|
Alışveriş
mağazalarının açılış esnasında yapılan alışveriş çılgınlığı
haberlerini görmezden gelmek mümkün değil. Açılış için
ucuz satılan bir malı ilk önce alma yarışını hayretle
izledik. Birçoğumuzda aynısını yaparız hiç kuşkusuz.
Ne oluyor tüketicilerimize niçin durup dururken birden
çıldırdılar? Nasıl yanındaki bir kadının suratına basıp
bir malı ondan önce “kapıp” meydan muhaberesinde zafer
kazanmış savaşçı edasıyla kasaya koşabiliyorlar? Ne
oldu insanlığa? Ne zaman komşuluk, yardım, başkalarının
da haklarına saygı gösterme, centilmenlik duyguları
gibi sosyal davranışları bir kenara atıp, sahip olma
ve daha fazla tüketme duygusuyla yanındaki insanın gırtlağına
ayağıyla basıp kasaya koşmaya başladık?
Tüketim canavarı haline gelen batılı anlayışında, hep
daha fazla tüketim, hesapsızca tüketim, israf ederek
tüketim körüklenmiş, çok tüketen, en değerli toplum
konumuna getirilmiştir. Böylelikle sonu gelmez bir 'Tüketim
Köleliği' oluşturulmuştur.
Batının ilmini ve fennini alalım ama onun ahlakını ve
kültürünü almayalım”. Bu mümkün müdür acaba? Bir medeniyetin
bilim ve teknolojisini alıp, onun kültürünü ve hayat
felsefesini bunun dışında tutmak ruh ve bedeni birbirinden
ayırmaya benzer..
Liberal kapitalist anlayış, tüketime sunduğu her şeye
kendi dünya algılayışını ve ruhunu yansıtmıştır. Tüketim
kültürünün temelinde yatan algılama sorunu da budur.
Örneğin kolalı içeceklerin, fast-food modeli yemek kültürünün
ülkemizde yaygınlaşmaya başlaması, damak zevkimizi deformasyona
uğratmış ve ailenin bir araya gelerek yemek yeme geleneğini
azaltmış, geleneksel mutfak kültürümüzü yozlaştırmıştır.
Yerli üretim, yerli alışkanlıklar ve gelenekler baltalanarak,
uluslararası küresel tekellerin markalarına bağımlılık
oluşturulmaktadır. Toplumlar McDonaldlaştırılmakta,
CocaCola.. laştırılmaktadır. Markalar yüceltilmekte,
putlaştırılmakta, ürünler tüketiciler için birer dünyevi
ikonlar haline getirilmektedir. Görkemli mağazalar,
alışveriş merkezleri tüketim mabetleri biçiminde topluma
sunulmaktadır. “Göstererek tüket, hemen tüket, daha
fazla tüket” anlayışı oluşturularak tüketiciler ve toplumlar
daha çok ve gereksiz tüketime, savurganlığa yönlendirilmektedir.
Tüketiciler, ürünleri ve markaları satın alıp tüketirken
bunların ekonomik, teknolojik, işlevsel yararlarından
daha çok, taşıdıkları ve aktarabildikleri sembolik anlamlara
yönlendirilmektedir.
Tüketim canavarı haline gelen bu anlayışta, hep daha
fazla tüketim hedeflenmiş, çok tüketen, en gelişmiş,
en iyi toplum konumuna getirilmiştir. Böylelikle sonu
gelmez bir 'Tüketim Köleliği' oluşturulmuştur. Batının
körü körüne sonuçlarını düşünmeden çekirge sürüleri
gibi girdiği yeri talan eden bir psikozla tüketimi körüklemesi,
toplumu akıl almaz paradokslara sürüklemiştir.
Mesela en basitinden bir örnek verelim; toplumlarda
aşırı yemek tüketimini hızlandırmış, sağlıksız yemek
yeme alışkanlığı körüklenmiş ve insanlar arasında obezitenin
artmasına neden olmuştur. Sonra bu açgözlü tüketim hegemonyası
bunu tekrar ranta dönüştürerek, bu sefer bu şişman insanlara
bütün yolları kullanarak yüksek ücretler karşılığında
zayıflama formülleri sunmuştur. Böylelikle sonu gelmez
tüketim köleliği zincirini kesintisiz olarak devam ettirmektedirler.
