logo - infethiye








Türk Eğitim Sistemi ve Sorunları

Eğitim Sistemi - Giriş
Ezbere dayalı bir Sistem ve OKS - ÖSS sınavları!
Genç nüfusun fazla olmasına rağmen, herkesin aynı yola itilmesi
Dünya Bankasının, eğitim sistemi hakkında raporu
Kızlar ve yoksullar eşit eğitim alamıyor
Dünya Bankasının eğitim sistemi için tavsiyeleri
Eğitimde kaynaklar eşit dağıtılmıyor
ÖSS, yetenekli işgücü yetiştirmeyi engelliyor
Eğitim için yeni strateji - Yeni eğitim stratejisinin amaçları

Eğitim Sistemi - Giriş

Sınav Stresi

(2012) İçinde bulunduğumuz çağa ayak uydurabilmemiz ve küreselleşen dünyada önemli bir yere sahip olabilmemiz için, eğitim çok önemli bir unsur. Eğitimin kalitesinin yüksek olması demek, nitelikli işgücü ve dinamik bir toplum demektir. Böyle bir toplum içinde yer alan bireyler, uygun koşullarda, ülkenin gelişimine katkıda bulunacaklardır. Bu nedenle, eğitimde yapı taşı görevini üstlenen okullar, nitelikli insan yetiştirmede ve ülkenin refah düzeyinin artırılmasında hayati önem taşır.

Yalnız ülkemizde değil, diğer ülkelerdeki eğitim sistemlerinde'de az veya çok çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Ancak, ülkemizdeki eğitim sorunları, toplumun diğer alanlarını da olumsuz yönde etkilemekte. Her şeyden önce, eğitim sistemimizdeki yanlışların düzeltilmesi; eksikliklerin giderilmesi gerekmektedir. Bunun için de sorunların nereden başladığını doğru tespit etmek önemlidir.

Günümüz eğitim sisteminde, kalabalık sınıflardan, yurt içindeki okul sayısı, eğitimin niteliği ve atanmayı bekleyen yeni mezun öğretmenlerin sayısının bir hayli fazla olmasına rağmen, okullarda yaşanan öğretmen sıkıntısına kadar birçok sorun bulunmaktadır. Bunların yanı sıra doğrudan öğretim süreciyle ilgili olan sorunlar da vardır. Bu sorunların bazılarını, öğrencilere gereksiz bilgi aktarım çabası, yada tam tersi eksik bilgi verilmesi, bilginin etkili biçimde aktarılamaması, bilginin kalıcı ve anlamlı olmaması, öğretim programlarının yoğun olması, öğrenme ortamları niteliğinin yetersizliği, kaynak, materyal, araç-gereç yetersizliği, öğretmenlerden, öğrencilerden, çevreden kaynaklanan sorunlar ve doğru yöntemlerin kullanılamaması olarak sıralamak mümkündür.

Toplumun çeşitli kesimlerinde farklı eğitim koşulları nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlikler ve eğitim kurumlarının fiziksel altyapı eksiklikleri, eğitim sistemimizi giderek zayıflatmaktadır. Maddi imkânsızlıklar nedeni ile, okulun ihtiyaçlarının karşılanması için, okul müdürleri kendi kaderlerine terk edilmiş, asıl görevleri olan eğitimden uzaklaşmışlardır. Okuldaki eğitim kalitesini nasıl yükseltebilirim sorusuna cevap aramak yerine, okula hangi yollarla kaynak sağlayabilirim sorusuna odaklanmış vaziyetteler.

Eğitim sisteminde yaşanan maddi sıkıntılar, okulların eğitim kalitesini, gerek idarecilerin, gerekse öğretmenlerin kaliteyi yakalamak konusundaki çabalarını ciddi ölçüde baltalamaktadır. Hâlbuki eğitim için harcanacak her kuruş, ülkemizin gelişimi, kalkınması, nitelikli işgücü, kısaca geleceğimiz için bir yatırımdır. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizin eğitimi için kaynak ayırmak son derece önemli ve öncelikli bir konu olarak ele alınmalıdır. Özellikle son yıllarda bütçeden eğitime ayrılan kaynaklarda artış olduğu ifade edilse de, ülkemizin okul çağındaki genç nüfusunu dikkate aldığımızda, ayrılan payın yeterli olduğu söylenemez.

