önlemlerle, su tüketiminizi azaltmanız mümkün. Gizli su kaçağı'nı tespit etmek için, bütün muslukları kapatıp su sayacını okuyun. İki saat süre ile su kullanmayın. İki saatin sonunda, su sayacını tekrar okuyarak, su kaçağı olup olmadığını tespit edebilirsiniz.

Yer altı suları

Yer altı sularının gereğinden fazla, aşırı biçimde kullanılması, yer altı su seviyesinin daha derinlere inmesine, dolayısıyla ulaşılmasını (yer üstüne çıkartılmasını) güçleştirmektedir.

Akaryakıt istasyonları, konaklama ve dinlenme tesisleri gibi işletmelerin, gerek dekoratif amaçlı, gerekse araç yıkama hizmeti amaçlı kullanımı, su israfına yol açmaktadır.

Çeşme, hayrat ve yapay şelale gibi (su kullanımının kontrolünün yapılamayacağı) uygulamalardan kaçınılmalıdır. Su yanlızca gerektiği zaman kullanılmalı, araç yıkarken, bahçe sularken gereksiz yere akıtılmamalıdır.

Şebeke suyu yerine, şişe suyu fanatikliği!

Dünyada bir milyardan fazla kişi temiz içme suyuna erişemiyor. Buna rağmen Avrupa ve ABD'de şişelenmiş su satın almak o kadar normal ve doğal hale gelmiş ki, insanların evinde musluktan akan iyi kalitede içme suyu bile adeta unutulmuş.

Şişelere doldurulmulş su ile elde edilen gelir, devasa hale gelmiş durumda, bu bizim ülkemiz için de geçerli. Daha şimdiden milyarlar kazanılıyor iken, gelecek yıllar için %30' dan fazla büyüme bekleniyor.

Çevreye verilen zarar yıkıcı. Yalnız şişelenmiş suyun tüketiciye taşınması, dünyada her yıl, karbon dioksit emisyonunun birkaç yüz bin ton artmasına neden oluyor. Plastik su şişelerinin üretilmesi için yılda 1.5 milyar varil ham petrol gerekiyor. Yalnız dört plastik şişeden biri geri dönüşüme tabi tutuluyor. Şişelerin dörtte üçü, toprağı ve yer sularını yüzyıllar boyunca kirletiyor.

Şişelenmiş su endüstrisi patlama yaşıyor, bu gerçek, acaba sağduyulu insanoğlunun pazarlama zaferi mi?

En çok su tüketen ülkeler listesi

Bir ülkenin su tüketiminin büyük bir kısmı, tüketilen yiyecek ve çeşitli ürünlerin üretiminde kullanılmaktadır. Örneğin et tüketimi, Amerika birleşik Devletlerinin su tüketiminin %30'unu oluşturmaktadır.

Listeyi ayrıntılı incelemek için, grafiğin üzerine tıklayarak büyütünüz!

Kalabalık ve su kaynakları az olan ülkeler, genellikle büyük miktarlarda su ithal eden ülkelerdir. Gelecek nesillere yeterli su bırakmak için, yüksek miktarlarda su tüketen ülkelerin, tarımsal alanda daha verimli su kullanmaları veya su fiyatlarını arttırmaları gerekir. Giderek azalan su kaynakları düşünüldüğünde, su ihracatı yapan ülkelerin de, yurtdışına satılan su miktarını azaltarak, yerel kullanıma önem vermeleri gerekir. En önemlisi, toplumların sivil toplum örgütleri ve devletlerin ortak çalışmasıyla bilinçlendirilmesidir.

Eğitim ailede başlayıp daha sonra okulda devam ettiğine göre, farkındalığı ilk başlatan anne/ baba olmalıdır. Devamında okulda verilecek dersler, bireyin su'yu bilinçli ve verimli tüketmesini sağlayacaktır.
(Kaynak: Çeşitli yazılardan derlenmiştir.)


sarı çizgi

En güvenilir su yine musluk suyu!