Her çeşit kitle iletişim aracından oluşan medya gücünü
de elinde bulunduran bu güçler ürettikleri mal ve hizmetlerin
reklamlarını kendi çıkarları doğrultusunda yaparak-yaptırarak
piyasayı ve tüketicileri istedikleri gibi yönlendirmektedirler.
Aslında sorunun cevabı, bir yılda reklâm için dünyada
ayrılan payın 500 Milyar Dolar olduğunu bilmek, veya
ABD’de 11 Eylül saldırılarının hemen ardından “President”
George W. Bush’un halkına hitaben yaptığı konuşmada
“alışveriş merkezlerine gidip bir şeyler satın almanın
bir vatandaşlık görevi” olduğunu söylediğini hatırlamaktan
geçiyor.
Kişi, harcadıkça kendine güveni geliyor, harcadıkça
morali düzeliyor, harcadıkça mutlu oluyor. Aslında harcadığının
kendi hayatı olduğunu bilmeden, tıpkı bir uyuşturucu
bağımlısı gibi, sahte bir tatmin ve mutluluk duygusuyla
,“kâfir ordusuna yalın kılıç dalan” din savaşçısı coşkusuyla,
dalıyor kredi kartı ile mağazalara!
Peki, aradığı mutluluğu buluyor mu dersiniz. Ne yazık
ki yıllık gelir daha yukarı çıktıkça, harcama ile doğru
orantılı bir tatmin sağlamıyor. Yani daha çok harcadıkça
daha mutlu olmuyor insan.
Öyleyse bu kontrol edilemez hale gelen tüketim çılgınlığının
sebebi ne? Bu sebep bizatihi mal ve hizmet üreten firmaların
tatmin edilemez kar duygularından kaynaklanıyor. Daha
açık bir deyimle kapitalist sistemin bireyi daha çok
tüketme ve daha çok çalıştırma ve daha çok kar elde
etme dürtüsünden kaynaklanıyor. Buna “karı maximize
etmek” deniyor.
Yapılan araştırmalar ortaya koymuştur ki; tüketim çılgınlığı
yeni dertlerin kaynağıdır. Tüketimle beraber stres de
artmaktadır. Aile için ve yakın çevre ile sosyal ilişkiler
ve iletişim zayıflamaktadır. Borçlanmalar, şişmanlık
hastalığı, çevre kirliliği, hormonlu ve genetiği değiştirilmiş
gıdalara bağlı hastalıklar artmaktadır. Zengin ülkelerde
kalp, damar hastalıklarından ve kanserden, dengesiz
beslenme, obezite ve stres kaynaklı hastalıklardan ölüm
oranı yüzde 42 gibi inanılmaz bir düzeydedir.
Ekolojik dengenin bozulması, toprak erozyonu, orman
yangınları ve ormanları bilinçli yok ediş, biyolojik
çeşitliliğin azalması, temiz su kaynaklarının hızla
kirlenmesi ve azalması, hava kirliliği, asit yağmurları,
küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği, radyoaktif
kazalar ve atıklar, büyük kasırgalar, seller tüketim
çılgınlığının diğer etkileridir.
Çünkü kapitalist sistem tarafından körüklenen tüketim
çılgınlığına dünyanın kaynakları yetmemektedir. Tüketim
çılgınlığı bu hızla giderse 2050 yılında dünya artık
yetmeyecek, yeni bir dünyaya ihtiyaç duyulacaktır. Bu
dünya henüz bulunamadığı, ve gelişmiş kapitalist ülkeler
o bulunacak yenidünyayı henüz işgal edemedikleri için,
mevcut kaynaklara ulaşmak için, yeniden, silaha başvuracaklardır.
Sadece su ve gıdaya sahip olmak için bölgesel ve küresel
savaşlar öngörülmektedir. Bu nedenle Birleşmiş milletler
raporunda 2050 yılında yapılacağı varsayılan su savaşlarının
tam da göbeğinde TÜRKİYE vardır.
Bilinçli tüketici olmanın olmazsa olmaz şartı ise örgütlü
tüketici olmaktan geçer. Örgütsüz tüketici “köle”dir.
Bu nedenle tüketicilerin kölelikten kurtulmasını çok
önemli bir yöntemi tüketici derneklerinde örgütlenerek,
yaşamlarına ve geleceklerine yönelen saldırılara karşı
birlikte “tüketimden gelen güçlerini” kullanmalıdır.
Ümit Kutbay- Tüketici hakları derneği- Aydın
|