Genç nüfusun hızla çoğalması, eğitim sistemimizin başarıya ulaşmasının önündeki en önemli engellerden biridir. Ülkemizdeki mevcut okulların sayısı, bu okullarda görev alan öğretmenler ve okullara ayrılan ödenekler, ihtiyacı karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Okulların çoğu, öğrencilerin sosyal ve bedensel açıdan gelişimini sağlayacak fiziki koşullara sahip değildir. Temizlik elemanları yetersiz, teknolojik imkânlar sınırlıdır. Okullarda kalabalık sınıf mevcutları, okulun olumsuz fiziki koşulları ile birleştiğinde daha büyük sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde, kendi çalıştığım kurumun fiziki ve teknolojik imkânlarını çevredeki okullarla kıyaslayıp, şartlarımızı iyileştirmek adına yaptığımız bir araştırmada, elde ettiğimiz bulgular da bunu doğrulamaktadır. Yaklaşık 10 bin metrekarelik bir alan üzerine kurulmuş olan, 970 öğrencisi bulunan bir ilköğretim okulunda, toplam 44 bilgisayar, 2 projeksiyon bulunmaktadır. Öğretmenler dışında, bu okulda görev yapan personel sayısının da 12 olduğu belirtilmiştir. Okulda bir kütüphane olmasına rağmen, henüz hiç kitap bulunmamaktadır. Bu durum okullarımızın mevcut şartlarının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Araştırıldığında, buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Okullarımızı, öğrencilerin temel fiziksel özelliklerini ve ihtiyaçlarını dikkate almadan yapılandırmamız mümkün değildir. Çünkü sınıf içinde uygulanan yöntem, teknik ve stratejiler mükemmel olsa bile, fiziksel yeterlilik sağlanmadığı sürece, o okulda verimli bir eğitim-öğretimin gerçekleşmesini beklemek yanılgıdır. İçinde yaşadığımız çağ, sürekli değişim ve gelişimi öngören, teknolojik alanda gelişmelerin yaşandığı bir çağdır. Okul dışındaki zamanlarını teknoloji ile iç içe geçiren öğrencilerimize, okulda da aynı imkânları sunmak ve onlara farklı öğrenme ortamları yaratmak gerekliliği kaçınılmazdır.

Okullarımızın temel fiziki şartlarının yetersizliği yanında, uygulamada da sorunlar mevcuttur. Öğretim sürecinde kullanılan yöntemler, davranışlar ve uygulanan programlarda bir takım sıkıntılar yaşanmaktadır.

Şu an uyguladığımız müfredat, öğretimin daha çok öğrenci-merkezli olarak yapılmasını, öğrencinin aktif olarak derse katılımının sağlanmasını öngörmektedir. Yeni sisteme göre, öğretmen tek bilgi kaynağı olarak görülmemeli, aynı zamanda bir yol gösterici olarak hareket etmeli, öğrenciler bilgiye nasıl ulaşabileceğini, neyi nasıl öğreneceğini ve neleri üretebileceğini fark edebilmelidir. Bunun sağlanabilmesi için, her öğretmen kendi alanına hâkim olmalıdır. Öğretmenler uyguladıkları yöntem, teknik ve stratejiler açısından, devamlı kendilerini güncellemeli; çağın gerektirdiği teknolojik donanıma sahip olmalı ve bunları etkin şekilde eğitim-öğretimde kullanabilmelidirler. Bu yeni sistemin uygulanması, özellikle bu iki noktada tıkanmaktadır.

Burada ilk nokta, öğretmenlerin yeni sistemi ve müfredatı henüz yeterince kavrayıp benimseyememiş olmaları. Hala pek çok öğretmen, müfredatın teoride çok ideal olduğunu, ancak bunu bizim öğrencilerimize uygulamanın zorluğunu ifade etmektedirler. Gerçekte uygulamada ortaya çıkan sıkıntılar, öğrenciler tarafından değil, tamamen öğretmenlerin eski öğretim alışkanlıklarını terk etmek istememelerinden dolayı ortaya çıkan bir sorun olarak kendisini göstermektedir. Ne yazık ki, özellikle meslekte belli bir kıdeme sahip öğretmenler, kendilerini yenilemek konusunda oldukça tutucu davranmakta, geleneksel yöntemlerinden vazgeçmek istememektedirler.

İkinci bir sorun ise, özellikle devlet okullarında sınıf mevcutlarının fazla olmasının bu uygulamaları neredeyse imkânsız hale getirmesidir. Öğretmenlerin kalabalık sınıflarda öğrenciyi tanıma süreci çok daha uzun sürmekte; bu durum öğretmenin ve öğrencinin değişik ihtiyaçlarını, öğrenme şekillerini fark ederek, yöntem ve stratejilerini buna göre belirlemesini engellemekte, verimi düşürmektedir.