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar'la Mine Şenocaklı'nın reportajı (30.07.2012):
Mehmet Ali Önel’in sunduğu haber programı Deşifre’de, İstanbul’da satılan 55 damacana sudan 41’inin sağlığa zararlı olduğu iddia edilmiş, Sağlık Bakanlığı da olaya el koymuştu. Ancak bakanlık önceki gün sadece 5 markayı sağlıksız diye teşhir etti. Testi geçemeyen bu damacana sularda başta ‘koliform’ gibi dışkı yoluyla bulaşan bakteriler olmak üzere sağlığa zararlı çok sayıda madde var. Ama hiç kimse bakanlığın bu açıklamasından tatmin olmadı. Benim size sormak istediğim şu; bu suları içersek ne olur? Siz bu açıklamayı tatmin edici buldunuz mu?

Birkaç gün önce yapılan analizlerde 55 örnekten 41’inde dışkı var deniliyorsa, bu açıklama hiç de inandırıcı değil. Çünkü 55 markanın içinde teknik olarak bildik büyük markaların da olması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı belli ki bütün markaları açıklamıyor, büyük olanları gizliyor. Ben bu adı açıklanan firmaların hiçbirini duymamıştım. Bunlar lokal, küçük firmalar. Asıl pazarı tutanlar bizim marketlerden aldığımız markalar. Demek ki bakanlık diğerlerini açıklamaya çekiniyor. Ama böyle yapmakla halk sağlığını büyük riske atıyor.

- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “En iyi içme suyu musluk suyu” demişti. Sizce de gerçekten öyle mi? Güvenip musluktan su içelim mi?

Şebeke suyunun kalite durumunu çok net bilmiyorum. Ama iyi denetlendiğini çok iyi biliyorum. Eskiden şöyle bir sıkıntı vardı; borulardaki kaçaklar nedeniyle dışarıdan şebeke suyunun içine bazı şeyler bulaşması söz konusu olabiliyordu. Ama alt yapının bir kısmı yenilendi, yenilendikten sonra da bildiğim kadarıyla bir kirlilik söz konusu değil. Ama suyun kalitesi nedir, tadı nasıldır, o tamamen ayrı bir mesele.

- Musluk suyunda da çok fazla klor var ama... Bunun sağlığa bir zararı yok mu?

Klor alınması faydalı bir şey değildir elbette. Suyla ilgili doğrudan söyleyebileceğim bir çalışma yok ama, klor alınmasının kanserle ilişkili olduğunu söyleyen pek çok çalışma var. O zaman yapılacak şey şudur; klor uçucudur. Yani suyu üstü açık bir kabın içinde ya da toprak bir testide, küpte dinlendirirseniz, o klor uçar.

- Testi ya da küp dediniz. Peki ya cam?

Cam olmaz.

- Neden?

Klor camdan uçmaz. Testinin özelliği, üzerinde çok küçük gözenekler var. Gaz, o gözeneklerden dışarı doğru süzülüyor. Bu aynı zamanda suyu soğuk da tutuyor. Çünkü o su dışarıya doğru buharlaşırken suyun sıcaklığını da alıyor. Dolayısıyla testideki su serindir de. Ama aynı şey camda olmaz. Çünkü camın gözenekleri yoktur. Ama cam çok iyi bir saklama kabıdır.

- Bazı uzmanlar suyun şişede saklanmasını da önermiyor. Dibinde yosun tutuyor diye... Yosun tutmuş şişeden su içilse ne olur?

Suyun berrak, kokusuz ve beklememiş olması halinde bu suyu bir kere içmekten elbette bir şey olmaz. Mesela yavaş debisi olan bir derede taş yosun tutar. O dereden su içilmemesi diye bir şey söz konusu değildir. Nitekim doğaya bakıyorsunuz, hayvanlar bu suyu içiyorlar. Bu suyu içmelerindeki ana unsur şu; hayvanlar yeterince temiz suyu, o suya kimyasal karışıp karışmadığını ayırt edebiliyorlar, hissediyorlar ve o suyu içmiyorlar. Nasıl hissettiklerini bilmiyoruz. Dolayısıyla dibinde yosun tutmuş şişeden su içmemenin mantığı ancak şu olabilir; çünkü suyun yosun tutabilmesi için canlı birtakım organik moleküllerin suyun içinde bulunuyor olması gerekir.

