Bayrak Bayrak
Free counters!

Dinleme, Anlama, Anlatma, Savunuculuk

Konuşmak ve iletişim kurmak

Hayatta en fazla ihtiyaç duyduğumuz, ancak okullarda en az öğretilen becerilerden birisi konuşma ve iletişim kurma becerisidir. Aslında insan doğduğundan bir yıl kadar sonra başkalarını taklit ederek konuşmasını öğrenir. Ancak, konuşmak ve konuşmasını bilmek farklı becerilerdir. “Ağzı olan konuşuyor” sözü, insanların çoğu kez gerekli gereksiz konuştuğunu ifade etmektedir. Bazı insanlar, çok konuştukları, ya da olur olmaz yerde söze girdikleri için geveze, laf ebesi, boşboğaz gibi sıfatlarla tanımlanırlar.

Toplum içersinde, insan ilişkilerini sağlıklı ve sürekli kılmak için, geliştirilmesi gereken yetenek, mutlaka konuşma yeteneği olmalıdır. Konuşmasını bilmek, amacı yerinde ve zamanında konuşmak, konuşması ile dinleyiciyi ilgilendirmek, bilgilendirmek olmalıdır. Söylediklerinizin karşınızdakine, bir yarar sağlayıp sağlayamadığını da dikkate almalısınız.

Karşınızdaki kişinin sizi dinlemesi için iyi bir nedeni olmalıdır. Siz o kişinin yerinde olsaydınız, söylediklerinizin sizin için nasıl bir anlam taşıyacağını izlemleyin, gerekirse söz israfı yapmaktan kaçının.

Kurduğunuz iletişim, hem ulaştırmayı amaçladığınız mesajdan, hem de aldığınız yanıttan oluşur. Kişiler arası iletişim, bir mıknatıs gibidir, iki kutupludur: siz ve ben; mesaj ikimizin arasında gelip gider ve sizin demek istediğiniz, benim ondan ne anladığımla doğrudan ilişkilidir. Böylece kişiler arası iletişim, karşılıklı bir değiş-tokuştur. Biri ötekini etkiler, birinin bittiği yerde, öbürü başlar.

Ama bundan önce, kendinizle karşınızdaki arasındaki kanalları açmanız ve bir iletişim temeli oluşturmanız gerekir. Yani, öncelikle karşınızdakinin sizi dinlemesini sağlamanız önemlidir. O kişi, size kulak vermeye yanaşmazsa, eğlenceli, ya da çarpıcı olmanızın bir önemi yoktur.

Tek kutuplu mıknatıs olmaz, mesajı alan yoksa, iletişim de yok demektir. Konuşmacıya dinleyici, oyuncuya izleyici, bir şey yapana gözlemci gereklidir. Dinleyici yoksa, diyalog da olmaz ve bu da etkili bir iletişim olmadığı anlamına gelir. Eğer karşınızdakini iyi izlemez, kulaklarınızı açıp söylediklerini iyi dinlemezseniz, dile getirdiğiniz konunun yerine ulaşıp ulaşmadığını da anlayamazsınız.

Kim söylüyor olursa olsun, sözcükler hep aynıdır, ama verilmek istenen mesajın "nasıl" söylendiği önemlidir. "Müziği, müzik yapan, doğru ses tonlarıdır". Mesajlarını aktarmakta başarısız olanlar, niyet ile sonucu birbirine karıştırırlar. Demek istediklerini söyledikleri an, iletişimin sona erdiğini sanırlar.

Size yanıt veren kişinin söylediklerini dikkatle - canla başla dinlerseniz, mesajınızın ne kadarının yerine ulaştığını anlayabilir, böylece, tam olarak anlaşılabilmek için, mesajınızı yeniden ve değişik bir şekilde sunma konusunda elinize seçenekler geçer.

Hangi konuda konuştuğunuzu bilin

Konuşmanın temeli olan ilk dört harf Konu'dur. Hangi konuda konuştuğunuzu bilin, bilmediğiniz konuda konuşmayın. Konusuz konuşma, boş konuşmadır. Salt konuşmuş olmak için konuşmayın, zararlı çıkarsınız. Kontrol edemeyeceğiniz, etkileyemeyeceğiniz, değiştiremeyeceğiniz şeylerden konuşmanız, yine çoğu kez boşa zaman ve enerji harcamaktır. Havadan sudan konuşmak bir anlamda budur.