Aynı sınıfta farklı ihtiyaçlara ve beklentilere sahip olan öğrenciler, bu beklentilerine cevap bulamamanın etkisiyle öğrenmede başarısız olmaktadırlar. Ayrıca, öğrenci sayısı fazla olunca, sınıfta yapılan aktiviteler de daha çok zaman almaktadır. Çünkü her öğrenci iyi eğitim görmesi bakımından, sınıf-içi etkinliklere konsantre olabilmelidir. Ders materyalleri öğrenci sayısına paralellik göstermediğinden, kalabalık sınıflarda malzeme eksikliği yaşanmakta, bu da doğal olarak başarıyı olumsuz yönde etkilemektedir.
(zekionsoz.com - Nisan/2012)

Ezbere dayalı bir Sistem ve OKS - ÖSS sınavları

Eskiden beri alışılagelmiş öğretme-öğrenme süreci, ezbere dayalı bir yapıdadır. Öğretilenlerin gerçek yaşamdan kopuk oluşu, öğrencilerin bütünü görmesini sağlamak yerine, öğretilecek konuların parçalara ayrılarak verilmesi, öğrencilerin problem çözme becerilerinin gelişmesini olumsuz etkilemekte, öğrenciler öğrendiklerini gerçek yaşama transfer edememektedirler. Bu olgu, çözüm üretme ve sorumluluk üstlenme gibi davranışlara büyük engel teşkil etmektedir.

Sınav Stresleri

Yeni uygulamaların önündeki diğer bir engel ise, OKS ve ÖSS sınavlarıdır. Yeni müfredat ile öğrencilerin elde etmesi beklenen kazanımlar, sınavlarda sorulan sorularla örtüşmemekte ve öğretmenler yeni müfredata rağmen, hala öğrencileri sınavlara hazırlamak zorunda olduklarından ikilem yaşamaktadırlar. Bir yanda öğrencilerin pratik yaparak öğrenmesini, bilgiyi araştırarak, one ulaşmasını öngören bir sistem, diğer yanda ise, hala öğrencileri ezberciliğe iten bir sınav sistemi bulunmaktadır. Öğretmenlerin başarıları da, öğrencilerinin bu sınavlarda doğru cevapladıkları soru sayısına bağlı olduğundan, öğrencilerini pratik bilgilerle hayata hazırlama yerine, sınava hazırlamayı tercih etmektedirler. Bu sınavlar nedeniyle öğrenciler, okulun yanı sıra, bir de özel dershanelere devam etmek zorunda bırakılmaktadırlar.

Öğrencinin yaşına göre, uygun olmayan konular ile ilgili geleneksel öğretim, bu öğretimde anlamsız bilgi yüklemesi, öğrencilerin motivasyonunu düşürmekte, eğitim sürecinde isteksiz olmalarına yol açmaktadır.

Son yıllarda yapılan araştırmalar artmış, pek çok okul "etkili okul" olma çabası içine girmiştir. Bu çalışmalar sayesinde, gelecek yıllarda okullarımız, daha kaliteli eğitim veren, topluma daha nitelikli bireyler kazandıran kurumlar olma yolunda önemli adımlar atacaktır. Bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için, genel eğitim sistemi, gerçekçi bir bakış açısı ve anlayışı ile ele alınması gerekmektedir. Öğrenci, öğretmen, okul, yönetici, veliler, öğretim programları, bir bütün oluşturan parçalardır. Bu parçalar arasında sağlanacak uyum, eğitimi daha nitelikli bir hale getirecektir. Nitelikli bir eğitim için, okullar daha etkili hale getirilmelidir. Bunu sağlayacak olan en temel unsurlar, okullarda demokratik ortamların sağlanması, öğretmenlere verilecek eğitimlerle, yeterli bilgi ve kültür donanımına sahip olunması, bütün bu bilgi birikimlerinin öğrencilere aktarabilinecek yeterlilikte olması, veliler ve çevre ile etkili iletişim kurulması ve bu iletişim sayesinde okullara kaynak sağlanmasıdır.

Çocukluktan gençliğe, üniversiteyi de katarsak, insan ömrünün ortalama 15 yılı eğitimle geçiyor. İlgi alanlarımızı, kişiliğimizi, yaratıcılığımızı, becerilerimizi, yeteneklerimizi, dünyaya bakışımızı şekillendirdiğimiz, hayatımıza yön veren 15 yıl! Tarihleri, formülleri, isimleri vb. ezberleyerek hazırlandığımız, 17 yaşında gireceğimiz test usulü bir sınav, hayatımızın akışını belirliyor.