- Anlayamadım, açar mısınız?

Saf suyun içinde yosunun olabilmesi için birtakım moleküllere ihtiyaç var. Bunlar aminoasitler olabilir, bitki kökenli maddeler olabilir. Dolayısıyla su yosun tutmuşsa eğer saf su değildir. Yeraltından gelen sular bu özelliği göstermiyor ama göletin, derenin kenarındaki su o nedenle yosun tutar. Kafa karışmasın; bu suyu bir kere içmekle bir şey olmaz. Ama su kaynağının tamamen saf, temiz olmadığını gösterir bu.

- Hayvanlar bir suyun kimyasallı olup olmadığını ayırt edebilir dediniz. Siz tam bir çevre felaketine dönüşen Ergene konusuyla da ilgileniyorsunuz. Ergene’de hayvanlar çevredeki fabrikaların zararlı atıklarını döktükleri o suyu içiyor ve ölüyor ama.

Maalesef onlar mecburen içiyor. Çünkü başka su kaynağı yok. O suyu içmek zorundalar. O zaman da ölüyorlar.

- Ergene’de şu andaki durum ne?

Hiçbir değişiklik yok. Başbakan da bir göndermede bulundu biliyorsunuz, konunun ele alınması için. Ben Ergene’ye gitmedim. Ama Gündöndü diye Ergene’yi anlatan bir belgesel hazırladı arkadaşımız Nejla Demirci. O belgeseli izledim. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene’yi nasıl kirlettiğini can acıtıcı görüntülerle çok açık anlatıyor orada... Önce suyun çıkış yerini, kaynağını gösteriyor. Su zeminden fokur fokur çıkıyor. Pırıl pırıl, tertemiz. Her bir tarafta kuşlar, böcekler, balıklar var... Olağanüstü bir ortam. 40 kilometre ötede ise kirlenme başlıyor. Fabrikaların atık suları olduğu gibi Ergene’ye veriliyor. Suyun renginin nasıl döndüğünü görüyorsunuz. Canlılık birden yok oluyor. Ve işin daha acı yanı, o suyla siz çevredeki tarlaları sulamak zorundasınız. Çünkü başka su kaynağı yok. Tarlayı suladığınız zaman bitkiler bundan etkilenmiyor gibi görünüyor ama bünyelerine o sudaki ağır metalleri alıyorlar. Üç ürün yetişiyor orada. Pirinç, ayçekirdeği ve buğday... Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz.

- Peki bu pirinci, buğdayı, ayçiçeğini yiyen insanlara neler oluyor?

Vücutlarında bu ağır metal birikmeye başlıyor. Ağır metal bir süre sonra normal dokunun işlevini bozar. Ne olur? Kansızlık ortaya çıkabilir, zaman içersinde vücutta birikirse toksiktir, yani zehirlidir. Kansere yol açabilir. Zaten çiftçi geliyor Trakya’dan, Ergene’den, bizim hastamız, “Hocam” diyor, “15 sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de 15 tane ölmüştü zaten...” On beşer, on beşer ölüyor hayvanlar... Kendisi de kanserle boğuşuyor. Biliyor musunuz, eskiden Ergene’de yüzülebiliyormuş. Yüzenlerin mayolu fotoğrafları var. Hatta askılı erkek mayolarıyla çekilmiş çok eski fotoğraflar da var. Şu anda orada bırakın yüzmeyi, hayat bitiyor. Çocuklar suya giremiyorlar. Girerlerse önce çok ciddi cilt sorunları çıkıyor ortaya. Ama tarımda bu suyu mecburen kullanmak zorundalar. Hayvanlar da bu suyu içmek zorundalar. Başka kaynak yok. Bu suyun genel öyküsü. Bunun daha da ağırı var. Fabrikalara kuyu suyu kullanmaları için müsaade veriliyormuş. Kuyu sularının kullanılması izne tabi biliyorsunuz. Kuyu açmak da izne tabi. Fabrika kuyuyu açıyor, suyu çekiyor... Ondan sonra diyorlar ki, “Atık suyu, zehirli suyu kuyuya atalım!”