İstediğiniz kadar konuşun, havalar nasıl olacaksa öyle olacaktır. "Her söylediğini düşün, ancak her düşündüğünü söyleme" deyimi, insanların ağzından çıkanı kulağının duyması gerektiğini anlatan, az ve dikkatli konuşmanın önemini vurgulayan özlü bir ifadedir.

Çok konuşan insanlar, karşısındakine (duruma göre) kendisine karşı kullanılabilecek malzeme de sunabilir. Bir süre sonra, hayal güçlerini de zorlayarak kendilerini söze başladıkları konunun çok dışında kontrol edemeyecekleri farklı ve gerçek dışı konularda konuşurken bulurlar.

Kendisinin ve karşısındakinin zamanını ve enerjisini boşa harcayanlar, bir taraftan suçlama, şikayet ve eleştirileriyle olumsuz duygularını besler, diğer taraftan bulundukları ortamda stres yaratır.

Bir insanın dostlarıyla, iş arkadaşlarıyla, başkalarıyla konuşması güzel ve sağlıklı bir olgudur. Kendimizi ifade edemezsek, işimizde ve özel yaşamımızda amaçlarımızı elde edecek desteği bulamayız. Bu konuda başarılı, huzurlu ve güvenli olamayız. Burada, dikkat edilmesi gereken konuşmanın bir tercih sonucu yapılmış olmasıdır. Alışkanlık olduğu için, ya da konuşmuş olmak için değil. Konuşmasını bilmek, aynı zamanda bir topluluk önünde etkili ve güvenli şekilde konuşmaktır.

Bazen insanlar topluluk önünde ayağa kalktığı ve bütün gözler kendisine çevrildiğinde, heyecanlanır, şaşırır, zihinlerini kontrol edemez, güzel cümleler kuramaz. Buna karşın, bazı insanlar topluluk önünde rahat, güvenli ve etkileyici konuşurken, tek bir insanla konuşmaya sıra geldiğinde zorlanır, terler ve rahatsız olur. Topluluk karşısında geniş bir görüş açısına ve istediği yöne bakma özgürlüğüne sahip bir kişi, tek bir kişiye odaklanması gerektiğinde, konuşma yeteneğini bile kaybedebilir.

Savunuculuk

İletişimde en can sıkıcı durum, bozuk bir temele oturtulmuş savunuculuktur. Savunuculuk, bireyin benlik bilincini koruma gereksinmesinden kaynaklanır.

Savunmacı kişi, zihin gücünü, söz konusu olan konuyu çarpıtarak, kendisini savunmaya harcar. Konudan söz etmek yerine, karşısındakini nasıl alt edeceğine, tartışmayı nasıl kazanacağına, nasıl baskın çıkacağına, karşısındaki sözlü saldırıda bulunursa, nasıl karşı koyacağına zihnini yorar.

Bir kimse kendisini savunarak konuşursa, dinleyicide de kendi kendine savunucu bir tutum uyanır. İletişimdeki savunuculuk, kendini yalnız sözlü iletişimde değil, beden hareketlerinde, yüz ifadelerinde ve ses tonunda da gösterir. Bu ipuçları, söylenen sözlerle beraber, dinleyiciyi daha da savunucu bir tutuma sürükler. Savunuculuğu gittikçe artan kişi, karşısındakinin niyeti, değerleri ve duygularını algılayamaz hale gelir.

Yapılan araştırmalar, savunma özelliği arttıkça, iletişimdeki verimin düştüğünü, savunma azaldıkça, mesajın anlamına ve yapısına daha da dikkat edildiğini göstermiştir.

Başkalarını anlamak için empati geliştirin

İnsanlarla sağlıklı iletişim kurabilmenin yolu, onları anlayabilmekten geçer. İnsanları anlamanın en önemli ön koşulu ise, empati kurmaktır. Empati (duygu, ya da acıları algılama) başkaları ile olan duygusal ilişkiyi ifade eden bir sözcüktür. Tanımı da, bir kişinin kendini bir başkasının yerine koyabilmesi ve bu yolla onun duygu, düşünce, tutumları ve yaşantısını anlayabilmesidir.