Yaratıcılığımızı geliştirecek zamanımız yok, çünkü belli aralıklarla girdiğimiz "okul giriş sınavları" var. Bir milyon 500 bin kişiyle o testi yapıyoruz, fakat yalnız yüzde 15'imiz, kazanılan puana göre üniversiteye giriş yapabiliyor. Bir milyon 300 bin kişi ise, okumak istese de üniversiteye alınmıyor. Ne yazık ki, Türkiye'de bir üniversitenin kapısından içeri girip "Ben burada okumak istiyorum" diyemiyorsunuz. Girseniz bile, eğitim gördüğünüz alan ve kazandığınız beceriler, iş dünyasının güncel beklentilerini karşılamaya yetmiyor. Tüm bu unsurların toplamında, Türkiye "diplomalı işşizler ordusu" diye adlandırılıyor.

Genç nüfus fazla olmasına rağmen, herkesin aynı yola itilmesi

Avrupa'da gençler, lise çağında ayrılmakta, mesleki liseler insanlara geçerli meslekler kazandırmaktadır. Üniversiteye gidecek olanlar, önceden belirlenip, ona göre eğitim alır. Lise bittikten sonra, istedikleri okul ve bölüme başvurabilirler. Eğitim, üniversitede bir hayli zorlaşır, yani eleme, eğitim esnasında olur. Bölüm onlara uygun gelmezse, değiştirme, baştan başlama hakları saklıdır. Öğrenim esnasında da, alanlarında istedikleri dersleri alabilir, istedikleri konuya yönelebilirler. Üniversite okumazsan, aç kalacaksın gibi bir durum yoktur. Mesleğinde iyi olanın karnı doyar, elemeyi hayat yapar.

Avrupada bazı özel idealleri olanlar dışında (hukuk okuyacağım, tıpçı olacağım, akademik kariyer istiyorum diyenler) hiçbir gencin hayatı üniversite okumadı diye kaymaz. Evet okul sayısı sonsuz değildir, ancak merkezi bir eleme sistemi ve at yarışı mantığında yetiştirilen çocuklar yerine, insana yaraşır şekilde mesleklerine yönelirler. Bazı avrupa ülkelerinde liseyi bitirmek için sınavlar vardır, (bakalorya, maturita gibi) ancak bu sınavlar yalnız öğrencilerin liseyi adam gibi okuyup bitirmeleri, lise diplomalarını almaları içindir.

Türkiye'de genç nüfus oldukça fazla olup, iş bulmak ve daha iyi bir hayat yaşamak için, tek yolun üniversiteye gitmek olduğuna inandırılmıştır. Öğrencilerin lisedeyken seçmek istedikleri bölümle ilgili hiçbir fikirleri olmayabilir, aileler ne derse o olur. Rehberlik servisinin, medyanın "gençler istediği alanı seçmeli" çağrısına rağmen, alan seçimi, veli imzası olmadan mümkün değildir. Bir kaç yıl öncesine kadar, alan seçimleri üniversitede başvurulacak bölümleri çok büyük oranda etkiliyordu, yani veli imzası yalnız lisede okunan dersleri değil, o kişinin okuyacağı bölümü, yani erişkin yaşamındaki mesleğini de belirliyordu. Bu hak, ailelere kanunlarla verilmiş durumdaydı.

Üniversitede bir bölüme yerleştikten sonra, puan kırılması vs. gibi sebeplerle bölüm değiştirmek te olası değildir. Bölüm dışı alanlara yönelmek te, çoğu üniversitede mümkün değildir. Yapılacak tek şey, çift ana dal, veya yan daldır. Orada da belirli şartları sağlayamayan öğrenciler, başka bir bölümde yan dal başvurusu yapamazlar.

Elemeler, küçük yaşlarda yapılan lise giriş sınavlarıyla başlar, çünkü bütün gençler anadolu liseleri, fen liselerine gitmek ister, bu liseler tayları iyi eğitip onları yarışa hazırlarlar. Çocuklar dersanelerde test çözerek, büyürler ve fingirdeyip gezip tozacakları yaşlarda, bunları yaptıkları için aşağılanır, ileride ne olacakları konusunda depresyona girer, kimisi ilaç kullanır, hayatlarına ruh hastası olarak devam ederler. Lisenin en iyileri, en yüksek puanlı, en iyi koşan tayları alanları istisnalar hariç, o öğrencileri kılık kıyafetlerini düzenlemek, namuslarına sahip çıkmak, en iyi hocaları çalıştırıp, o öğrencilerin yaratıcılığını çalarak, onlara hayatlarında bir daha asla işlerine yaramayacak bilgileri ezberletmek görevlerini layığıyla yerine getirirler.