- Nasıl? Böyle bir şey olabilir mi!

Evet. İnanılır gibi değil ama bunu yapıyorlar. Atık suyu kuyuya pompalamak demek, damardan vücuda zehir enjekte etmek demek. Çünkü siz yeraltı suyuna doğrudan atık suyu verirseniz, o tüm çevreye yayılıyor.

- Nasıl böyle bir şey yapabiliyorlar? Bu kadar mı kafasız, vicdansız bu insanlar?

Kafasızlıktan ziyade hırslı insanlar. Para kazanmak istiyorlar. Ergene’deki fabrikalarda fok kürkü bile işliyorlar. Rusya’dan da geliyor diyorlar, Kanada’dan da...

- Yani kafalarına sopayla vurula vurula öldürülen yavru fokların kürklerinin işlendiği fabrikalar mı var Ergene’de?

Evet. Sonuçta bu para meselesi. Zaten bütün bu tartıştığımız sudaki dışkı konusu da tümüyle parayla ilintili. Sizin ne içtiğiniz, suyun içinde ne olduğu, dışkıyla mı kirlendiği, sizin kanser olup olmayacağınız bu insanların umurunda değil... Bakın, bütün uygarlıklar su çevresinde oluşuyor. Bunun nedeni de su elzem. Su olmadan hiçbir şey yapamıyorsunuz. Ama o bölgenin de su kaynaklarının taşıyacağı bir nüfus var. O nüfusun üzerine geçerseniz, bölgenin su kaynakları yetmiyor. İstanbul genelinde baktığınızda Sultanbeyli bilinen en iyi örneklerden biridir. Su havzasıdır. O bölgeye aslında konut yapım izni yoktur. Ama bu havzaların zaman içersinde gerek rant, gerek oy kaygısıyla doldurulduğunu görüyoruz. Gökyüzünden yağan suyun toprağa geçmesi için bu havzalar gerekli. Çünkü sizin su kaynağınız gökten geliyor. Bu havzaların üstünü bir şekilde betonla örttüğünüz zaman, sizin gökten gelecek su kaynaklarınız olduğu gibi denize akıyor kanalizasyonla. Bir kere siz bu sudan faydalanamıyorsunuz. İkincisi; o bölgeyi aşırı nüfuslandırdığınız zaman bunların atık sularının bu su havzalarına olumsuz katkıları oluyor. Bu yüzden de bugün geldiğimiz noktada şebeke suyunu çoğu insan kullanmak istemiyor.

- Bizim çocukluğumuzda doğrudan musluktan içerdik suyu... Sonra yeşil şişelerde su gelmeye başlamıştı...

Etrafı hasır, ağzı mühürlü... Sakalar taşırlardı... Sonra ne oldu? İstanbul’da mahallelerde su istasyonları açılmaya başladı hatırlarsanız... Ve su istasyonları bir noktaya geldikten sonra, bir gecede geçen bir kanunla, “Sular bundan sonra kaynağında mühürlenecek” diye bir sonuca varıldı. Bütün istasyonlar bir anda yok oldular. Ve kapalı ambalajlı su endüstrisi oluştu.

- Su istasyonları daha mı iyiydi?

Uygun şartlarda, doğru çalışanlarda hiçbir sorun yoktu. Gidip bidonla suyunuzu alıyordunuz. Bu kararla onlar su bayilerine dönüştüler. Su dışarıdan birilerinin kontrolü altında doldurulup gelmeye başladı. Peki gerekçe neydi? Sular kaynağında şişelenecek, kapatılacak ve bulaşıklık olmayacaktı. “Biz bu sulara arada sırada lağım suyunun karışmasını, tankın içinde bakteri üremesini engelliyoruz” dediler. Şu an gelinen noktada 55 örneğin 41’inde bakteri var. Bu bakteri de lağımda bulunabilecek bir bakteri.