Başkalarını anlamaya çalışmak, aslında bizim insan doğamıza uygun bir çabadır, çünkü insan, ancak insanla var olur. Kendinizi, bulunduğunuz konumu, değer yargılarınızı hatta önyargılarınızı, bazen de sizi siz yapan her şeyi, geçici bir süre için bir kenara bırakmanız gerekebilir. Ayrıca karşınızdakini anlamayı başardığınızda, nasıl bir tepki vereceğinizi de bilmeyebilirsiniz. Acısını o derece içinizde hisseder ve üzüntüsünü yaşarsınız ki, ağzınızdan gayri ihtiyari şu sözcükler dökülüverir:

Kafana takma, millet neler çekiyor!

Oysa karşınızdakinin ihtiyaç duyduğu yegane şey, "seni anlıyorum" sözcükleri ve bunu ifade edebilen davranış biçimidir. Başkalarını anlamaya başladığınızda, güvensizlikler, öç alma, ya da cezalandırma arzuları kaybolmaya başlar.

Hal ne olursa olsun, hepimizin başkalarını anlama becerimizi geliştirmemiz gerekir. Sessiz, saklı, veya aşikâr kavgaların, her türlü terörün, saldırganlığın, yıkıcı öfkenin, duygusal ve sosyal yaşamımızdan uzaklaşmasının tek panzehiri budur.

Başkalarını anlayabilmenin ön şartı, olumlu düşünmek ve olumlu yaklaşım becerisi geliştirmektir. Olumlu düşünce ve yaklaşım anlamayı kolaylaştırır, sizi bilgeliğe yaklaştırır.

Tasa, kaygı ve korku, olumlu yaklaşım uğraşlarının engelleri olduğu gibi, anlamayı da güçleştirerek, bilgelik yolunda ilerlemenize engel olur. Kendi hatalarını düzeltmeyen, kendi hatalarını sorgulayamayan ve anlayamayan, başkalarının hatalarını da anlayamaz ve düzeltmesi için öneride bulunamaz.

Örneğin oğlunuzun sigara içmesini istemiyorsanız, ona nasihat etmek yerine, örnek olmayı tercih edin. İlk önce siz sigara içiyorsanız, sigarayı bırakın. Çünkü nasihatler, örnekler kadar etkili olamaz.

İş, ev, okul vb. alanlarda, en fazla önemsenecek hareket, başkasında kuvvetli bir istek uyandırmaktır. Her kim bunu başarırsa, Dünyayı yanında bulacak, başaramayanlar ise, hayatta yapayalnız kalacaktır.

Bir baba sürekli çocuğunun yemek yemediğinden şikayet ediyordu. Annesi ve babası olarak çocuğu yemek yemeye zorluyor ve azarlıyorlardı. Babası onun yemek yemesi halinde, büyük adam olacağını söylüyordu ama, çocuk ona aldırmıyordu. Hiç kimse üç yaşındaki bir çocuktan, otuz yaşındaki bir insan gibi düşünmesini beklememelidir. Ancak anne ve baba çocuktan otuz yaşındaki gibi düşünmesini ve algılamasını bekledikleri için bir çatışma oluşuyordu.

Bir gün baba meseleyi kavramaya başladı. Kendi isteklerini bir kenara bırakıp, çocuğun bir derdi olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Çocuğunu daha yakından izlemeye başladı. Çocuğun üç tekerlekli bir bisikleti vardı. Bisiklete binmek çocuğun en büyük zevki idi. Fakat komşularının bir çocuğu onun bisikletini elinden alıyor ve onu zevkinden mahrum ediyordu. Çocuk bisikleti alınınca ağlıyor, annesi bisikleti geri alıyor ve çocuğu tekrar bindiriyordu. Bu olay hemen her gün tekrarlanıyordu.

Çocuk bu durumdan rahatsızdı, kendisinden büyük olan komşusunun çocuğuna karşı kızgınlık besliyordu. Ancak ondan daha küçük olduğu için kendini savunamıyordu. Babası çocuğu yanına oturttu, çocuğa önüne konulan her yemeği yediği takdirde, kuvvetleneceğini, böylece komşunun çocuğunun bisikletini elinden almasını önleyebileceğini anlattı. Çocuğun yemek sorunu böylelikle çözülmüştü. Çünkü onun durumunu tam manasıyla öğrenmişti.