Bütün bu gençler ne yapacaklarını bilmez bir halde üniversiteye hazırlanır ve mevcut sistemde zorunlu olan üniversite sınavlarına girerler. Üniversitede ve ondan sonrasında, herkes daha yükseği, daha iyisini olmak, daha çok okumak ister, çünkü sistem bunun üzerine kurulmuştur. Gelsin kpss, gitsin üds sonra, erasmus gibi bir program için bile yazılı sınav. Çünkü genç fazla, imkanlar az, çünkü onlar bu yola zorlandı.

İnsanlar daha çok çalışıp, günlük hayatta bir işe yaramayan bilgileri, tekrar tekrar ezberleyerek, basmakalıp sınavlara girmek zorundalar. Yeteneklerini keşfetme fırsatı, sevecekleri işte çalışma seçenekleri, diğer ülkelerdeki gibi değil, hiç te olmadı. Çünkü oldukça katı kural ve kanunlarla eğitim görmek zorundalar. Lise mezunu bir insan, hiçbir iş bulamıyorsa, meslek liseleri iyi eğitim veremiyorsa, burada bir sorun var. Bütün gençlerin üniversite öğrenimi görmesi ütopik bir yaklaşım olur.

Üniversitelerin bir saygınlığı var, orası bilimin yapıldığı yer, herkesi üniversitede okutmaya hiçbir ülkenin ödeneği, imkanları yetmez. Ancak şu anki sistemin de, üniversitenin saygınlığını koruduğu söylenemez. Yapılması gereken, üniversiteleri tek seçenek olmaktan çıkarıp, araştırma yapmak isteyenlerin yeri haline getirmektir. Lisede gereken eleme yapılırsa, üniversite kapılarında izdiham da, at yarışı da olmaz. Ancak günümüzdeki sistemde, bu elemenin dahi hakkıyla yapılmıyor olduğu ortadadır. Zaten ailelerin, maddi zorluklarının getirdiği sıkıntılar varken, dönen torpilin haddi hesabı yokken, bu eğitim sistemi, her şeyin üzerine tüy dikmektedir.
(uludagsozluk.com - kurb aga 27.03.2011)

Dünya Bankası'nın, eğitim sistemi hakkında raporu

Yakın geçmişe kadar bu sorun yalnızca bize özeldi. Ama dünya ortalamalarına göre, hayli genç olan nüfusumuz, işsizlik sorunumuz, "dünyanın yetenek açığı", AB ve küresel ekonomi gibi önemli konularla birlikte sınırlarımızı aştı. Dikkatler Türkiye'nin eğitim sorununa toplandı. Dünya Bankası da özellikle son dönemde, bu sorunun çözümünü arayan en önemli örgütlerden biri.

Dünya Bankası, Türkiye'nin eğitim sistemi hakkında, geçtiğimiz aylarda bir rapor yayınladı. "Eğitim Sektörü Çalışması (ESS-Education Sector Study)" adını taşıyan bu rapor, Türkiye'nin önümüzdeki 10 yıllık eğitim geleceğine yönelik, bir projeksiyon ve çözüm önerileri içeriyor. Söz konusu raporda, öncelikle eğitim sisteminin durumu, eksikleri ve sorunları tanımlanıyor; ardından yapılması gereken reformlar konusunda önerilerde bulunuluyor. Çalışma; düşünce kuruluşları, STK'lar, Milli Eğitim Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine yetkilileriyle de diyalog içinde hazırlanmış. Ayrıca, akademik çevrelerin de katılımıyla 25 toplantı ve çalıştay düzenlenmiş.

Rapor toplam dört bölümden oluşuyor: Birinci bölümde, raporu hazırlayan ekibin çalışma teknikleri ve yapısı; ikinci bölümde araştırmanın sonunda varılan sonuçlar, üçüncü bölümde de Dünya Bankası'nın reform önerileri yer alıyor. Raporda, Türkiye'nin eğitim sisteminin temel sorunları; çocukların adil eğitim olanaklarına sahip olmamaları, okulların büyük bölümünün öğrencilerin temel yeteneklerini geliştirmek konusunda yeterli olmaması, öğretmenlerin eğitiminin ve profesyonel gelişimlerinin birbirine entegre bir politikayla yönlendirilmemesi; okullara yeterli ve gerekli desteğin verilmemesi, özerk olmamaları ve iktisadi politikaların eğitim sisteminin anahtar konularıyla ilişkili yürütülmesi olarak sıralanıyor.