Ergene’deki durum söz konusu olabilir!

- Bu bakteri ne tür hastalıklara yol açabilir peki?

Bu bakteri aslında bütün herkesin vücudunda var. Bazıları en hafifinden ishal yapabilir. Daha ağırından da çok fazla bir şey yapmasını beklemiyorum. Burada mesele, bakteri olup da hastalık yapması değil. Mesele ironi! Yani zamanında su istasyonlarının hijyen nedeniyle kapatılması öngörülmüşken, bugün vardığımız noktada, hakikaten beş yıldızlı tesislerde kaynağında kapattığımız suların 55’inden 41’inde bakteri olması! Rakam çok çarpıcı. Yani kaynak sularının dolumunda bulaşmıyor bu bakteriler, kaynağın kendisi bulaşık halde.

- Nasıl? Ergene’de olanın benzeri burada da mı olmuştur yani?

Evet. Aynen Ergene’de olan durum. Kaynağın kendisi artık bulaşık. Yoksa oralardaki tesislerde hakikaten şişeleme sırasında, ambalajlamada suya el değmiyor. Oradan bir bulaşma yok. İkincisi; su yaz aylarında çok aşırı miktarda talep edildiği için bunlar da kaynakların arkasına ya da çevre bölgeye kuyular kazıp oradan su alıyorlar. Kuyuyu kazdığınız yerin yakınında eğer arıtma sistemi olmayan bir fabrika varsa ya da nüfus yerleşimi mevcutsa kanalizasyon ister istemez o kaynağın içine karışır. Siz su havzalarının, su elde ettiğiniz yerin yakınına yerleşim merkezi kuramazsınız, orada hayvan barındıramazsınız. Aksi takdirde bu kirlenme olur. Ve ne yaparsanız yapın o kirlenmeyi bir yere kadar arıtmanız mümkündür, tümüyle arıtamazsınız.

- Peki bugün dışkı çıktı, yarın ağır metal çıkabilir mi bu sulardan?

Tabii... Zaten sorun o. Dışkıyla başlar, yarın orada kimyasal kirlenmeye neden olabilecek bir tesis kurarsanız, bir deri fabrikası gibi, bu sefer kimyasal kirlenme söz konusu olur.

- Hoş bu suların içinde kimyasal var mı yok mu onu da bilmiyoruz...

Tabii ki bilmiyoruz. Çünkü bakterinin bakılması kimyasal testlere göre nispeten daha kolay. Bildiğim kadarıyla kimyasal test yapılmamış. Bu yüzden Ergene’deki durum bu sular için de söz konusu olabilir. Bu olasılık yüksek. Bütün su dolum tesisleri için bunun sözünü edemeyiz tabii. Yani dağın başında doldurulan suda bu olasılık daha düşüktür. Ama etrafta yerleşim birimleri olan yerlerde doldurulan su örneklerinde kimyasal kirlenme olasılığı yüksektir. Hemen burnumuzun dibinden, Zekeriyaköy’den örnek vereyim. Hep anlatılır, bir yokuş varmış, “Oradan geçerken arabaların camları dıştan buharlanıyor” diyorlar. Orada oturan arkadaşlarımız bunun nedenini sorguladıkları zaman şu sonuca ulaşıyorlar; bölgede katı atık imha merkezi var. Oraya baktığınız zaman yakınında şu anda satılan bir su var, belediyenin de işlettiği... Yine oranın yakınında İstanbul’un su kaynakları var. Siz şimdi götürüp de katı atık imha merkezini şehrin göbeğinde bir yere kurarsanız, bunun etrafa etkisinin olmayacağını asla garanti edemezsiniz.

- Ne yapacağız o zaman biz? Paramızla içecek su bulamıyoruz neredeyse...