Başkalarını anlamak için, empati geliştirin ve öncelikle ne istediklerini anlamaya çalışın. Bunu başarırsanız, herkes sizinle beraber olmak isteyecektir, aksi halde yapayalnız kalırsınız.

Önyargı ile dinlediğinizde anlayamazsınız

Anlayabilmek

Hiç unutmam İl Merkezine uzak bir köy okuluna teftiş için gitmiştik. Sanıyorum 2000’li yılların başı idi. Teknolojinin hayatımızın ortasına oturduğu, insan ilgi ve ihtiyaçlarının arttığı bir dönemdi. Gittiğimiz okulun bulunduğu köy, il merkezine uzaktı ama, küçük bir ilçenin yakınındaydı. Ben ve yanımdaki arkadaş, öğretmenlerin köyde ikamet etmelerini istiyor ve bunun köy halkı ve öğrenciler açısından yararlarını anlatıyorduk. Oysa köyde öğretmenlerin ikamet edebileceği ve hayatlarını rahatlıkla sürdürebileceği bir ev bulmak imkansız gibi bir şeydi. Öğretmen arkadaşlarımız internet, televizyon ve gazeteye ulaşmak istiyorlardı. En azından sabahları fırından sıcak bir ekmek alıp, kahvaltı yapabilme derdindeydiler.

Israrla ilçe merkezine geliş-gidiş yapabilmek ve ilçede ikamet etmek için izin arayışındaydılar. Biz onları doğru düzgün dinlemiyorduk bile. Hatta daha da ileri giderek, 1980’li yıllarda, bizimde köylerde zor şartlarda öğretmenlik yaptığımızdan dem vuruyor, biz sizden daha kötü şartlarda çalıştık, elektrik, su, telefon ve yol yoktu”, diye örnekler veriyorduk, çünkü empatik değildik. Ön yargılarımızdan ve kendi yaşam birikimimizden kurtulamadığımız için, sağlıklı bir iletişim kuramıyorduk. Oysa bizim köyde ikamet ettiğimiz yıllarda ne televizyon, ne internet, ne de ilçeye rahatlıkla günlük geliş-gidiş yapılabilecek bir araç vardı. Şartlar farklıydı ve biz yıllar öncesindeki tarihsel şartlarla karar vermeye çalışıyorduk.

Beraberimdeki meslek ağabeyime sakin bir zamanımız esnasında bunu açıkladım. Her hadisenin, her talebin kendi tarihsel şartları içerisinde yorumlanması gereğini vurguladım. Sonunda öğretmen arkadaşlarımıza ilçe merkezine geliş-gidiş izni çıkarıldı.

Bir örnek daha: Halen çocuklarımıza biz küçükken, ne defterimiz, ne kitabımız, ne de ayakkabımız vardı, sizler çok şanslısınız. Biz okula yürüyerek gelir-giderdik” gibi laflar etmez miyiz? Allah aşkına 40 yıl öncesi ile, yaşadığımız yılı yorumlamak ne kadar sağlıklı? Biz okula yürüyerek gittik, çünkü o yıllarda araç sayısı çok azdı. Şimdi tramvay, otobüs, dolmuş, okul servisleri var. Biz yıllar önce okula yaya gittik diye, çocuklarımız da bütün bunlara rağmen, okula yaya mı gitsin? Kısaca her mesele kendi tarihsel şartlarında ve kendi tarihsel imkanları içerisinde değerlendirilmelidir. Bunu becerebilirsek, eşimizi, çocuğumuzu, ya da sevdiklerimizi daha iyi anlayabiliriz.

Bilinçli olun

Çoğu kişi, anlamlı ve yararlı konuşma yapabilme becerisinin olmadığını bilmemekle beraber, bu durum kendisine açıklandığında, gerçeği kabul etmekte oldukça direnir. Konuşma becerisini, ister topluluk önünde ister birebir konuşmalarda geliştirmek isteyen kişi, bilinçli olarak karar vermeli, gerekli eylemleri disiplinle uygulamalıdır. Önce zayıf yönlerini analiz edip, sonra onları geliştirecek eylemler planlamalıdır.