Bu sorunların karşısında, oluşturulacak kapsamlı bir sektörel strateji için, Dünya Bankası'nın cevaplanmasını gerekli gördüğü üç siyasi soru var:

Rapor, Dünya Bankası'nın önerisi ve desteğiyle 1997 yılında kabul edilen sekiz yıllık zorunlu eğitimin, beklenen amaca tam olarak ulaşmadığının altını çiziyor. Temel Eğitim Kanunu'nun kabulünden sonraki altı ay içinde, Türkiye fazladan bir milyon öğrenci için kapasite oluşturarak, ilköğretim sınıf sayısını yüzde 30 arttırmıştı. Sekiz yıllık zorunlu Temel Eğitim Programı'nın genel amaçları şöyleydi:

Kızlar ve yoksullar eşit eğitim alamıyor

Eşitlik uçurumu: Yalnızca dar ve küçük bir gruba, yüksek kaliteli eğitim sunan sistem, sürdürülebilirlik açısından çok maliyetli, Türkiye'nin küresel ekonomiyle bütünleşmesini desteklemekten uzak görülüyor. Özellikle kızlar ve yoksul ailelerin çocukları (dezavantajlı gruplar) olmak üzere binlerce çocuk, hâlâ temel eğitime kaydolmamış durumda. Lise çağındaki her üç kızdan birisi, okula devam etmezken, bu oran erkekler için yalnızca onda bir. Bu fark, AB üyesi ve üyeliğe aday ülkeler arasındaki en büyük cinsiyet uçurumu.

Dezavantajlı gruplar için düşük olan ortaöğretime kaydolma oranı, yalnızca bu gençlerin geleceklerini değil, tüm ulusun geleceğini olumsuz yönde etkiliyor. Başarılı bir istihdam ve kariyer gelişimi için gerekli olan becerilerden yoksun olan bu gençler, düşük iş verimliliğine sahip olacak, Türkiye'nin ekonomik kalkınmasına ve büyümesine daha az katkıda bulunacak, hatta vergi tabanının daralmasına neden olacaklardır.

Uzmanlar, ülkedeki tüm gençlere, ortaöğretimin sunulmasını sağlamak için, gerekli çabayı sarf etmeyen bir sistemin, uzun vadede neden olacağı sosyal maliyetin de göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Eğitim istatistikleri, zorunlu eğitim yaş grubundaki (6-14 yaş arası) çocukların yüzde 10'unun, şu anda okula kaydolmadıklarını gösteriyor. Bu çocukların neredeyse dörtte üçü kız; yarıdan fazlasının annesi de okuma yazma bilmiyor. Türkiye bu sorunları kabul ediyor, bu eşitsizliği gidermek için kısmen Dünya Bankası ve AB tarafından finanse edilen birçok projeyi uygulamaya koymuş durumda.

Eğitim istatistiklerine göre, Türkiye'nin eğitim kaynakları, ülkedeki tüm okullara ve bölgelere tutarlı şekilde dağıtılmıyor. Orta öğretim seviyesinde, okul kalitesi ve öğrenme çıktıları, farklı okul türleri arasında ciddi değişimler gösteriyor. Örneğin, Anadolu ve Fen Liselerinde öğrenim gören öğrencilerin, genel liselerde öğrenim gören öğrencilerle karşılaştırıldığında, çok daha yüksek performans gösterdikleri ortaya çıkıyor.

Dünya bankasının eğitim sistemi için tavsiyeleri

Özellikle ortaöğretim öğrencilerinin seviyesi, AB düzeyine çıkarılmalı: Sekiz yıllık temel eğitim programının başarılı olabilmesi için, okul öncesi eğitime katılımın artırılması gerekiyor. 2015'ten önce ortaöğretime kaydolma oranının en az yüzde 80'e çıkarılması için, geniş çaplı bir stratejik girişim başlatılmalı. Tüm okulların kalitesi, sistematik olarak yükseltilmeli: Kalitenin yükseltilmesi süreci, ancak merkezi ve yerel yetkililerin, yerel sosyal yapıların ortak çalışmasıyla mümkün olabilir. Okulların kalitesine yapılacak yatırım, sosyal kalite olarak geri dönecektir.

Müfredat yapısı, öğrencinin verimli bir öğrenme süreci geçirmesi için, uygun hale getirilmelidir: Bu değişim süreci ile, öğrencilerin dünya ölçeğinde daha başarılı olabilmeleri için, yeteneklerinin geliştirilmesi ve pratikte uygulamaya geçirebilmeleri bekleniyor.

Öğrencilerin eğitim ve iş hayatlarına yönelik fırsatlar sağlanmalı: Türkiye, eğitim sisteminden kaynaklanan aksaklıklardan endişe duymayı bırakıp, öğrencilerin daha nitelikli bir iş hayatına sahip olmaları için, gereken yeteneklerini ortaya çıkaracak, seviyelerini yükseltebilecek tedbirleri alıp, onlara destek olmalı. Yüksek öğretime erişim, temel amaç olarak belirlenirken, buraya başarılı olamayan öğrenciler için mesleki yeteneklerini geliştirecek ortamların hazırlanması gerektiği belirtiliyor.