Beri yandan bir de işin felsefi boyutu var. Tüm canlıların su doğal hakkıdır. Aslında bu suyun parayla bile satılmaması lazım. Anadolu’da lokantaya gittiğinizde size suyu şişede getirmezler, sürahide getirirler. Bu, İstanbul’a ya da büyük şehirlere özel bir durumdur. Bu işin ayrı, biraz politik olan boyutu. Biraz çevresel boyutu. Fakat esas sorun şu an suyun kirlenmesi. Aynı şey suyun bu hidroelektrik santraller nedeniyle akışının bozulmasında da yaşanacak. Bir süre sonra onların etrafında da yapılaşma başlayacak. Oradan baraj göletine bir miktar karışma başlayacak ve su kirlenecek. Longoz ormanlarını gördünüz mü? İnanılmaz bir şey, gidin görün, Istırancalar’da... Kilometrelerce suyun içinde yürüyorsunuz... Pırıl pırıl su akıyor. Ağaçlar kışın muhtemelen iki metre falan gömülüyorlar suyun içine. Buna ‘longoz’ denilirmiş. Kendine ait bir eko sistem. Şimdi siz bu suyu alıp da ihtiyaç var diye İstanbul’a pompalarsanız orayı da bozuyorsunuz, bitiriyorsunuz. Aynı şeyi Ankara da yaptı mesela. Suyu getirdikleri yerdeki dengeyi bozdular. Ama bugünkü asıl sorun kaynağı kirlettiğiniz zaman bunun çıkışı yok.

- Çözüm ne? O zaman iki şehir daha kurmayacağız herhalde biri Anadolu yakasında, diğeri Silivri yakınlarında?

Asla kaldırmaz! Bir yerin doğal kaynakları o yeri kaldırabiliyorsa yaparsınız. Ama doğal kaynaklar kaldırmıyorsa mevcut şehri dahi idame ettiremezsiniz. Yapılmaya çalışılıyor fakat bunun olabilirliği yok. Bunun suyu nereden gelecek, bunun atık suyu nereye atılacak? Bunları sorgulamak zorundasınız. Sürdürülebilirliği olmayan bir sistemi yaratıyorsunuz. Bütün sorun bu.

- O zaman özetle şu an için ne yapalım, musluk suyu mu içelim?

Normal içme suyunu kaynatın öyle için demek mümkün olmuyor. Çoğu insan evine şimdi arıtma sistemi kuruyor. Bunu da söylemek çok fazla mümkün değil. O parayı verip arıtma sistemi kurmanızın bir alemi yok. Yemek yapmak için en güveniliri musluk suyudur. Görünen o ki içmek için de hâlâ en güvenilir su musluk suyu. Tabii evinizdeki su deponuzun temizliğine güveniyorsanız... Çünkü evlerin büyük bir kısmında depo var ve ağızları açık. Temizlikleri gerektiği gibi yapılmıyor, bu da sağlık açısından büyük bir risk getiriyor. (haber.gazetevatan.com)


sarı çizgi

Su yok ise, ekmek de yok..

Resmi açıklamaların can simidi olan 'küresel ısınma' söylemi Türkiye'nin su politikalarındaki hataların üstünü örtmeye yeter mi?

Dünyanın en fazla sulak alana sahip ülkelerinden biri olan Türkiye'nin, hatalı politikalar nedeniyle, 1960'lı yıllardan buyana, 1 milyon 600 bin hektarlık sulak alan habitatını geri dönüşümsüz biçimde kaybettiği belirtildi. Van Gölü'nün yaklaşık üç katı büyüklüğündeki sulak alan kaybının, doğal yapıya müdahale sonucu ortaya çıktığını belirten SDÜ Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, suyun kötü yönetilmesinin, kıtlık ve felaketle sonuçlanacağı uyarısında bulundu.

Erol Kesici su ile ilgili

Sulak alanların ve su kaynaklarının en çok tahrip edildiği Göller Bölgesi başta olmak üzere Türkiye'nin değişik bölgelerinde 30 yıldır bilimsel çalışmalar yürüten Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, yanlış politikalar yüzünden 1960'lı yıllardan buyana Türkiye'nin kaybettiği sulak alanların Van Gölü'nün üç katına eşit olduğunu söyledi.