Konuşma becerisinin sözcük dağarcığı, (konuştuğu dilde kullandığı kelimeler bütünü) ses tonu, konuşma hızı, beden dili, diksiyon, parazit sesler, asalak kelimeler, argo ve jargon kullanımı gibi çok ve çeşitli boyutları vardır. Bunların hemen hepsi okuma, dinleme, eğitim, gözlem ve pratikle geliştirilebilir. Ancak konuşmanın amacını, yararını, yerini, zamanını bilmek, hepsinden farklı bir beceridir. Bu insanın zihinsel tutumu ile ilgilidir ve eğitimle kazandırılması kolay değildir.

Konuşmasını bilmek, insanın kendisine, başka insanlara, yaşama, işine ve ilişkilerine nasıl baktığına göre değişen ve mutlaka geliştirilmesi gereken bir olgudur.

1. Genelleme:

”Sarışın insanlar tehlikelidir”,
”Beyaz yüzlü insanlara güvenmek gerekir”,
”Kısa boylu insanlar kurnazdır”.

Bu ve benzer türde genellemeler, tamamen yanlıştır. Her insanı kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Genellemeler, bir nevi ön yargılı hareket etmektir. Önyargı ise, hem kendimizi, hem başkalarını tanımamızı ve anlamamızı zorlaştırır.

2. Yaygın tutumlar:

Yaygın tutumlar, düşüncelerimize yerleşmiş ve bizim dışa yansıyan görünümümüzü çevrelemiş bir özelliktir. Yani kalıplaşmış düşünce ve davranışlarımızdır. Bunlar genellikle ağızdan ağıza yayılarak, bize kadar ulaşmıştır. Hiç kimse bu tutumların doğru, ya da yanlış olduğunu araştırıp, sorgulamamıştır. Bu tür tutumlar, başkalarının bireysel farklılıklarını görmemizi engeller, onlar hakkında yanlış kararlar vermemize ve onlarla ilgili ilişkilerimizde hata yapmamıza sebep olur. Örneğin;

”Bütün denizciler karadenizlidir”,
”Kayserililer, zeki çocukları tüccar, zeki olmayanları memur yaparlar”,
“Erzurumlular çok iyi avcıdır”,

..şeklindeki yaygın inanış ve tutumlar, başkalarını anlamamızı ve onlar hakkında doğru kararlar vermemizi engeller.

3. Neden - Sonuç ilişkisinde bozukluk:

Bu tür düşüncelerle, nedenleri saptırarak, sonuçları da saptırırız. Çünkü hiç kimse, başka birisinin başını ağrıtamaz, onu hasta edemez. Bu tür ifadeler, karşımızdaki kişinin kendisini suçlu hissetmesine sebep olur.

4. Aklından geçenleri bilme:

”Sen beni ağabeyimden az seviyorsun”,
”Bana kızgın olduğun için borç para vermiyorsun”,
”Müdüre yaranmak için erken geliyorsun”,

..şeklindeki tutum ve düşünceler, başkalarını doğru anlamanıza engel olur, sağlıklı iletişim kurmanızı zorlaştırır. Kimsenin, başka birinin aklından geçenleri okuyabilme yeteneği yoktur.

Dedikoduya hayır

Söylediklerinizin orada olmayan bir başkasını çekiştirmeye, dedikoduya doğru gidebileceğini fark ederseniz, durun ve susun. Bu şekilde harcayacağınız zaman ve enerji, sizde ve karşınızdakinde stres, kıskançlık, kızgınlık, kaygı gibi olumsuz duygular yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmez. İşinize bakın, yaşam amaçlarınıza odaklanın.

Başkalarını anlamak bilgelik, kendini anlamak, aydınlanmaktır!
(Owen Young)

Sözünü öyle izah et ki, havas da (kendisini üstün sayan), avam da (aynı soydan gelen) istifade etsin. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını yaydı mı, o sofrada her türlü aş bulunur. Hiç bir misafir aç kalmaz, herkes o sofrada kendi gıdasını bulur. (Mevlana)

Kaynaklar:

Nihan M. Dündar, (indnihan.blogspot.com.tr)
Doğan Cüceloğlu, "Yeniden İnsan İnsana"
Mehmet Tunga, (analitikegitim.com)
Prof. Dr. İsmet Barutcugil (notdelisi.com/konusma-yetenegi-16496)