Okullara özerklik ve kaynak sağlanmalı: Raporda, özerkliğin performans ve sonuçların sorumluluğunu da yanında getirdiğine vurgu yapılırken, klasik yöntemlerin (genelgeler, emirler, cezalar.) verimlilik konusunda olumsuz etkide bulunduğuna dikkat çekiliyor. Özerklik ve sorumluluk ilişkisi konusunda Türkiye'nin "Okul Geliştirme Modeli" gibi olumlu bir deneyime sahip olduğu da hatırlatılıyor.

Raporda, devletin özellikle eğitim konusunda, STK'ların ve farklı görüş odaklarının sesine kulak vermeye başlaması, olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Ayrıca Dünya Bankası, AB, UNICEF ve Avrupa Yatırım Bankası gibi kuruluşlarla, ortak çalışmaların yürütülmesi ile, artık kararların alınmasında eskisinden daha fazla aktörün rol aldığına dikkat çekiliyor.

Eğitim sisteminde gelenekçi olmayan ve daha şeffaf bir sürece girildiği ve bu olumlu sürecin mutlaka sürdürülmesinin önemine vurgu yapılıyor.

Eğitim başarısındaki dengesizlik: Türkiye'nin önündeki belki de en büyük zorluk, çok az sayıda öğrenciyi, uluslararası standartlarda eğiten bir okul sisteminden, tüm öğrencileri birbirine yakın standartlarda eğiten bir okul sistemine dönüştürmek olacak.

Değerlendirmelerin sonuçları, Türkiye'deki öğrencilerin çoğunun, eğitimlerinin ilk 8 yılı içerisinde, temel becerileri geliştiremediklerini gösteriyor. 2003 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye'nin 15 yaş grubu öğrencilerinin, ortalama performansı, tüm OECD ülkelerindeki aynı yaş grubu öğrencilerin performansından daha düşük.

Eğitim politikasının geliştirilmesinin en önemli ayaklarından birini de öğretmen/eğitmen eğitimi ve kalitesi sorunu oluşturuyor. Araştırmalar, aile ve toplumsal faktörlerden sonra, öğrencinin verimliliği ile performansı üzerindeki en büyük etkiye, öğretmenlerin sahip olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşılık, öğretmen hazırlama programlarının çok az bir kısmı, öğrencinin aktif katılımını sağlayacak öğrenme ve öğretme tekniklerini içeriyor.

Araştırmalar, klasik yöntemlerin öğrenciye uygulama, takip ve yansıtma fırsatı verilmemesi nedeniyle, etkin sonuçlara erişilmediği izlemleniyor. Öğretmen kariyer planlaması, devletin yeni politika stratejilerinden yararlanabileceği ikinci bir alan olarak ortaya çıkıyor.

Eğitimde kaynaklar eşit dağıtılmıyor

Kaynakların eşit dağılımı: Varolan eğitim sisteminin yapısı okulların ihtiyaçlarına cevap vermediği gibi, öğrencilerinin yetenek ve becerilerini artırmaya çaba gösteren öğretmenleri ve okul yetkililerini de destekler konumda değil. Ayrıca dezavantajlı grupların, kaynakların dağıtılma şeklinde, bu doğrultuda alınan kararlarda, etkin bir rol oynamaları mümkün olmuyor.

Uzmanlar, yaşanan bu sorunları Türkiye'nin oldukça merkeziyetçi bir eğitim sistemine sahip olmasına bağlıyor. OECD verilerine göre, Türkiye'deki eğitim kararlarının yüzde 94'ü merkez tarafından alınıyor. Bu merkeziyetçilik sayesinde, eğitim kalitesinin ülke genelinde benzer bir tablo çizmesi beklenirken, ilçelerden bölgelere kadar her ölçekte, ciddi farklılıklar olduğu gözleniyor. Aslında, eğitim sistemi beklenen eşitliği sağlayacak kapasiteye sahipken, üzerinde hemfikir olunmuş, belirgin kriterlerin eksikliği, dengesiz ve adil olmayan bir yapı ortaya koyuyor.

Eğitim yatırımlarının getirilerinin arttırılması: Raporda ayrıca, Türkiye'nin finansman politikalarının, eğitim sisteminin temel amaçlarına uygun olmadığı belirtiliyor. Türkiye'deki eğitim harcamaları, diğer ülkelere nazaran ciddi farklar gösteriyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında ABD ve Danimarka'dan sonra, eğitime en yüksek harcamayı yapan ülke konumunda. Avrupa ve OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında, eğitime kamu kaynaklarından en düşük payı ayıran ülke, yine Türkiye. Yani, Türkiye'nin eğitime harcadığı toplam kaynağın yüksek olmasının yegâne nedeni, özel harcamaların yüksek olması.