Sulak alanlar masrafsız su fabrikalarımız.

Yakın geçmişe kadar bataklık veya sazlık olarak tanımlanan sulak alanların, göl, nehir, taşkın düzlükleri, tuzlalar, mercanlar ve deniz çayırı yataklarının yanı sıra yaşam için önemli katkılar sunan doğa ve insan yapısı başka bir çok alanı kapsadığını belirten Kesici, "sulak alanlar canlıların yaşamını sürdürülebilmesi için gerekli olan biyolojik çeşitlilik kaynaklarımızdır. Bulundukları bölgenin su rejimini dengelemede işlev ve katkılar sağlayan sulak alanlar içme suyunun yanı sıra tarım ve endüstride kullandığımız suyun tek doğal ve masrafsız fabrikalarıdır. Sulak alanlar aşırı yağışlarda suyu yavaş yavaş yeraltına sızdırarak, hem yeraltı suyunun artmasını sağlar hem de günümüzde acı sonuçlarıyla karşı karşıya kalınan sel baskınlarına ve fırtınalara engel olur. Tortu ve zehirli maddeleri alıkoyarak ya da besin maddelerini kullanarak suyu temizleyen sulak alanlar, karasal ve sucul ekosistem iç içe olduğundan en üst seviyede biyolojik üretimi gerçekleştirirler. Akarsu ağızlarındaki sulak alanlar, suya çeşitli kaynaklardan eklenmiş olan organik madde yüklü tortu ve parçacıkları tutarak biriktirirler. Dolayısıyla erozyonla birlikte zengin besinlerin denize akması önlenmiş olur" bilgisini verdi.

Türkiye 3 Van gölü büyüklüğünde sulak alanını kaybetti.

Türkiye'nin 135'i uluslararası önemde, irili ufaklı yüzlerce sulak alana sahip olduğunu belirten Kesici, özellikle 1960'tan sora yaklaşık üç Van Gölü büyüklüğündeki 1 milyon 600 bin hektar sulak alan habitatının geri dönüşü olmayacak biçimde kaybedildiğini söyledi. Bataklık, sıtma, tarım, balıklandırma, yerleşim, havaalanı, çöp alanı, yol ve turizm gibi sosyo-ekonomik kaygılar öne sürülerek ortaya konulan uygulamalarla neyin nereye ve neden yapılacağına ilişkin bilimsel bakışın göz ardı edilerek sulak alanların kurutulduğu görüşünü savunan Kesici, "derelerin, çayların akışı ve yönleri değiştirildi. Sulak alanların kıyı kenar çizgileri ihlal ve işgal edildi. Her yer gölet ve HES'lerle donatıldı, donatılmakta. Sulak alanların beslenmesi sadece yağışlara bırakıldı. Sulak alanlar kurudukça insanlar oraları işgal etti. Binlerce yıldır kendi kendine yeten, yaşayan doğal oluşum; insan müdahaleleriyle son elli yılda yok edildi. Yollar, yamaçlar betonlaştırıldı. Toprağın, bırakın su tutmasını, nefes alamaz hale getirildi. Yüzey suları taşınamaz ve depo edilemez oldu. İşte; yağışlarda yerleşim alanlarının sular altında kalmasının, bölgede insanların yazın yaşam ve tarım alanı, kışın ise göle dönmesinin nedeni de bu müdahaleler değil midir?" dedi.

Su kötü yönetilirse, kıtlık ve felaket getirir.