ÖSS, yetenekli işgücü yetiştirmeyi engelliyor

Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye kaliteli eğitimi nasıl sağlayacağını bildiği halde, gereklerini yerine getirmekte zorluklar yaşıyor. Meslek liseleri, öğrencileri iş dünyasına hazırlamak konusunda beklenen sonucu vermediği gibi, mezuniyet sonrası istihdam rakamları da genel lise mezunlarından iş alanında daha şanslı olmadıklarını gösteriyor.

Ayrıca raporda, ÖSS'nin Türkiye'nin gelecekteki işgücüne yönelik yetenekleri geliştirme amacına uygun olmadığı belirtiliyor. Aksine tüm göstergeler, ÖSS'nin eğitim ve öğretim kalitesini düşürdüğüne işaret ediyor.

Öğrencilerin geleceğini belirleyen, medya yoluyla da öğrenciler üzerindeki psikolojik baskının desteklendiği, bu tek oturumluk sınav, bireysel eğitim harcamalarını ciddi oranda tüketiyor. Bu oran, GSMH'nin yaklaşık yüzde 1'i. Ayrıca, eğitim kalitesini arttırmaktan uzak olan bu sınav sistemi, katma değeri çok düşük oranda olan bir "sınava hazırlık" sektörünü de beraberinde getiriyor. Eğitim sisteminin bu yapısı, Türkiye'yi yaratıcı ve rekabetçi işgücü geliştirme hedeflerinden uzaklaştırıyor.

1994 rakamları, nüfusun en fakir yüzde 40'ının orta öğretime harcanan kaynakların ancak yüzde 25'inden faydalanabildiğini gösteriyor. 2001 yılına gelindiğinde bu oran, yalnızca yüzde 28'e yükselmiş durumda. Araştırma mali kaynakların bölgeler ve alanlar arası eşitsizliği azaltmaya yönelik dağıtılmadığını gösteriyor. 2004 yılında öğrenci başına yapılan ortalama harcama 1.250 YTL iken, Doğu ve Güneydoğu'daki öğrencilerin bu rakamın ancak yarısına erişebildiği belirtiliyor. Bu nedenle, kamu ve özel sektörün eğitim harcamaları ve yatırımları Türkiye'nin beklediği sonuca ulaşmıyor.

Eğitim için yeni Strateji

Yeni eğitim sektörü stratejisi: Son yıllarda, MEB'in yürüttüğü projeler uzmanlar tarafından takdirle karşılanıyor. Ancak, projelerin geliştirilmesi gerektiğini ve daha kapsamlı projelere ihtiyaç duyulduğunu ekleyen uzmanlar, geliştirilecek stratejinin eğitimdeki "geçici" uygulamaları önlemeye yönelik olması gerektiğine dikkat çekiyor. Yeni eğitim stratejisinden, ülke kaynaklarını daha verimli kullanması, daha adil dağıtması ve etkinliği artırması bekleniyor.

Türkiye'nin eğitim alanındaki bu yeni döneminde Dünya Bankası'nın, daha dengeli, adil, eşitlikçi ve yetenek gelişimi odaklı bir eğitim sistemi için bir dizi tavsiyesi bulunuyor. Rapordaki tavsiyeler finansal ve sosyal içeriğinin yanında, Dünya Bankası'nın Türkiye için gelecek öngörülerini de içeriyor. Öncelikle Dünya Bankası, MEB'in şu anda resmi ve açık olmayan yeni eğitim stratejisini "pekiştirmesini" ve "derinleştirmesini" kuvvetle tavsiye ediyor. Bunun da ancak, sorunların sosyal ve finansman cephelerinin çözüme ulaştırılmasıyla mümkün olacağı belirtiliyor. Ayrıca, yerel yönetimlere daha fazla yetki ile sorumluluk verilmesinin ve geri bildirim (feed-back) süreçlerinin işlevselleştirilmesinin gerekliliği vurgulanıyor.

Yeni eğitim stratejisinin temel amaçları:

MEB'in çerçevesi çizilmiş, açık bir eğitim stratejisi yoksa da, rapor son yıllarda gerçekleştirilen girişimleri "yeni bir strateji" olarak değerlendiriyor. Bu yeni stratejinin beş temel amacı olarak da şu maddeler sıralanıyor:

Akıllı olmak birşey değil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır. (Descartes)