İstenmeyen sonuçlarla karşılaşmadan önlemler alınması ve doğaya bilimsel yaklaşılması gerektiğini dile getiren Kesici, "suyun yatağını işgal edersen, dereleri çayları kurutur, yönlerini insan isteğine göre yaparsan, dere yatağına yerleşirsen, su yatağını bırakmaz. Su baskınlarının nedeni; küresel ısınma diyerek, işin içinden çıkılamaz. Çünkü bu yerler önceleri ova değil sulak alandı. Bu olanlar; doğanın değil insanın oluşturduğu felakettir. Sulak alanların şimdiki nesillere azami ve devamlı yararlar sunabilecekleri ve aynı zamanda, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını ve özlemlerini karşılayabilme potansiyellerini devam ettirebilecek şekilde koruma ve kullanılması gerekir/di. Unutulmamalıdır ki, yaşamın kaynağı olan su, iyi yönetilirse bolluk ve bereket, kötü yönetilirse, kıtlık ve felaket getirir” uyarısında bulundu. (haber.sol.org.tr - turkcelil.com)


sarı çizgi

Su ile ilgili atasözleri, fıkralar:

Susuzluk kendini gösterince deyimler, atasözleri, espriler, fıkralar, inanışlar, tutum ve davranışlar, adet ve gelenekler de değişmeye başlayacak artık.

Suyun yok olma tehlikesi karşısında, bundan böyle sudan bahanelerle kimse olay çıkaramayacak. Bir bardak suda fırtına koparılamayacak. Artık havadan sudan konuşulmayacak sadece havadan konuşulacak.

Sudan ucuz deyimi artık esprisini kaybedecek çünkü zaten her şey sudan ucuz olacak.

"Suya götürüp susuz getirmek" esprisi espri olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşecek.

Kimse kimseyi eşek sudan gelinceye kadar dövemeyecek. Çünkü eşek sırada beklemekten bir türlü sudan gelemeyecek.

Artık herkes huzur içinde yemeğini yiyecek, kimse pişmiş aşa su katamayacak.

Atı atın yanına bağladığınızda sadece huyundan kapacak.

"Su gelir güldür güldür- Gel de yar beni güldür" türküsünün sözleri " Su gelir güldür güldür- Koş bir bidon da sen kap- hele yar doldur doldur" şekline dönüşecek.

"Bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye kimse kimseye soramayacak.

Sulu yemek yapan lokantalar kapanmaya başlayacak, kimse artık tiridine, tiridine, tiridine banamayacak. "oh oh biraz da suyundan" diyemeyecek.

Ciddiyet artacak, eskisi gibi kimse sukoyuvermeyecek, sulanmayacak.

Parası olanlar istediği gibi uluorta yiyip içecek. Parası olmayanların ağzı sulanmayacak.

En büyük etki matematik alanında yaşanacak olup, öğrencilerin baş belası olan havuz problemleri tarihe karışacaktır. Havuzların musluklarını açanlar ağır para cezasına çarptırılacaktır.

Sağlık açısından da etkileri kısa zamanda görülecektir. Ne kadar yürürsek yürüyelim ayaklarımıza kara sular inmeyecek; tabanlar su toplamayacaktır. Beyinler sulanmayacaktır.

Evlerin su basmanı seviyesine gelmesi için harcanan para ve zamandan tasarruf edilerek ekonomik katkı sağlanacaktır.

Öğrenciler artık sular seller gibi dersleri ezberleyemeyeceklerinden eğitim sistemi kökten değişecektir. Ezberci eğitimden araştırmacı eğitime geçilecektir.

Kısa zamanda tüm dünyaya yayılan sudoku bilmeceleri suyoku bilmeceleriyle yer değiştirecektir.

Büyüklerin küçükleri kandırarak yemekleri toptan silip süpürmek için uydurdukları “su küçüğün , sofra büyüğün” atasözü çaktırmadan kitaplardan çıkarılacak.

Şeffaflık artacak, kimse saman altından su yürütemeyecek.

Kimse suya sabuna dokunmayacağından iktidarların yönetmeyi arzu ettiği ideal insan tipi ortaya çıkacaktır.

Ama en önemlisi şu:
Sular yükseldikçe, balıklar karıncaları yer, sular çekildikçe de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü üstünlüğüne gücüne güvenmemeli... Çünkü; kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir...(Afrika Atasözü) Dur bakalım ne olacak?

Coşkun KARABULUT

Sususzluk ile ilgili Powerpoint- dosyasını indiriniz!
Suyu elde etmenin alternatif yolları - Güneşintamiçinde.com - Süleyman Sönmez